- Salih Avcı
- 18.01.2025
Kur’ân-ı Kerîm’de bazı peygamberlerin hayatları geniş biçimde anlatılırken bazı mübarek şahsiyetlerden yalnızca kısa ifadelerle söz edilir. Üzeyr aleyhisselâm da hakkında sınırlı bilgi verilen isimlerden biridir.
Bu sebeple Hz. Üzeyr hakkında konuşurken Kur’ân’ın kesin olarak bildirdikleriyle, sahih hadislerde bulunan bilgileri ve tarihî rivayetleri birbirinden ayırmak gerekir.
Özellikle şu husus önemlidir:
Kur’ân-ı Kerîm, Üzeyr’in peygamber olduğunu açıkça söylemez.
İslâm âlimlerinin bir kısmı onun peygamber, bir kısmı ise İsrailoğulları arasında yaşamış büyük bir âlim ve salih kul olduğunu kabul etmiştir. Dolayısıyla “Hz. Üzeyr aleyhisselâm” şeklindeki geleneksel kullanım muhafaza edilebilir; fakat peygamberliği kesin bir Kur’ân hükmü gibi sunulmamalıdır.
Kur’ân’da Üzeyr ismi açıkça Tevbe Sûresi 30. âyette geçmektedir. Bakara Sûresi 259. âyette yüz yıl öldürülüp sonra diriltilen kişinin Üzeyr olduğu ise yaygın tefsir rivayetidir; âyet kişinin adını açıklamaz.
Bu ölçüyü koruyarak Hz. Üzeyr kıssasına baktığımızda tevhid, öldükten sonra diriliş, Allah’ın kudreti, vahyin korunması, ilim, şükür ve kulluk konusunda çok önemli derslerle karşılaşırız.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Yahudiler, ‘Üzeyr Allah’ın oğludur’ dediler. Hristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri sözleridir...”
(Tevbe, 9/30)
Bu âyetin merkezindeki mesele Üzeyr’in hayat hikâyesinden ziyade tevhid inancının korunmasıdır.
Kur’ân burada insanların salih kullara karşı duydukları sevginin zamanla nasıl yanlış bir inanca dönüşebileceğine dikkat çeker.
Bir insan;
çok büyük bir âlim,
çok salih bir kul,
peygamber,
veli,
mürşid,
büyük bir din hizmetkârı
olabilir.
Fakat hiçbir insan ulûhiyet sıfatlarına ortak edilemez.
Allah birdir.
“De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır.”
(İhlâs, 112/1-3)
Salih insanları sevmek başka, onları kutsallaştırmak başkadır.
İslâm büyüklerine duyulan sevginin ölçüsü yine tevhiddir. Hakiki mürşid insanları kendisine değil Allah’a yönlendirir.
Risale-i Nur’un genel tevhid anlayışı da tam olarak bu noktayı kuvvetlendirir:
Bütün güzelliklerin, kemallerin ve hayırların hakiki kaynağı Cenâb-ı Hak’tır.
Bir kulda görülen ilim, hikmet, fazilet ve manevî güzellikler bağımsız değildir; Allah’ın ihsanıdır.
Hz. Üzeyr’le ilişkilendirilen en meşhur Kur’ân kıssası Bakara Sûresi’nin 259. âyetidir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Yahut altı üstüne gelmiş bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? ‘Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?’ dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti...”
(Bakara, 2/259)
Ancak burada önemli bir ilmî kayıt vardır:
Kur’ân bu kişinin adını söylemez.
Tefsirlerde bu kişinin Üzeyr olduğu yaygın biçimde nakledilmiştir. Fakat bunu Kur’ân’ın açık ifadesiymiş gibi söylemek doğru değildir.
Bu sebeple kıssayı:
“Müfessirlerin önemli bir kısmının Üzeyr ile ilişkilendirdiği Bakara 259 kıssası”
şeklinde değerlendirmek daha ihtiyatlıdır.
Âyette geçen:
“Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?”
sözü bir inkâr ifadesi olarak anlaşılmamalıdır.
Çünkü Kur’ân’da Hz. İbrahim aleyhisselâmın da:
“Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.”
dediği bildirilir.
Allah:
“Yoksa inanmadın mı?”
buyurduğunda Hz. İbrahim:
“Hayır, inandım; fakat kalbim tatmin olsun diye.”
demiştir.
