- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Osman bin Affân (r.a.), İslâm tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biridir. Resûlullah’ın (s.a.v.) sahabesi, damadı ve üçüncü halifesidir. İlk Müslümanlardan olması, Allah yolunda büyük servetler harcaması, Kur’ân-ı Kerîm nüshalarının çoğaltılarak İslâm beldelerine gönderilmesindeki tarihî hizmeti ve hayatının sonunda büyük bir fitne karşısında gösterdiği sabır onun hayatının başlıca özellikleridir.
Hz. Osman’ın hayatı yalnızca geçmişte yaşamış büyük bir sahabinin biyografisi olarak okunmamalıdır. Onun hayatında bugünün insanına hitap eden çok önemli iman, ahlâk ve hizmet dersleri vardır.
Hz. Osman bize özellikle şu hakikatleri öğretir:
Zenginlik şükür ve infakla kıymet kazanır. Hayâ imanın süsüdür. Kur’ân’a hizmet en büyük şereflerden biridir. Makam insanı büyütmez; insan ahlâkıyla makamı büyütür. Fitne zamanlarında öfke değil basiret gerekir. Ve bazen kuvvetli olduğu hâlde sabretmek, güç kullanmaktan daha büyük bir kahramanlıktır.
Hz. Osman’ın tam adı Osman bin Affân bin Ebî’l-Âs el-Kureşî el-Ümevîdir.
Mekke’nin itibarlı ailelerinden Benî Ümeyye’ye mensuptur. İslâm’dan önce de ticaretle uğraşan, zengin, itibarlı ve güzel ahlâkıyla tanınan bir insandı.
Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) davetiyle İslâm’ın ilk yıllarında Müslüman oldu. Böylece İslâm’ın en zor dönemlerinde iman eden ilk müminler arasında yer aldı.
Daha sonra Resûlullah’ın (s.a.v.) kızı Hz. Rukıyye (r.anha) ile evlendi. Hz. Rukıyye’nin vefatından sonra Peygamber Efendimiz diğer kızı Hz. Ümmü Gülsüm’ü (r.anha) Hz. Osman ile evlendirdi.
Bu sebeple ona:
“Zinnûreyn — iki nur sahibi”
denilmiştir.
Hz. Ümmü Gülsüm’ün de vefatından sonra Resûlullah’ın (s.a.v.) Hz. Osman’a duyduğu yakınlık devam etmiştir.
Hz. Ömer’in (r.a.) şehadetinden sonra oluşturduğu şûra neticesinde Hz. Osman üçüncü halife seçildi.
Yaklaşık on iki yıl halifelik yaptı ve hicrî 35 yılında Medine’de, fitne döneminde şehit edildi.
Hz. Osman zengin ve itibarlı bir aileye mensuptu. İslâm’ı kabul etmek onun için dünyevî açıdan kazanç sağlayacak bir tercih değildi.
Tam tersine ilk Müslüman olmak;
ailesinin baskısına uğramak,
toplumdaki konumunu riske atmak,
ekonomik zararlara katlanmak,
müşriklerin düşmanlığını göze almak
demekti.
Fakat hakikati gördüğünde tereddüt etmedi.
Burada çok önemli bir iman ölçüsü vardır:
Hakikat, bize ne kazandıracağına göre değil, hakikat olduğu için kabul edilir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“İnsanlar, ‘İman ettik’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?”
(Ankebût, 29/2)
İman yalnızca rahat zamanlarda söylenen bir söz değildir. Gerektiğinde bedel ödemeyi gerektirir.
Risale-i Nur’un iman anlayışında dünya, insanın ebedî hayatını kazanması için kurulmuş bir imtihan meydanıdır.
Bu sebeple insanın önündeki temel soru şudur:
“Dünyam zarar görürse imanımdan vazgeçer miyim, yoksa imanım uğruna dünyalık bazı menfaatlerden vazgeçebilir miyim?”
Hz. Osman ikinci yolu tercih etti.
Mekke’de Müslümanlara yapılan baskılar artınca Hz. Osman, eşi Hz. Rukıyye ile birlikte Habeşistan’a hicret edenler arasında yer aldı.
Daha sonra Medine’ye de hicret etti.
Hicret yalnızca coğrafî bir yolculuk değildir.
