- Salih Avcı
- 18.01.2025
Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem’i (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle tarif eder:
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ, 21/107)
Bu “rahmet” yalnızca insanlara güzel söz söylemek veya ihtiyaç sahiplerine yardım etmekten ibaret değildir. Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) hayatına baktığımızda rahmetin insan hayatının hemen her safhasına yayıldığını görürüz.
Çocuklukta şefkat ve eğitim, hastalıkta ziyaret, dua ve teselli, ölüm karşısında ise vefa, sabır, dua ve ahiret şuuru ön plana çıkar.
Bu sebeple onun çocuklarla ilgilenmesini sadece “çocuk sevgisi”, hastaları ziyaretini yalnız “sosyal dayanışma”, cenazelere gösterdiği ilgiyi de yalnız “bir defin merasimi” olarak görmek eksik olur.
Bunların her biri, insanın Allah katındaki değerini gösteren Nebevî terbiyenin ayrı bir yönüdür.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), çocukları toplumun kenarında duran önemsiz kişiler olarak görmemiştir.
Onlarla konuşmuş, selamlaşmış, onları sevmiş, başlarını okşamış, şakalaşmış ve duygularını dikkate almıştır.
Enes b. Mâlik’in rivayetine göre Resûlullah çocukların yanından geçtiğinde onlara selam verirdi.
(Buhârî, Müslim)
Bu küçücük davranışın içerisinde büyük bir eğitim anlayışı vardır.
Bir devlet başkanı, bir peygamber ve toplumun en itibarlı insanı çocuklara selam veriyor.
Çocuk, “ileride insan olacak” bir varlık değildir; şimdi de hürmete layık bir insandır.
Çocuğa değer verilirse çocuk kendisini değerli hisseder. Değer gören çocuk da başkalarına değer vermeyi öğrenir.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) çocukları yalnız kalben sevmemiş; sevgisini davranışlarıyla da göstermiştir.
Hz. Hasan’ı öptüğünü gören Akra‘ b. Hâbis:
“Benim on çocuğum var, hiçbirini öpmedim.”
deyince Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm):
“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”
buyurmuştur.
(Buhârî, Müslim)
Bu hadis çocuk terbiyesinde son derece önemli bir ölçü ortaya koymaktadır.
Bazı anne ve babalar:
“Çocuğumu seviyorum, bilmesine gerek yok.”
diye düşünebilir.
Nebevî terbiyede ise sevgi davranışa dönüşür:
Çocuğu öpmek,
kucaklamak,
güzel söz söylemek,
onunla ilgilenmek,
dinlemek,
başını okşamak,
ona vakit ayırmak.
Bunlar çocuğun ruh dünyasını besleyen davranışlardır.
Merhamet, terbiyenin zıddı değil; terbiyenin temelidir.
Çocuğun her istediğini yapmak merhamet değildir. Fakat sevgisiz disiplin de Nebevî eğitim değildir.
Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e karşı sevgisi meşhurdur.
Onları kucağına almış, öpmüş ve sevgisini açıkça göstermiştir.
Bu davranış aynı zamanda ümmete aile hayatına ilişkin bir ders verir:
Çocukların sevgiye ihtiyacı vardır ve bu sevgi açıkça gösterilmelidir.
Çocukların ruhuna bırakılabilecek en kıymetli hatıralardan biri, anne-baba ve büyüklerinin kendilerini sevdiğini bilmeleridir.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) çocukların çocuk olduğunu kabul ederdi.
Onlardan yetişkin davranışı beklemezdi.
Enes b. Mâlik’in küçük kardeşi Ebû Umeyr’in “nugayr” denilen küçük bir kuşu vardı. Kuş öldüğünde Resûlullah onun üzüntüsünü fark etmiş ve:
“Ey Ebû Umeyr! Nugayr ne yaptı?”
diyerek onunla ilgilenmiştir.
(Buhârî, Müslim)
Bir yetişkin için küçük bir kuşun ölümü önemsiz görünebilir.
Fakat bir çocuk için çok önemli olabilir.
Bir şeyin size küçük görünmesi, çocuğun dünyasında da küçük olduğu anlamına gelmez.
Çocuğun:
oyuncağının kırılması,
arkadaşının onunla konuşmaması,
sevdiği hayvanın ölmesi,
okulda yaşadığı bir olay
yetişkin için basit olabilir.
Fakat çocuğun kalbinde büyük bir üzüntü meydana getirebilir.
Nebevî eğitim, çocuğun dünyasına onun gözünden bakmayı öğretmektedir.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), namaz kıldırırken bir çocuğun ağladığını duyduğunda annesinin üzülmesini düşünerek namazı kısa tuttuğunu bildirmiştir.