(Bakara, 2/260)
Demek ki insan bazen bir hakikate iman ettiği hâlde onun nasıl gerçekleştiğini görmek isteyebilir.
Bu, inkârdan farklıdır.
Risale-i Nur’un iman eğitiminde önemli kavramlardan biri tahkikî imandır.
İnsan bir hakikati önce bilgiyle öğrenebilir.
Bu ilmelyakîn derecesine benzetilebilir.
Sonra delillerini görür.
İmanı kuvvetlenir.
Daha sonra o hakikatin eserlerini adeta müşahede eder.
Bu ise aynelyakîn derecesine yaklaşır.
Bakara 259’daki hadise de öldükten sonra diriliş hakikatinin son derece çarpıcı bir gösterimidir.
Allah kuluna yalnızca:
“Ben ölüleri diriltirim.”
dememiş;
ona kudretinin eserini göstermiştir.
İman yalnızca:
“İnanıyorum.”
demekten ibaret değildir.
İnsan;
tefekkür ettikçe, delilleri gördükçe, Kur’ân’ı anladıkça ve kâinatı Allah’ın isimleriyle okumaya başladıkça imanının yakîn derecesi kuvvetlenir.
Risale-i Nur’un temel hedeflerinden biri de budur:
Taklidî imanı tahkikî imana yükseltmek.
Allah o kişiye:
“Ne kadar kaldın?”
diye sorar.
O:
“Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım.”
der.
Allah ise:
“Hayır, yüz yıl kaldın.”
buyurur.
(Bakara, 2/259)
Burada insanın zaman algısının ne kadar sınırlı olduğu görülür.
İnsan yüz yıl geçirdiği hâlde bunu bir gün veya günün bir kısmı zannedebilir.
Bu durum bize dünya hayatının geçiciliğini de hatırlatır.
Kur’ân başka âyetlerde kıyamet günü insanların dünya hayatını çok kısa geçmiş gibi hissedeceklerini bildirir.
Bugün bize uzun görünen;
gençlik,
ömür,
makam,
servet,
sıkıntılar,
ayrılıklar,
bekleyişler
ebediyet karşısında son derece kısadır.
Risale-i Nur’un sıkça üzerinde durduğu “dünyanın fâniliği” hakikati burada açıkça görülür.
İnsan dünyayı ebedî yaşayacakmış gibi değil, ebedî hayatını burada kazanacak bir misafir gibi değerlendirmelidir.
Allah şöyle buyurur:
“Yiyeceğine ve içeceğine bak; bozulmamış. Bir de eşeğine bak...”
(Bakara, 2/259)
Burada çok dikkat çekici bir kudret tablosu vardır.
Normal şartlarda yiyecek zamanla bozulur.
Canlı beden ise ölür ve çözülür.
Fakat Allah aynı zaman dilimi içerisinde farklı şeyler üzerinde farklı hükümler yaratmaktadır.
Bir tarafta yiyecek korunmakta, diğer tarafta canlı beden üzerinde ölüm gerçekleşmektedir.
Bu bize şunu öğretir:
Tabiat kanunları Allah’ın kudretinden bağımsız değildir.
Kanunları yaratan Allah’tır.
Risale-i Nur’un önemli prensiplerinden biri şudur:
Kâinatta gördüğümüz kanunlar fail değildir.
Mesela;
yerçekimi,
büyüme,
üreme,
kimyevî reaksiyonlar,
biyolojik süreçler,
ölüm,
hayat
kendi başlarına iş yapan bağımsız güçler değildir.
Bunlar İlâhî kudretin kâinattaki düzenli tecellilerinin isimleridir.
Bu sebeple Allah dilerse normal şartlarda yüz yılda bozulacak bir yiyeceği korur.
Dilerse ölmüş bir bedeni yeniden diriltir.
Âdetullah ile kudretullah birbirine karıştırılmamalıdır.
Allah çoğu şeyi belirli sebepler ve kanunlar içerisinde yaratır.
Fakat bu kanunların mahkûmu değildir.
Kanunları koyan O’dur.
Âyetin devamında:
“Kemiklere bak, onları nasıl bir araya getiriyor, sonra onlara et giydiriyoruz.”
buyrulur.