Hicret;
Allah için alışkanlıklarından, rahatından, çevresinden ve gerektiğinde malından vazgeçebilmektir.
Kur’ân muhacirleri över:
“İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katındaki dereceleri daha büyüktür.”
(Tevbe, 9/20)
Bugün herkes Mekke’den Medine’ye hicret etmeyecektir. Fakat herkesin manevî hicretleri vardır:
Günahtan itaate, gafletten zikre, israftan iktisada, kibirden tevazuya, haramdan helâle, kötü arkadaşlıktan güzel çevreye hicret etmek...
Hz. Osman’ın hicreti bize şunu öğretir:
Allah’a yaklaşmak için bazen insanın alıştığı bazı şeylerden uzaklaşması gerekir.
Hz. Osman denildiğinde akla gelen en önemli ahlâkî özelliklerden biri hayâdır.
Hz. Âişe’den (r.anha) nakledilen sahih bir rivayette Resûlullah (s.a.v.), Hz. Osman geldiğinde oturuşuna ve kıyafetine daha fazla dikkat etmiş; bunun sebebi sorulduğunda:
“Meleklerin kendisinden hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?”
buyurmuştur.
(Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe)
Bu, Hz. Osman’ın şahsiyetinin ne derece hayâ ile yoğrulduğunu göstermektedir.
İslâm’daki hayâ, insanlardan çekinip hakikati söyleyememek değildir.
Hayâ;
Allah’ın gördüğünü bilerek günaha yaklaşmaktan utanmaktır.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Hayâ imandandır.”
(Buhârî; Müslim)
Gerçek hayâ insanın:
gözünü haramdan,
dilini gıybetten,
kulağını haramdan,
elini zulümden,
kalbini kibirden,
bedenini iffetsizlikten
korumasıdır.
Modern kültür bazen utanmayı zayıflık, sınırsız teşhiri ise özgürlük olarak gösterebilir.
Hz. Osman’ın hayatı ise bunun tersini öğretir:
İnsanın her yapabildiğini yapması özgürlük değildir. Allah için kendisine sınır koyabilmesi gerçek iradedir.
Hz. Osman zengin bir tüccardı.
Fakat onun hayatındaki en dikkat çekici özelliklerden biri şudur:
Mal elindeydi fakat mümkün olduğunca kalbine hâkim değildi.
Kur’ân malı mutlak biçimde kötülemez. Asıl tehlike malın insanı Allah’tan uzaklaştırmasıdır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın.”
(Münâfikûn, 63/9)
Demek ki mesele mal sahibi olmak değil, malın insana sahip olmasıdır.
Hz. Osman servetini İslâm toplumunun ihtiyaçları için kullandı.
Medine’de Müslümanların su ihtiyacının karşılanmasında Rûme Kuyusu önemliydi.
Hz. Osman bu kuyunun Müslümanların kullanımına sunulmasında büyük bir malî fedakârlık gösterdi.
Buradaki ders son derece büyüktür:
İnsanın malının en bereketli kısmı yalnızca tükettiği değil, Allah yolunda kalıcı hizmete dönüştürdüğü kısmıdır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
İnfakın hakikati budur.
Artanı vermek güzel olabilir; fakat insanın sevdiği maldan Allah için verebilmesi daha yüksek bir kulluk mertebesidir.
Tebük Seferi Müslümanlar açısından son derece zor şartlarda gerçekleşmiştir.
Sıcaklık, kıtlık, yolun uzunluğu ve ekonomik sıkıntılar sebebiyle bu sefere Gazvetü’l-Usre, yani zorluk seferi de denilmiştir.
Hz. Osman bu seferin hazırlanmasına çok büyük maddî katkıda bulundu.
Onun infakı yalnızca:
“Ne kadar verdi?”
sorusuyla değerlendirilmemelidir.
Asıl soru şudur:
“Ne zaman verdi?”
Çünkü ihtiyaç zamanında yapılan yardımın kıymeti çok daha büyüktür.
Bir insana herkes yardım ederken yardım etmek güzeldir.
Fakat;
kimsenin yardım etmediği anda yardım etmek,
hizmetin çökmek üzere olduğu anda destek olmak,
insanların ümitsizliğe düştüğü zamanda fedakârlık yapmak
çok daha yüksek bir sadakat göstergesidir.