(Buhârî)
Burada çok ince bir rahmet anlayışı vardır.
Bir tarafta ibadet vardır.
Diğer tarafta ağlayan bir bebek ve onun için endişelenen anne vardır.
Resûlullah ibadetin ruhunu merhametten ayırmamıştır.
Din insanın fıtrî ihtiyaçlarını yok saymaz.
İbadet ile merhamet birbirinin rakibi değildir.
Hakiki kulluk insanı daha anlayışlı, daha şefkatli ve daha merhametli hâle getirmelidir.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), çocukların yalnız bugünkü ihtiyaçlarını değil, geleceklerini de düşünürdü.
İbn Abbas için:
“Allah’ım! Ona dini anlayış nasip et.”
diye dua etmiştir.
Enes b. Mâlik için de malının ve çocuklarının bereketlenmesi için dua etmiştir.
Buradan anne-babalara önemli bir ders çıkar:
Çocuk için yalnız:
“İyi bir meslek sahibi olsun.”
diye dua edilmemelidir.
Aynı zamanda:
“Allah’ım, imanını kuvvetli eyle.
Ahlâkını güzelleştir.
Faydalı ilim nasip et.
Salih insanlarla karşılaştır.
Ömrünü hayırlı hizmetlerde geçir.”
diye dua edilmelidir.
Hz. Enes henüz genç yaşlarında Resûlullah’ın hizmetinde bulunmuştur.
Enes b. Mâlik yıllarca onun yanında kaldığını ve Resûlullah’ın kendisine kaba davranmadığını anlatır.
Bu bize çocuk eğitiminde önemli bir denge öğretir:
Çocuğa sevgi verilir ama sorumluluk da verilir.
Çocuğu her işten uzak tutmak, onun gelişimine her zaman yardımcı olmaz.
Yaşına uygun görevler:
odasını toplamak,
sofra hazırlamaya yardım etmek,
bir emaneti yerine getirmek,
aile içinde küçük sorumluluklar almak
kişiliğinin gelişmesine katkı sağlar.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) hastaları ziyaret etmeyi teşvik etmiş ve bizzat uygulamıştır.
Müslümanın Müslüman üzerindeki hakları arasında hasta ziyareti de zikredilmiştir.
(Buhârî, Müslim)
Burada hastalık yalnızca tıbbî bir mesele olarak görülmez.
Hastalık aynı zamanda insanın:
yalnızlık,
korku,
ölüm endişesi,
çaresizlik,
gelecek kaygısı
yaşadığı hassas bir dönemdir.
Bu nedenle hasta ziyareti aslında:
“Sen yalnız değilsin.”
mesajıdır.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) hastayı ziyaret ettiğinde:
“Lâ be’se, tahûrun inşâallah.”
yani yaklaşık olarak:
“Geçmiş olsun; inşallah bu hastalık arınmaya vesile olur.”
buyururdu.
(Buhârî)
Burada hastaya ümit verilmektedir.
Fakat gerçek dışı vaat verilmemektedir.
“Kesin iyileşeceksin.”
denilmemekte;
hastalığın Allah’ın izniyle manevi arınmaya vesile olabileceği hatırlatılmaktadır.
Hastanın yanında:
korkutucu konuşmalardan,
kötü hastalık örneklerinden,
ölüm hikâyelerinden,
gereksiz karamsarlıktan
kaçınmak gerekir.
Hastanın ümidini beslemek Nebevî ahlâktandır.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) mümine gelen yorgunluk, hastalık, üzüntü, eziyet ve sıkıntının, hatta batan bir dikenin bile günahlarına kefaret olabileceğini bildirmiştir.
(Buhârî, Müslim)
Bu anlayış hastalığı istemek anlamına gelmez.
İslam sağlık ve tedaviyi önemser.
Fakat hastalık geldiğinde mümin:
“Bu acı tamamen anlamsız değildir.”
diye düşünür.
İşte iman burada acıyı yok etmese bile acıya mana kazandırır.
Bediüzzaman Said Nursî, özellikle Hastalar Risalesi olan Yirmi Beşinci Lem’a’da, hastalığın hikmetlerini farklı yönleriyle ele alır.
Buradaki temel yaklaşım şudur:
İnsan yalnız dünya hayatı için yaratılmamıştır.
Bu sebeple hayatın değeri yalnız:
“Ne kadar rahat yaşadım?”
sorusuyla ölçülemez.
Asıl soru:
“Ömrüm ebedî hayatım adına ne kazandırdı?”
olmalıdır.