(Bakara, 2/259)
Bu sahne âhiretteki dirilişin küçük bir numunesi gibidir.
İnsan şöyle düşünebilir:
Çürümüş kemikler nasıl yeniden dirilecek?
Kur’ân başka bir yerde bu soruyu doğrudan cevaplar:
“De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir.”
(Yâsîn, 36/79)
İlk yaratılışı yapan için ikinci yaratılış imkânsız değildir.
Risale-i Nur’da haşrin ispatında kullanılan en kuvvetli delillerden biri ilk yaratılıştır.
İnsan hiç yokken yaratılmıştır.
Bir damla sudan;
göz,
kulak,
kalp,
beyin,
sinir sistemi,
hafıza,
yüz,
parmaklar
meydana getirilmiştir.
Bunu yapan kudret için insanı yeniden yaratmak neden zor olsun?
Kur’ân:
“İlk yaratmayı gerçekleştiren Biz değil miyiz?”
mânâsındaki birçok delille insanı düşünmeye çağırır.
Haşir akıldan uzak değildir.
Asıl hayret edilmesi gereken ikinci yaratılış değil, ilk yaratılıştır.
Çünkü yoktan var edilen insanın yeniden yaratılması Allah’ın kudreti açısından hiçbir zorluk taşımaz.
Risale-i Nur haşri anlatırken bahar mevsemine sık sık dikkat çeker.
Kış geldiğinde;
ağaçlar yapraksız kalır,
çiçekler kaybolur,
toprak adeta ölür,
milyonlarca canlı görünmez hâle gelir.
Bahar geldiğinde ise aynı yeryüzü yeniden canlanır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak: Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de diriltecektir.”
(Rûm, 30/50)
Her bahar aslında:
“Haşir mümkündür.”
diyen büyük bir İlâhî ders gibidir.
İnsan kendi gücünü Allah’ın kudretiyle kıyasladığında haşri anlamakta zorlanabilir.
Milyarlarca insan nasıl dirilecek?
Fakat bu soru İlâhî kudret açısından düşünüldüğünde değişir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.”
(Lokman, 31/28)
Risale-i Nur bu hakikati çeşitli temsillerle açıklar.
Bir komutanın bir askere:
“Hazır ol!”
demesiyle bütün orduya:
“Hazır ol!”
demesi emir verme bakımından nasıl büyük bir güçlük farkı meydana getirmiyorsa;
sonsuz kudret sahibi Allah için de bir insanı diriltmekle bütün insanları diriltmek arasında acizlikten doğan bir zorluk düşünülemez.
Bakara 259’daki kıssanın sonunda kişi:
“Şimdi biliyorum ki Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”
der.
Burada çok önemli bir iman eğitimi vardır.
Başlangıçta soru vardır:
“Nasıl diriltecek?”
Sonunda yakîn vardır:
“Allah her şeye kadirdir.”
İmanın yolculuğu bazen böyledir.
Soru → araştırma → tefekkür → delil → müşahede → yakîn.
Bu sebeple İslâm, samimi hakikat arayışını reddetmez.
Kur’ân sürekli:
“Düşünmez misiniz?”
“Akletmez misiniz?”
“Bakmazlar mı?”
diye insanı tefekküre çağırır.
İslâmî kaynaklarda Üzeyr’in İsrailoğulları içerisinde ilim ve kutsal metin bilgisiyle öne çıkan bir şahsiyet olduğuna dair rivayetler bulunmaktadır.
Fakat bu konudaki ayrıntıların tamamını sahih hadis veya kesin Kur’ân bilgisi olarak kabul etmek doğru değildir.
Bununla beraber Üzeyr isminin İslâm geleneğinde ilim, dinî hafıza ve İsrailoğulları'nın dinî hayatı ile ilişkilendirilmesi önemli bir ders verir.
Bir toplumun maddî binaları yıkılabilir.
Fakat daha büyük yıkım:
imanın, ahlâkın ve vahiy bilgisinin kaybolmasıdır.
Bu sebeple âlimlerin vazifesi yalnızca bilgi aktarmak değildir.
Onlar aynı zamanda bir toplumun manevî hafızasını korurlar.
Kur’ân İsrailoğullarının tarihini yalnızca tarih bilgisi vermek için anlatmaz.
Kur’ân kıssaları birer ibret aynasıdır.
