- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Süleyman aleyhisselâm, Kur’ân-ı Kerîm’de hem peygamber, hem hükümdar, hem de Allah’ın kendisine çok büyük nimetler verdiği şükreden bir kul olarak anlatılır.
Onun kıssası yalnızca olağanüstü hadiselerin anlatıldığı tarihî bir hayat hikâyesi değildir. Hz. Süleyman’ın hayatında iman, tevhid, şükür, dua, adalet, ilim, hikmet, devlet yönetimi, servet karşısında kulluk, güç karşısında tevazu, hayvanlara merhamet, tebliğ, istişare ve ahiret bilinci gibi çok önemli dersler vardır.
Hz. Süleyman’ın hayatını anlamanın anahtarlarından biri şu Kur’ân ayetidir:
هَٰذَا مِن فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ
“Bu, Rabbimin lütfundandır; şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak içindir.”
(Neml, 27/40)
Bu ayet, Hz. Süleyman’ın dünya görüşünü özetler:
Nimet benim başarım değil, Rabbimin ihsanıdır.
Makam üstünlük değil, imtihandır.
Servet sahiplik değil, emanettir.
Kudret övünme sebebi değil, şükür vesilesidir.
Hz. Süleyman aleyhisselâm, Hz. Dâvûd aleyhisselâmın oğludur. Kur’ân onun peygamberliğini açıkça bildirir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ
“Süleyman, Dâvûd’a vâris oldu.”
(Neml, 27/16)
Buradaki miras yalnız maddî bir miras şeklinde anlaşılmamalıdır. Hz. Süleyman’a peygamberlik, hikmet, ilim ve hükümranlık verilmiştir.
Kur’ân ayrıca şöyle bildirir:
وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا
“Her birine hüküm ve ilim verdik.”
(Enbiyâ, 21/79)
Dolayısıyla Hz. Süleyman’ın hayatının ilk büyük mesajı şudur:
Hz. Süleyman aleyhisselâm Allah’tan özel bir hükümranlık istemiştir:
رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ
“Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık bağışla. Şüphesiz Sen çok bağışta bulunansın.”
(Sâd, 38/35)
Allah onun duasını kabul etmiş; rüzgârı onun emrine vermiş, cinlerden çalışanları onun hizmetine musahhar etmiş ve kendisine büyük imkânlar ihsan etmiştir.
Fakat burada çok önemli bir nokta vardır:
Hz. Süleyman’ın büyüklüğü, olağanüstü imkânlara sahip olması değil, bu imkânlar içerisinde Allah’ın kulu olduğunu unutmamasıdır.
İnsan fakirken Allah’a muhtaç olduğunu daha kolay hissedebilir. Asıl zor imtihanlardan biri, insanın güçlü ve zengin olduğu zaman da:
“Ben kulum; bütün bunlar Rabbimin ihsanıdır.”
diyebilmesidir.
Belkıs’ın tahtının çok kısa bir zamanda Hz. Süleyman’ın huzuruna getirilmesinden sonra onun söylediği söz son derece önemlidir:
هَٰذَا مِن فَضْلِ رَبِّي
“Bu, Rabbimin lütfundandır.”
(Neml, 27/40)
Hz. Süleyman:
“Ben büyük hükümdarım.”
“Ben çok güçlüyüm.”
“Benim ordum bunu başardı.”
demedi.
Doğrudan:
dedi.
İşte tevhid şuuru budur.
Risale-i Nur’da nimetlere bakışın temel ölçülerinden biri, nimetin kendisinde kalmayıp nimeti vereni tanımaktır.
Bir meyveye baktığımız zaman yalnız meyveyi değil, o meyveyi yaratan ve bize ikram eden Allah’ın rahmetini düşünürüz.
Aynı şekilde:
Mal → Allah’ın ihsanıdır.
Sağlık → Allah’ın nimetidir.
İlim → Allah’ın ihsanıdır.
Makam → Allah’ın emanetidir.