Hastalık bazen insanı:
gafletten uyandırabilir,
dünyanın geçiciliğini gösterebilir,
duaya yöneltebilir,
aczini hissettirebilir,
Allah’a ilticaya sevk edebilir,
sabrı öğretebilir,
başkalarının acısını anlamaya vesile olabilir.
Bu açıdan hastalık fiziksel olarak acı olmakla beraber, manevi bakımdan çeşitli hikmetlerin kapısını açabilir.
Sağlıklı insan zaman zaman kendisini güçlü ve bağımsız zannedebilir.
Fakat küçük bir hastalık bile insana:
“Ben kendi kendime yeterli değilim.”
hakikatini hatırlatabilir.
Risale-i Nur terminolojisiyle acz ve fakr, insanı Allah’ın kudret ve rahmetine yönelten iki önemli kulluk penceresidir.
İnsan aczini gördükçe:
“Yâ Şâfî!”
diyerek Allah’ın şifa veren ismine yönelir.
Hastalığın manevi hikmetlerinden bahsetmek tedaviyi terk etmek anlamına gelmez.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) tedaviyi teşvik etmiştir.
İslam’ın dengesi şöyledir:
Doktora gitmek sebeplere başvurmaktır; şifayı Allah’tan bilmek ise tevhiddir.
İlaç sebeptir.
Doktor sebeptir.
Tedavi sebeptir.
Hakiki şifa ise Allah’ın yaratmasıyladır.
Hastaya hizmet yalnız fiziksel yardım değildir.
Bazen hastanın en büyük ihtiyacı:
dinlenilmek,
anlaşılmak,
yalnız bırakılmamak,
güzel söz işitmek,
dua görmek
olabilir.
Bu nedenle hasta ziyaretinin hikmeti yalnız “görevimizi yaptık” demek değildir.
Asıl mesele hastanın kalbine dokunabilmektir.
Ölüm karşısında Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) tavrı son derece dengelidir.
Bir tarafta hüzün vardır.
Diğer tarafta teslimiyet vardır.
Bir tarafta gözyaşı vardır.
Diğer tarafta Allah’a karşı isyan yoktur.
Resûlullah’ın küçük oğlu İbrahim vefat ettiğinde gözlerinden yaşlar akmıştır.
Abdurrahman b. Avf şaşırınca Resûlullah bunun bir rahmet olduğunu ifade etmiş ve meşhur şekilde:
“Göz yaşarır, kalp hüzünlenir; fakat Rabbimizin razı olmayacağı bir şey söylemeyiz.”
buyurmuştur.
(Buhârî, Müslim)
Bu olay İslam’ın yas anlayışını özetlemektedir.
İslam der ki:
Acını yaşa fakat acını Allah’a isyana dönüştürme.
Bu çok önemli bir psikolojik dengedir.
Bazen dindarlık yanlış anlaşılabilir:
“Gerçek mümin hiç ağlamaz.”
Bu doğru değildir.
Peygamberimiz ağlamıştır.
Yakınlarını kaybettiğinde üzülmüştür.
Fakat hüznü ümitsizliğe dönüşmemiştir.
Çünkü mümin için ölüm mutlak yok oluş değildir.
Kur’ân:
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
(Âl-i İmrân, 3/185)
buyurur.
Dikkat edilirse “yok olacaktır” değil, “ölümü tadacaktır” denilmektedir.
Risale-i Nur’un ölüm konusundaki en güçlü vurgularından biri ölümün mutlak yokluk olmadığıdır.
Bediüzzaman’ın eserlerinde ölüm; iman nazarıyla bakıldığında vazifenin sona ermesi, dünya hayatından başka bir âleme geçiş ve ebedî hayata açılan bir kapı olarak ele alınır.
Bu bakış açısı, ayrılık acısını tamamen kaldırmaz.
Fakat ayrılığın manasını değiştirir.
İman şöyle der:
“Sevdiğim insan yok olmadı. Dünya hayatındaki beraberliğimiz sona erdi; fakat Allah’ın rahmetiyle ebedî âlemde yeniden buluşma ümidi vardır.”
İşte ahiret imanı, ölüm acısının içerisine ümit ışığı koyar.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) cenazelere büyük saygı göstermiştir.
Bir Yahudinin cenazesi geçerken ayağa kalktığı rivayet edilir. Kendisine bunun bir Yahudi cenazesi olduğu hatırlatılınca:
“O da bir nefis değil miydi?”
manasına gelen cevabı vermiştir.
(Buhârî, Müslim)
Bu hadis insan hayatına duyulan saygının dikkat çekici örneklerinden biridir.