Geçmiş ümmetlerin;
imanları,
nimetlere karşı tavırları,
peygamberleriyle ilişkileri,
hataları,
tevbeleri,
sapmaları
sonraki ümmetlere ders olsun diye anlatılır.
Bu sebeple Kur’ân’daki İsrailoğulları kıssalarını okurken:
“Onlar ne yaptı?”
sorusunun yanında:
“Bu kıssa bugün bana ne söylüyor?”
sorusunu da sormalıyız.
Tevbe 30’daki Üzeyr ifadesinden çıkarılabilecek en önemli derslerden biri budur.
Din tarihinde bazen insanlar çok sevdikleri şahısları ölçüsüz biçimde yüceltmişlerdir.
İslâm ise sevgiyi yasaklamaz.
Aksine;
peygamber sevgisini,
sahabe sevgisini,
âlim sevgisini,
salih insanlara muhabbeti
teşvik eder.
Fakat bu sevgi tevhid sınırlarını aşamaz.
Seviyoruz; fakat kulluk etmiyoruz.
Hürmet ediyoruz; fakat ilâhlaştırmıyoruz.
İstifade ediyoruz; fakat hakiki tesiri Allah’a veriyoruz.
Rehber kabul ediyoruz; fakat mutlak hatasızlık isnat etmiyoruz.
Bu ölçü cemaat, tarikat, meşrep ve dinî şahsiyetlere bakışta da son derece önemlidir.
Risale-i Nur’un hizmet anlayışında şahıs merkezli din anlayışına karşı önemli ölçüler vardır.
Hakikat bir şahsın mülkü değildir.
Kur’ân hakikatleri Allah’ın kelâmından gelir.
Bir âlim veya mürşid ancak o hakikate ayna, dellâl ve hizmetkâr olabilir.
Bu sebeple gerçek din hizmetinde:
“Beni görün.”
değil,
“Hakikati görün.”
anlayışı hâkim olmalıdır.
Üzeyr hakkında ortaya çıkan aşırı yüceltme iddiası da bize bu konuda ciddi bir ikaz sunmaktadır.
İnsanın önemli yanılgılarından biri Allah’ın kudretini kendi kudretiyle kıyaslamasıdır.
İnsan düşünür:
“Ben bunu yapamam; öyleyse nasıl olacak?”
Fakat mesele insanın kudreti değildir.
Mesele Allah’ın kudretidir.
Bir insan ölü bir bedeni diriltemez.
Fakat zaten ilk defa yaratan da insan değildir.
Kudret-i İlâhiyeye nispet edildiğinde büyük-küçük, az-çok gibi farklar insan kudretindeki anlamıyla düşünülemez.
Allah için;
bir çiçeği yaratmak,
bir baharı yaratmak;
bir insanı yaratmak,
bütün insanları yaratmak
kudretinin sonsuzluğu açısından imkânsızlık taşımaz.
Bakara 259 kıssasının en önemli mesajlarından biri de ölümün mutlak yokluk olmadığını göstermesidir.
İnsan ölür.
Bedeni çözülür.
Fakat Allah onu yeniden diriltmeye kadirdir.
Risale-i Nur ölümü sık sık bir terhis, mekân değiştirme ve ebedî hayata geçiş kapısı olarak değerlendirir.
Mümin için ölüm:
yok olmak değil, dünyadaki vazifenin bitmesi ve başka bir âleme geçiştir.
Bu bakış ölüm korkusunu tamamen ortadan kaldırmasa bile ona yeni bir anlam kazandırır.
Yüz yılın bir gün gibi hissedilmesi dünya hayatının kısalığını düşündürür.
Risale-i Nur dünyayı sık sık:
misafirhane, pazar, tarla ve imtihan meydanı
gibi temsillerle açıklar.
Misafirhanede kalıcı saray yapılmaz.
Pazara gelen insan alışverişini yapıp gider.
Tarlaya gelen mahsul toplar.
Dünya da böyledir.
Burada asıl mesele:
ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımızdır.
Bakara 259’da dikkat çekici bir manzara vardır:
“Çatıları üzerine çökmüş bir şehir...”
Dışarıdan bakıldığında her şey bitmiş görünmektedir.
Fakat Allah o harabeyi bir diriliş dersine dönüştürür.
Bu durum insan hayatına da uygulanabilir.