Başarı → Allah’ın tevfikidir.
Güzellik → Allah’ın sanatıdır.
Rızık → Allah’ın rahmetidir.
Hz. Süleyman’ın:
“Bu Rabbimin lütfundandır.”
sözü bu bakışın Kur’ânî bir özeti gibidir.
Ayetin devamı çok daha düşündürücüdür:
لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ
“Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için…”
(Neml, 27/40)
Demek ki insan sadece musibetlerle sınanmaz.
Zenginlik de imtihandır.
Sağlık da imtihandır.
Güzellik de imtihandır.
İlim de imtihandır.
Makam da imtihandır.
Başarı da imtihandır.
Hatta bazen nimet imtihanı, musibet imtihanından daha ağırdır.
Çünkü musibet insanı Allah’a yöneltebilir; fakat nimet insanda gaflet, kibir ve kendine güven meydana getirebilir.
Hz. Süleyman ise nimetin içerisinde imtihanı görmüştür.
Hz. Süleyman’ın duası şöyledir:
رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ
“Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimetine şükretmemi ve razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et.”
(Neml, 27/19)
Burada şükrün iki yönü görülmektedir:
Nimeti Allah’tan bilmek
ve
nimeti Allah’ın razı olduğu yerde kullanmak.
Risale-i Nur’un şükür anlayışı açısından da bu çok önemlidir.
Gözün şükrü harama değil, helâle bakmaktır.
Kulağın şükrü hayırlı şeyleri dinlemektir.
Dilin şükrü güzel konuşmak ve Allah’ı zikretmektir.
Malın şükrü zekât, sadaka ve hayırdır.
İlmin şükrü insanlara faydalı olmaktır.
Makamın şükrü adalettir.
Sağlığın şükrü ibadet ve faydalı hizmettir.
Hz. Süleyman’ın ordusu bir karınca vadisine geldiğinde bir karınca şöyle seslenir:
يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
“Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkında olmadan sizi ezmesin.”
(Neml, 27/18)
Hz. Süleyman bunu anlayınca tebessüm eder ve Allah’a şükreder.
Burada çok büyük bir medeniyet dersi vardır.
Bir tarafta devasa bir ordu...
Diğer tarafta küçücük bir karınca...
Fakat Allah’ın peygamberi küçücük bir canlının hayatını bile önemsiyor.
Gerçek güç, zayıfı ezmek değil; zayıfı koruyabilmektir.
Karınca kıssası aynı zamanda İslâm’ın canlılara bakışını gösterir.
İnsan kâinatın tek sakini değildir.
Hayvanların da hayatları, vazifeleri ve yaratılış hikmetleri vardır.
Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında bütün canlılar Allah’ın sanat eserleri ve kendi hâl dilleriyle O’nu tesbih eden mahlûklardır.
Bu sebeple insan:
“Ben güçlüyüm, istediğimi yaparım.”
diyemez.
Kâinat Allah’ın mülküdür.
İnsan ise mülkün sahibi değil, emanetçisidir.
Hz. Süleyman ordusunu kontrol ederken hüdhüd kuşunu göremez.
Sonra hüdhüd gelir ve şöyle der:
أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ
“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim.”
(Neml, 27/22)
Bu söz son derece düşündürücüdür.
Koskoca bir peygamber-hükümdarın bilmediği bir haberi küçücük bir kuş getiriyor.
Buradan önemli bir ders çıkar:
Bu, insanın kibre düşmesini önler.
Bir profesörün bilmediğini bir çiftçi bilebilir.
Bir yöneticinin bilmediğini çalışanı bilebilir.
Bir babanın bilmediğini çocuğu fark edebilir.
Bir âlimin bilmediği başka bir ilim dalında sıradan bir uzman tarafından bilinebilir.
Dolayısıyla:
“Ben biliyorum.”
yerine,
“Benim bilmediğim şeyler de vardır.”
demek ilmî tevazudur.