Ölüm karşısında kibir anlamsızlaşır.
Zengin-fakir,
yönetici-işçi,
güçlü-zayıf
herkes aynı hakikatle karşılaşacaktır.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), vefat eden müminlere dua edilmesini öğretmiştir.
Cenaze namazının kendisi de bunun en güzel göstergesidir.
Cenaze namazında rükû ve secde bulunmaz; büyük ölçüde ölen kişi için dua vardır.
Bu bize önemli bir hakikati öğretmektedir:
Ölen insana yapılabilecek en kıymetli iyiliklerden biri duadır.
Bu sebeple yakınını kaybeden mümin:
“Artık ona hiçbir şey yapamam.”
diye düşünmemelidir.
Dua edebilir.
Sadaka verebilir.
Borçlarının ödenmesine yardımcı olabilir.
Geride bıraktığı hayırlı hizmetleri devam ettirebilir.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) insan öldüğünde amelinin kesileceğini; ancak üç şeyin bundan istisna olduğunu bildirmiştir:
Sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.
(Müslim)
Bu hadis hayatımıza yön verecek muazzam bir ölçüdür.
Kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben öldükten sonra amel defterime ne yazılmaya devam edecek?”
Bir insan:
faydalı bir ilim öğretebilir,
öğrenci yetiştirebilir,
hayırlı evlat bırakabilir,
insanların faydalanacağı eser meydana getirebilir,
su kuyusu açtırabilir,
eğitim hizmetine katkıda bulunabilir,
kalıcı bir hayra vesile olabilir.
Böylece dünya hayatı sona erse bile bazı hayırların sevabı devam edebilir.
Nebevî ölçüler ışığında taziye yalnız:
“Başınız sağ olsun.”
demek değildir.
Taziyenin asıl amacı acılı insanın yükünü paylaşmaktır.
Bazen çok konuşmak yerine yanında sessizce oturmak daha değerlidir.
Bazen yemek hazırlamak gerekir.
Bazen çocuklarıyla ilgilenmek gerekir.
Bazen cenaze işlerinde yardımcı olmak gerekir.
Bazen sadece:
“Yanındayım.”
demek yeterlidir.
Gerçek merhamet, acının olduğu yere gitmektir.
Şimdi Resûlullah’ın hayatındaki üç tabloyu yan yana düşünelim:
Çocuk küçüktür, korunmaya muhtaçtır.
Resûlullah ona şefkatle yaklaşır.
Hasta güçsüzleşmiştir.
Resûlullah onu ziyaret eder, teselli eder ve dua eder.
Dünya hayatındaki vazifesi bitmiştir.
Resûlullah onun cenazesiyle ilgilenir, dua eder ve yakınlarını teselli eder.
Böylece Nebevî rahmet insanın:
çocukluğundan hastalığına, hastalığından ölümüne, ölümünden kabir ve ahiret yolculuğuna kadar
ona eşlik etmektedir.
İnsanın değeri yaşıyla, sağlığıyla, servetiyle veya toplumsal konumuyla ölçülmez.
Çocuk da değerlidir.
Hasta da değerlidir.
Yaşlı da değerlidir.
Vefat edenin hatırası ve hukuku da değerlidir.
Nebevî merhamet eyleme dönüşür.
Çocuğu seviyorsanız ilgilenirsiniz.
Hastaya merhamet ediyorsanız ziyaret edersiniz.
Vefat edene vefa duyuyorsanız dua edersiniz.
Yakınını kaybedene merhamet ediyorsanız yükünü hafifletirsiniz.
Resûlullah’ın çocuklarla ilgilenmesi bize gösteriyor ki büyük insan olmak, insanlardan uzak durmak değildir.
Hakiki büyüklük bazen bir çocuğun yanına eğilip onun derdini dinleyebilmektir.
İnsan üretkenliğini kaybettiğinde değersiz olmaz.
Modern hayat bazen insanın değerini performansına bağlar.
Nebevî anlayış ise insanı kul olduğu için değerli görür.
Doktor bedenle ilgilenir.
Fakat aile ve dostların vazifesi bununla bitmez.
Hastanın:
moralini,
ümidini,
yalnızlığını,
manevi ihtiyaçlarını
da dikkate almak gerekir.
İman acıyı her zaman ortadan kaldırmaz.
Fakat ona bir anlam verir.
Hastalık:
“Boşa çekilmiş bir acı değildir.”
Ölüm:
“Mutlak yokluk değildir.”
Sabır:
“Karşılıksız değildir.”
Dua:
“Sahipsiz bir çağrı değildir.”
Bu düşünceler müminin ruhunu ayakta tutar.
Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) hayatından hareketle aileler şu prensipleri benimseyebilir:
Çocuklara selam verelim ve onları muhatap kabul edelim.
Sevgimizi söz ve davranışla gösterelim.
Çocukların küçük görünen problemlerini küçümsemeyelim.
Hata yaptıklarında kişiliklerini değil davranışlarını düzeltelim.
Çocuklarımız için dünya kadar ahiretleri adına da dua edelim.
Hastaları mümkün olduğunca ziyaret edelim.
Hasta yanında korkutucu konuşmalardan kaçınalım.
Hastaya ümit ve moral verelim.
Tedaviyi ihmal etmeyelim.
Şifanın Allah’tan olduğunu unutmayalım.
Yakınını kaybeden insanın acısını küçümsemeyelim.
Ağlayan insana “ağlama” demek yerine acısını paylaşalım.
Vefat edenlerimizi dua ile analım.
Cenaze ve taziye zamanlarında ailelerin maddi ve manevi yüklerini hafifletelim.
Ölümü hatırlayarak hayatımızı daha anlamlı hâle getirelim.
Risale-i Nur’da şefkat önemli bir manevi esas olarak ele alınır.
Şefkat insanı yalnız kendisini düşünmekten çıkarır.
Çocuğun derdiyle dertlenmek,
hastanın acısını hissetmek,
vefat edenin yakınlarının hüznünü paylaşmak,
insanın ben merkezli dünyasından çıkarak başka insanların hayatlarına dokunmasına vesile olur.
Bu yönüyle şefkat yalnız güzel bir ahlâk değildir; aynı zamanda insanı Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellilerini anlamaya götüren bir penceredir.
Anne şefkati bunun çok güçlü örneklerinden biridir.
Fakat Resûlullah’ın hayatı gösterir ki şefkat yalnız anneye mahsus değildir.
Müminin kalbi de şefkatle genişlemelidir.
Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) hayatına bu açıdan baktığımızda çok çarpıcı bir ortak nokta görürüz.
İnsan ne zaman daha fazla ilgiye ihtiyaç duyar?
Çocukken...
Çünkü güçsüzdür.
Hastayken...
Çünkü bedeni zayıflamıştır.
Ölüm yaklaşırken...
Çünkü dünya ile bağı çözülmektedir.
Yakınını kaybettiğinde...
Çünkü kalbi yaralıdır.
İşte Nebevî rahmet tam bu noktalarda belirginleşmektedir.
Bu nedenle sünnete uymak yalnız ibadetlerin şeklini öğrenmek değildir.
Sünnete uymak aynı zamanda:
Bir çocuğun seviyesine eğilebilmek, bir hastanın yatağının başına oturabilmek ve cenaze evindeki insanın acısını paylaşabilmektir.
Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) çocuklara, hastalara ve vefat edenlere karşı davranışları birlikte değerlendirildiğinde karşımıza büyük bir rahmet medeniyeti çıkar.
Çocuğa yaklaşımında şefkat,
hastaya yaklaşımında ziyaret, dua ve ümit,
ölüm karşısında sabır ve teslimiyet,
vefat edene karşı dua ve vefa,
yakınlarını kaybedenlere karşı ise teselli ve dayanışma vardır.
Bütün bunların merkezinde ise insanın Allah’ın kulu olması sebebiyle taşıdığı değer bulunur.
Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) hayatından alınabilecek en büyük derslerden biri şudur:
İnsanların yalnız güçlü ve başarılı zamanlarında değil, en zayıf zamanlarında da yanlarında olmak gerekir.
Bir çocuğun başını şefkatle okşamak...
Bir hastanın kapısını çalmak...
Bir yaşlının elinden tutmak...
Bir cenazenin ardından dua etmek...
Evladını kaybetmiş bir annenin acısını paylaşmak...
Bunların hiçbiri küçük işler değildir.
Çünkü bazen Allah katında büyük olan amel, insanların küçük gördüğü bir merhamet hareketidir.
Kur’ân’ın Resûlullah hakkında bildirdiği:
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ, 21/107)
hakikati onun hayatının bütün safhalarında görülmektedir.
Mümine düşen ise bu rahmetten kendi hayatına bir hisse çıkarmaktır:
Çocuğa şefkat, hastaya ziyaret, muhtaca yardım, musibetzedeye teselli, vefat edene dua ve geride kalanlara vefa...
İşte Nebevî ahlâkın topluma yansıyan en güzel yüzlerinden biri budur.
Allah Teâlâ bizleri Resûl-i Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselâm) şefkatini anlayan, yaşayan ve çevresine taşıyan kullarından eylesin. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.