Bazen insan:
ümidini kaybedebilir,
ailesinde sıkıntı yaşayabilir,
maddî zarara uğrayabilir,
planları bozulabilir,
toplumda büyük problemler görebilir.
Her şey bitmiş gibi görünebilir.
Fakat mümin bilir ki:
Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez.
Harabeden şehir çıkaran, ölü topraktan bahar çıkaran Allah; insanın hayatında da hiç beklemediği kapılar açabilir.
İnsan çoğu zaman sebeplere bakar.
Sebepler bitince:
“Artık mümkün değil.”
der.
Fakat iman başka bir ölçü öğretir:
Sebeplerin tükenmesi Allah’ın kudretinin tükenmesi değildir.
Hz. İbrahim ateşe atılmıştır.
Hz. Musa denizin önünde kalmıştır.
Hz. Yunus balığın karnındadır.
Hz. Zekeriyya ileri yaşındadır.
Hz. Meryem sebepler üstü bir imtihanla karşılaşmıştır.
Bakara 259’daki kişi ise ölüm ve harabe karşısındadır.
Bütün bu tabloların ortak mesajlarından biri şudur:
Allah dilerse sebeplerin ulaşamadığı yerde yeni sebepler yaratır.
Harabeye bakan insan:
“Buradan artık hayat çıkmaz.”
diyebilir.
Mümin ise Allah’ın kudretine bakar.
Kur’ân:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
(Zümer, 39/53)
buyurur.
Bu yüzden mümin için hiçbir zaman mutlak karanlık yoktur.
Gecenin arkasından sabah gelir.
Kışın arkasından bahar gelir.
Ölümün arkasından haşir gelir.
Dünyanın arkasından âhiret gelir.
İlim büyük nimettir.
İman büyük nimettir.
Kur’ân büyük nimettir.
Bir insanın dinî bilgiye sahip olması onu diğer insanlardan üstün görmeye değil, daha fazla şükretmeye ve sorumluluk taşımaya sevk etmelidir.
Kur’ân:
“Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.”
(İbrahim, 14/7)
buyurur.
İlim insanı kibirli yapıyorsa o ilim maksadına ulaşmamıştır.
Hakiki ilim insanı:
tevazuya, hayrete, şükre ve kulluğa götürür.
Bakara 259 kıssasının sonunda varılan sonuç dikkat çekicidir:
“Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum.”
Demek ki olayın neticesi yalnızca bilgi değildir.
Netice:
Allah’ı daha iyi tanımaktır.
Risale-i Nur’un merkezindeki kavramlardan biri marifetullahtır.
Kâinatı okumak;
yıldızları öğrenmek,
insan bedenini incelemek,
tabiatı araştırmak,
tarihi bilmek
önemlidir.
Fakat bunların en yüksek neticesi insanı yaratıcıya ulaştırmasıdır.
Eserden müessire, sanattan sanatkâra, nimetten mün‘ime, mahlûktan Hâlık’a geçmek Risale-i Nur’un tefekkür metodunun temel çizgilerindendir.
İnsan Hz. Üzeyr’le ilişkilendirilen kıssadaki dirilişi bugün göremediğini düşünebilir.
Aslında benzer bir kudret gösterisini her yıl görmektedir.
Kışın ölen yeryüzü baharda diriliyor.
Milyonlarca bitki yeniden ortaya çıkıyor.
Tohumlar açılıyor.
Ağaçlar yapraklanıyor.
Hayvanlar çoğalıyor.
Toprak yeniden hayatla doluyor.
Kur’ân tam da bunun için:
“Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl dirilttiğine bakın.”
mânâsında insanı tabiata yönlendirir.
Risale-i Nur açısından bahar:
haşrin büyük bir provası değil, haşri mümkün gösteren büyük bir kudret delilidir.
Modern insanın en büyük problemlerinden biri yalnızca bilgi eksikliği değildir.
İnsan çok şey biliyor fakat bildiklerinin mânâsını kaybedebiliyor.
Kâinatı biliyor fakat Hâlık’ı unutuyor.
Nimeti görüyor fakat Mün‘im’i düşünmüyor.
Sanatı inceliyor fakat Sanatkâr’a ulaşmıyor.
Hayatı seviyor fakat hayatı vereni unutuyor.
Ölümden korkuyor fakat haşri düşünmüyor.