Risale-i Nur’un temel derslerinden biri insanın kendisini ve sahip olduğu şeyleri gerçek anlamda mülk sahibi görmemesidir.
İnsan;
malının, bedeninin, zekâsının, ömrünün ve kabiliyetlerinin mutlak sahibi değildir.
Bunlar ona emanet edilmiştir.
Bu açıdan Hz. Osman’ın hayatı adeta şu hakikatin uygulamasıdır:
“Mal benim değil; Allah’ın ihsanıdır. Öyleyse Allah’ın razı olduğu yerde kullanılmalıdır.”
Bu anlayış insanı cimrilikten kurtarır.
Çünkü insan:
“Benim malım azalıyor.”
diye düşünmek yerine:
“Rabbimin verdiği emaneti yine O’nun rızası yolunda kullanıyorum.”
demeye başlar.
Hz. Osman’ın halifeliği döneminde İslâm coğrafyası genişledi.
Farklı bölgelerde yaşayan Müslümanlar arasında kıraat farklılıklarının ihtilafa dönüşme tehlikesi ortaya çıktı.
Bunun üzerine Hz. Osman, Hz. Hafsa’nın yanında bulunan sahifeler esas alınarak güvenilir bir heyet vasıtasıyla mushaf nüshalarının hazırlanmasını sağladı.
Hazırlanan nüshalar belli İslâm merkezlerine gönderildi.
Bu sebeple Hz. Osman’ın İslâm tarihindeki en büyük hizmetlerinden biri:
Müslümanların Kur’ân metni etrafındaki birliğinin korunmasına yönelik tedbiridir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Hz. Osman yeni bir Kur’ân meydana getirmedi.
Kur’ân zaten Resûlullah döneminde vahiy kâtipleri tarafından yazılmış, Hz. Ebû Bekir döneminde sahifeler hâlinde cem edilmişti. Hz. Osman döneminde yapılan esas hizmet, kıraat ihtilaflarının ümmet içinde çatışmaya dönüşmesini önlemek üzere mushaf nüshalarının çoğaltılıp önemli merkezlere gönderilmesidir.
Hz. Osman’ın Kur’ân hizmetinden günümüze uzanan çok büyük bir ders vardır.
Bugün Kur’ân’a hizmet:
Kur’ân okumak,
doğru okumayı öğretmek,
anlamını öğrenmek,
çocuklara öğretmek,
Kur’ân ahlâkıyla yaşamak,
Kur’ân’ın iman hakikatlerini anlatmak,
Kur’ân hakkındaki şüphelere ilmî cevap vermek
şeklinde devam etmektedir.
Risale-i Nur kendisini esas itibarıyla Kur’ân’ın iman hakikatlerine hizmet eden bir manevî tefsir olarak konumlandırır.
Dolayısıyla Kur’ân’a hizmet yalnızca onu raflarda muhafaza etmek değildir.
Asıl mesele:
Kur’ân’ı kalpte, akılda ve hayatta muhafaza etmektir.
Hz. Osman üçüncü halife olduğunda büyük bir devletin başına geçmişti.
İslâm toprakları genişlemiş, devletin ekonomik ve askerî gücü artmıştı.
Fakat hilafet onun için şahsî bir saltanat değil, ağır bir sorumluluktu.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
İslâm anlayışında makam:
üstünlük vesilesinden önce hesap sebebidir.
Makam yükseldikçe insanın sorumluluğu da büyür.
Bu ders yalnız devlet yöneticileri için değildir.
Bir baba ailesinde, öğretmen sınıfında, patron iş yerinde, yönetici kurumunda, imam cemaatinde, büyük kardeş ailesinde belli ölçüde sorumluluk sahibidir.
Yetki arttıkça hesap da ağırlaşır.
Hz. Osman’ın halifeliğinin özellikle son yıllarında siyasî ve sosyal karışıklıklar arttı.
İslâm devleti çok hızlı büyümüştü.
Farklı milletler, kabileler ve bölgeler devletin sınırlarına girmişti. Ekonomik yapı değişiyor, yeni siyasî beklentiler doğuyor, yöneticiler hakkında şikâyetler yayılıyor ve çeşitli çevreler bu huzursuzlukları kullanıyordu.
Bu dönem değerlendirilirken son derece dikkatli olunmalıdır.