Hüdhüd, Sebe ülkesinden haber getirir.
Hz. Süleyman bu haberi hemen kesin doğru kabul etmez.
Şöyle der:
سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ
“Bakacağız; doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?”
(Neml, 27/27)
Bu ayet günümüz insanı için olağanüstü önemlidir.
Sosyal medyada bir haber gördük.
Birisi hakkında bir söz işittik.
Bir video izledik.
Bir mesaj geldi.
Hemen paylaşmak doğru değildir.
Önce:
Kaynağı nedir?
Doğru mu?
Bağlamından koparılmış mı?
İftira olabilir mi?
diye araştırılmalıdır.
Hz. Süleyman’ın tavrı bize:
dersini verir.
Hüdhüd Sebe kavminin güneşe secde ettiğini bildirir.
Hz. Süleyman’ın asıl meselesi onların serveti değildir.
Asıl problem tevhiddir.
Çünkü peygamberlerin temel vazifesi insanları Allah’a kulluğa çağırmaktır.
Hz. Süleyman Belkıs’a bir mektup gönderir:
إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
“Mektup Süleyman’dandır ve Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyladır.”
(Neml, 27/30)
Ardından:
أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ
“Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin.”
(Neml, 27/31)
Burada dikkat çekici olan husus şudur:
Dünyanın en güçlü hükümdarlarından biri mektubuna kendi gücünü övmekle değil:
ile başlamaktadır.
Bu da bize:
İşe kendi ismimizle değil Allah’ın ismiyle başlamayı
öğretir.
Risale-i Nur’un Birinci Söz’ünde meşhur bir hakikat anlatılır:
“Bismillah her hayrın başıdır.”
Besmele insanın kendi aczini kabul ederek Allah’ın kudretine dayanmasıdır.
Hz. Süleyman’ın Belkıs’a gönderdiği mektubun:
“Bismillahirrahmanirrahim”
ile başlaması bu hakikatin çok güzel Kur’ânî örneklerinden biridir.
Yani insan:
Kendi hesabına değil Allah namına,
kendi kuvvetine güvenerek değil Allah’a dayanarak
hareket etmelidir.
Belkıs Hz. Süleyman’a hediyeler gönderir.
Fakat Hz. Süleyman şöyle cevap verir:
أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ
“Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır.”
(Neml, 27/36)
Burada peygamberlerin ihlâsı görülmektedir.
Hz. Süleyman’ın hedefi:
para kazanmak,
hediye toplamak,
dünyevî menfaat elde etmek
değildir.
Hedefi hakka davettir.
Hakikat dünyevî menfaat karşılığında satılmamalıdır.
Belkıs gelmeden önce tahtının getirilmesi istenir.
Kur’ân, kitap bilgisine sahip birinin tahtı çok kısa bir sürede getirdiğini bildirir.
Hz. Süleyman tahtı yanında görünce:
هَٰذَا مِن فَضْلِ رَبِّي
der.
Bu olayda Risale-i Nur açısından önemli bir sebepler ve Müsebbibü’l-Esbab dersi vardır.
İnsan sebepleri görür; fakat neticeyi Allah’tan bilir.
Doktor sebeptir, şifayı Allah yaratır.
Toprak sebeptir, bitkiyi Allah yaratır.
Öğretmen sebeptir, anlayışı Allah verir.
İş sebeptir, rızkı Allah verir.
İlaç sebeptir, tesiri Allah yaratır.
Bu bakış insanı hem çalışmaya hem tevekküle götürür.
Belkıs sonunda hakikati görür ve şöyle der:
رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Rabbim! Gerçekten ben kendime zulmetmişim. Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum.”
(Neml, 27/44)
Dikkat edilirse Belkıs:
“Süleyman’a teslim oldum.”
demiyor.
“Âlemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum.”
diyor.
Peygamber insanları kendisine değil Allah’a çağırır.
İşte gerçek tebliğ budur.