Bakara 259’daki kıssa insana şöyle seslenir:
Gördüğün şeylerin arkasındaki kudreti düşün.
Bir ağacın dirilişine sıradan bakma.
Bir bebeğin yaratılışına alışkanlık gözüyle bakma.
Bir tohumun topraktan çıkmasını basit görme.
Çünkü bunların tamamı:
“Allah her şeye kadirdir.”
hakikatinin canlı delilleridir.
Tevhid her şeyin temelidir. Hiçbir peygamber, veli veya salih kul Allah’a ortak edilemez.
Salihleri sevmek gerekir; fakat sevgide ölçü korunmalıdır.
Allah’ın kudreti sebeplerle sınırlı değildir.
Öldükten sonra diriliş mümkündür ve Kur’ân bunun sayısız delilini gösterir.
İlk yaratılış, ikinci yaratılışın en büyük delillerindendir.
Her bahar haşrin mümkün olduğuna büyük bir şahittir.
İman tahkik ile kuvvetlendirilmelidir.
Samimi soru hakikate götürebilir; inkâr maksadı taşıyan soru ise başka bir şeydir.
İlim insanı Allah’a yaklaştırmalıdır.
Dinî şahsiyetleri aşırı yüceltmek tevhid açısından tehlikelidir.
Dünya hayatı geçicidir.
Ölüm mutlak yokluk değildir.
İnsan zamanı kendi sınırlı idrakiyle ölçer; Allah zamanın yaratıcısıdır.
Sebepler birer perdedir; hakiki yaratıcı Allah’tır.
Ümitsizlik mümine yakışmaz.
Allah harabeden hayat, kıştan bahar, ölümden diriliş çıkarabilir.
İlim şükrü artırmalıdır.
Kur’ân kıssaları yalnız geçmişi anlatmaz; bugünkü insanı terbiye eder.
Kâinat marifetullah kitabı olarak okunmalıdır.
İmanın en güzel neticelerinden biri “Allah her şeye kadirdir” hakikatini kalben yaşamaktır.
Hz. Üzeyr hakkında Kur’ân ve sahih sünnette bulunan bilgiler sınırlıdır. Bu sebeple onun hayatını ayrıntılı bir tarih hikâyesine dönüştürürken ihtiyatlı olmak gerekir.
Kesin olarak bildiğimiz en önemli hususlardan biri, Üzeyr isminin Tevbe Sûresi 30. âyette geçmesidir.
Bakara Sûresi 259. âyette anlatılan yüz yıllık diriliş hadisesinin kahramanının Üzeyr olduğu ise yaygın tefsir görüşüdür; Kur’ân bunu isim vererek söylemez.
Fakat bu kıssa kimliği tartışmasından çok daha büyük bir hakikati öğretmektedir:
“Allah her şeye kadirdir.”
İnsan yoktan yaratılmıştır.
Ölür.
Toprağa girer.
Bedeni dağılır.
Fakat onu ilk defa yaratan Allah yeniden yaratmaya da kadirdir.
Kışın ardından baharı getiren Allah, ölümün ardından haşri de getirecektir.
Bu sebeple mümin kâinata baktığında yalnız varlıkları görmez.
Çiçekte rahmeti,
düzende hikmeti,
hayatta ihyâyı,
ölümde fani dünyadan ayrılışı,
baharda haşrin delillerini,
kendi yaratılışında ise sonsuz kudretin eserlerini görmeye çalışır.
Hz. Üzeyr’le ilişkilendirilen kıssanın insanın kalbine bıraktığı en büyük derslerden biri de budur:
Harabelere bakıp ümitsizliğe düşme; onları yeniden diriltecek kudrete bak.
Ölüme bakıp yokluk zannetme; ilk defa hayat verene bak.
Sebeplerin acizliğine bakıp ümitsiz olma; sebepleri yaratan Rabbine dayan.
Kendine ve mahlûkata takılıp kalma; bütün güzelliklerin ve kudretin gerçek sahibi olan Allah’a yönel.
Böyle okunduğunda Hz. Üzeyr kıssası geçmişte yaşanmış bir hadise olmaktan çıkar; her insanın imanını, tevhid anlayışını, âhiret inancını ve Allah’a güvenini kuvvetlendiren canlı bir Kur’ân dersine dönüşür.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.