Hz. Süleyman’ın elinde çok büyük imkânlar vardı.
Ordular...
Servet...
İlim...
Devlet...
Rüzgâr...
Cinlerin hizmeti...
Fakat Kur’ân onun kulluğunu özellikle över:
نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
“O ne güzel kuldu! Gerçekten o Allah’a çok yönelen biriydi.”
(Sâd, 38/30)
Dikkat edilirse Allah:
“Ne büyük hükümdardı.”
demeden önce onun kulluğunu öne çıkarmaktadır.
Demek ki Allah katındaki en büyük unvan:
İslâm zenginliği kötülemez.
Kur’ân’da Hz. Süleyman bunun en açık örneklerinden biridir.
Problem mal sahibi olmak değildir.
Problem:
Mal elinde olabilir; fakat kalbinde olmamalıdır.
İnsan milyonlara sahip olabilir ama:
“Bunlar Allah’ın emanetidir.”
diyorsa kulluk şuurunu koruyabilir.
Başka biri çok az mala sahip olduğu hâlde dünyaya aşırı bağlanabilir.
Bu nedenle zühdün özü yalnız malı terk etmek değil, kalbin dünyaya esir olmamasıdır.
Risale-i Nur’da kâinata iki türlü bakış üzerinde durulur:
Mânâ-yı ismî: Bir şeye yalnız kendisi hesabına bakmak.
Mânâ-yı harfî: Bir şeye Yaratıcısını gösteren bir eser olarak bakmak.
Hz. Süleyman’ın:
“Bu Rabbimin lütfundandır.”
demesi, nimetlere mânâ-yı harfî ile bakmanın çok güzel bir örneği olarak düşünülebilir.
Servete baktığında servette kalmıyor; Allah’ın ihsanını görüyor.
Kudrete baktığında kendinde kalmıyor; Allah’ın kudretini görüyor.
İlme baktığında kendini yüceltmiyor; Allah’ın öğretmesini görüyor.
Hz. Süleyman’a hüküm ve hikmet verilmişti.
Kur’ân, Hz. Dâvûd ile Hz. Süleyman’ın bir ekin meselesindeki hükmünden söz eder ve:
فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ
“Biz onun hükmünü Süleyman’a kavrattık.”
(Enbiyâ, 21/79)
buyurur.
Buradan yöneticiler için büyük bir ders çıkar:
Yönetim yalnız güç değildir.
Yönetim:
adalet,
ilim,
hikmet,
sorumluluk
ve emanettir.
Belkıs kıssasında ayrıca istişareye dair dikkat çekici bir tablo vardır.
Belkıs kendisine gelen mektuptan sonra ileri gelenlerle istişare eder.
Kur’ân’ın bunu aktarması, karar süreçlerinde istişarenin önemini düşündürmektedir.
İslâm’ın genel prensibi de budur:
وَأَمْرُهُمْ شُورَىٰ بَيْنَهُمْ
“Onların işleri aralarında istişare iledir.”
(Şûrâ, 42/38)
İnsan ne kadar tecrübeli olursa olsun tek başına her şeyi göremeyebilir.
Hz. Süleyman büyük nimetlere sahip olmasına rağmen duayı bırakmamıştır.
Özellikle duası çok öğreticidir:
رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ
“Rabbim! Bana nimetine şükretmeyi ilham et.”
Burada ince bir kulluk sırrı vardır.
İnsan şükredebilmesini bile kendi başarısı saymamalıdır.
Şükredebilmek de Allah’ın nimetidir.
Namaz kılabilmek de nimettir.
Dua edebilmek de nimettir.
İman edebilmek de nimettir.
Tövbe edebilmek de nimettir.
Bu nedenle kul yaptığı ibadetlerden dolayı gururlanamaz.
Risale-i Nur’da peygamber mucizelerinin yalnız geçmişte meydana gelen olağanüstü hadiseler olarak değil, aynı zamanda insanlığın ulaşabileceği bazı gelişmelere işaret eden yönleri bulunduğu üzerinde durulur.
Hz. Süleyman’ın uzak mesafelere hâkim olması, rüzgârdan istifade etmesi, çeşitli varlıkların hizmetinden faydalanması gibi hadiseler bu perspektiften değerlendirilebilir.
Ancak burada ölçü korunmalıdır:
Kur’ân’ın açıkça bildirdiği mucizeler hakikattir; bunların modern teknolojinin belirli cihazlarına kesin biçimde işaret ettiğini iddia etmek yerine, Risale-i Nur’un yaklaşımıyla insanı araştırmaya ve maddî-manevî ilerlemeye teşvik eden hikmetler taşıdığı söylenebilir.
Hz. Süleyman’ın hayatındaki olağanüstü hadiseler insana şunu öğretir:
Kâinattaki kanunlar bağımsız ilahlar değildir.
Tabiat yaratıcı değildir.
Sebepler yaratıcı değildir.
Her şey Allah’ın kudretine bağlıdır.
Risale-i Nur’un sıkça vurguladığı tevhid anlayışı açısından:
Sebep başka, yaratmak başkadır.
Tohum ağacın yaratıcı değildir.
Bulut yağmurun yaratıcı değildir.
Güneş ışığın bağımsız sahibi değildir.
İlaç şifanın yaratıcısı değildir.
Bütün sebepler Allah’ın kudretinin tasarrufu altında çalışan perdeler hükmündedir.
Kur’ân Hz. Süleyman’ın vefatıyla ilgili son derece ibretli bir hadise anlatır:
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَىٰ مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ
“Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü cinlere ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi.”
(Sebe, 34/14)
Ardından çok önemli bir hakikat açıklanır:
لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ
“Eğer cinler gaybı bilselerdi, o aşağılayıcı azap içinde kalmazlardı.”
(Sebe, 34/14)
Bu ayet açık bir şekilde şunu öğretmektedir:
Gaybın mutlak bilgisi Allah’a aittir.
Bu sebeple falcılık, medyumluk, cinlerden gayb bilgisi alma iddiaları konusunda Müslümanın son derece dikkatli olması gerekir.
Hz. Süleyman’ın vefatı ayrıca dünya hayatının faniliğini gösterir.
Bir düşünelim:
Büyük bir saltanat...
Ordular...
Servet...
Saraylar...
Hizmetkârlar...
Güç...
Şöhret...
Fakat ölüm geldiğinde bütün dünyevî makamlar geride kalmaktadır.
Kur’ân:
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
(Âl-i İmrân, 3/185)
buyurur.
Hz. Süleyman’ın hayatı bize:
dersini verir.
Risale-i Nur’da dünya sürekli kalınacak bir vatan değil; misafirhane, imtihan meydanı ve ahiretin tarlası olarak ele alınır.
İnsan dünyaya sahip olmak için değil, dünyadaki nimetlerden Allah’ı tanımak ve ahirete hazırlanmak için gönderilmiştir.
Hz. Süleyman’ın saltanatı bile sona ermiştir.
Bu nedenle insan:
Evini,
arabasını,
parasını,
makamını,
bedenini,
gençliğini
ebedî zannetmemelidir.
Hepsi emanettir.
Hz. Süleyman aleyhisselâmın hayatından şu temel prensipler çıkarılabilir:
Nimetin gerçek sahibinin Allah olduğunu bil.
Başarı geldiğinde “Ben yaptım” yerine “Rabbimin lütfudur” de.
Nimetlerin de birer imtihan olduğunu unutma.
Malın varsa şükür ve infakla değerlendir.
Makamın varsa adalet için kullan.
İlmin varsa kibirlenme.
Bilmediğin şeylerin bulunduğunu kabul et.
Gelen her habere hemen inanma; araştır.
Güçlü olduğunda zayıflara merhamet et.
Hayvanlara ve bütün canlılara merhamet göster.
İşlerine Besmele ile başla.
Dünyevî menfaati hakikatin önüne geçirme.
İnsanları kendine değil Allah’a çağır.
Sebebe başvur fakat sonucu Allah’tan bil.
Başarı arttıkça şükrünü artır.
Dua etmeyi hiçbir zaman bırakma.
Dünyanın geçici olduğunu unutma.
Gayb konusunda Kur’ân ve sahih vahiy bilgisinin sınırlarını aşma.
Mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu bil.
En büyük makamın Allah’a kul olmak olduğunu unutma.
Hz. Süleyman’ın hayatını birkaç kavramla özetlemek mümkündür:
Nimet → Şükür
Güç → Adalet
İlim → Tevazu
Servet → Emanet
Makam → Sorumluluk
Başarı → Allah’ın lütfu
Canlılar → Merhamet
Haber → Tahkik
Tebliğ → Tevhid
Dünya → İmtihan
Ölüm → Ahiret
Kul → Allah’a muhtaçlık
Bütün bunların merkezinde ise şu cümle vardır:
Bir insan sabah uyandığında sağlığı için:
“Bu Rabbimin lütfundandır.”
diyebilir.
İş bulduğunda:
“Bu Rabbimin lütfundandır.”
Evine rızık geldiğinde:
“Bu Rabbimin lütfundandır.”
Çocuğuna baktığında:
“Bu Rabbimin emanetidir.”
İlim öğrendiğinde:
“Rabbim öğretti.”
Başarılı olduğunda:
“Allah muvaffak etti.”
demelidir.
Fakat yalnız dille söylemek yetmez.
Şükür, nimeti Allah’ın razı olduğu şekilde kullanmakla tamamlanır.
Hz. Süleyman aleyhisselâmın hayatındaki belki de en büyük mucizelerden biri, sadece rüzgârın emrine verilmesi veya büyük bir hükümranlığa sahip olması değildir.
En büyük derslerden biri şudur:
Allah ona verdi.
O şükretti.
Allah onu yükseltti.
O tevazu gösterdi.
Allah ona ilim verdi.
O kendisini her şeyi bilen görmedi.
Allah ona güç verdi.
O merhameti terk etmedi.
Allah ona servet verdi.
O serveti Rabbinden bildi.
Allah ona saltanat verdi.
O kendisini mülkün gerçek sahibi zannetmedi.
Kur’ân’ın onun hakkındaki şu övgüsü bu yüzden son derece anlamlıdır:
نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
“O ne güzel kuldu! Şüphesiz o daima Allah’a yönelirdi.”
(Sâd, 38/30)
Demek ki Hz. Süleyman’ın hayatının zirvesi hükümdarlığı değil kulluğudur.
İnsan için de asıl mesele ne kadar mala sahip olduğu, ne kadar tanındığı veya ne kadar güçlü olduğu değildir.
Asıl mesele:
Nimeti kimin verdiğini bilmek,
emaneti doğru kullanmak,
güçlü iken adaletli olmak,
zengin iken şükretmek,
bilgili iken tevazu göstermek,
başarılı iken Allah’ı unutmamak
ve nihayet bütün hayatıyla:
diyebilmektir.
Allah’ım! Hz. Süleyman aleyhisselâma ihsan ettiğin şükür, hikmet, adalet ve Sana yöneliş ahlâkından bizlere de nasip eyle.
Bize verdiğin nimetleri kendimizden değil, Senin fazl ve rahmetinden bilmeyi nasip et.
Malımızı, ilmimizi, sağlığımızı, makamımızı, ailemizi ve bütün imkânlarımızı Senin rızana uygun kullanmayı nasip eyle.
Nimetlerinle bizi gaflete değil şükre, zenginlikle kibre değil tevazuya, güçle zulme değil adalete sevk eyle.
Dünyayı kalbimizin en büyük gayesi yapma. Bizi dünyada Sana güzel kul, ahirette rızana ve rahmetine kavuşan kullarından eyle. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.