Sahabe hakkında konuşurken Ehl-i Sünnet’in ihtiyatlı, hürmetkâr ve insaflı yaklaşımı korunmalıdır.
Tarihî rivayetlerin tamamı aynı derecede güvenilir değildir.
Bu sebeple:
Sahabe arasındaki hadiseleri magazinleştirmek, doğruluğu kesinleşmemiş rivayetlerle büyük sahabileri itham etmek doğru değildir.
Hz. Osman dönemindeki olaylardan günümüze çıkarılabilecek en önemli derslerden biri bilgi ve haber ahlâkıdır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın...”
(Hucurât, 49/6)
Bu ayet bugün sosyal medya çağında daha da dikkat çekici hâle gelmektedir.
Bir mesaj gelir.
İnsan okumadan paylaşır.
Bir video görür.
Kaynağını araştırmadan hüküm verir.
Bir kişi hakkında iddia duyar.
Doğruluğunu kontrol etmeden başkalarına aktarır.
Sonra küçük bir yalan binlerce insana ulaşabilir.
Hz. Osman dönemindeki fitneleri okuyan bugünün Müslümanının çıkarması gereken temel derslerden biri şudur:
Her duyduğunu aktarmak değil, tahkik etmek Müslümanca tavırdır.
Hz. Osman’ın hayatının son safhası Risale-i Nur’daki müsbet hareket anlayışını düşünmek açısından son derece ibretlidir.
Müsbet hareket pasiflik değildir.
Müsbet hareket;
öfke yerine hikmeti, tahrip yerine tamiri, intikam yerine hakkaniyeti, fitne yerine birliği tercih etmektir.
Bediüzzaman Said Nursî özellikle içtimaî fitne dönemlerinde masumların zarar görmesine sebep olacak hareketlerden sakınmayı vurgular.
Çünkü toplumsal çatışmalarda mesele yalnız suçlu ile suçsuz arasında kalmayabilir.
Kur’ân şöyle uyarır:
“Öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnız zulmedenlere erişmekle kalmaz.”
(Enfâl, 8/25)
Fitne ateşe benzer.
Yakıldığında kimin evini yakacağı her zaman kontrol edilemez.
Hz. Osman’ın hayatının en hüzünlü kısmı şehadetidir.
İsyancılar Medine’de evini kuşattılar.
Hz. Osman’ı korumak isteyen sahabiler ve onların çocukları vardı. Fakat Hz. Osman’ın Müslümanların birbirleriyle savaşmasına ve kendi şahsı sebebiyle kan dökülmesine razı olmadığına dair rivayetler tarih kaynaklarında önemli yer tutmaktadır.
Nihayet isyancılar evine girerek onu şehit ettiler.
Burada çok derin bir ahlâkî ders vardır:
İnsan bazen hakkını savunabilecek güçte olduğu hâlde daha büyük bir zararı önlemek için şahsî hakkından vazgeçebilir.
Bu her durumda uygulanacak basit bir siyasî formül değildir.
Fakat Hz. Osman’ın şahsiyetindeki ümmetin kanını koruma hassasiyetini gösteren son derece önemli bir ölçüdür.
İnsan çoğu zaman gücü:
karşılık vermek
olarak anlar.
Hâlbuki bazen gerçek güç:
karşılık verebileceği hâlde nefsine hâkim olmaktır.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Güçlü kimse güreşte başkasını yenen değildir. Asıl güçlü, öfke anında kendisine hâkim olandır.”
(Buhârî; Müslim)
Hz. Osman’ın hayatının son dönemindeki sabrı bu hadis ışığında okunabilir.
Bugün ailelerde, iş yerlerinde, siyasette ve sosyal medyada birçok kavga şu düşünceden doğmaktadır:
“Ben de ona göstereceğim.”
İslâm ahlâkı ise insana şunu sorar:
“Allah senden ne istiyor?”
Nefsin istediği cevap ile Allah’ın razı olacağı cevap her zaman aynı değildir.
Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır.
Hz. Osman’ın sabrından:
“Müslüman her türlü haksızlığa sessiz kalmalıdır.”
sonucu çıkarılamaz.
Kur’ân adaleti emreder:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutun.”
(Nisâ, 4/135)
Dolayısıyla İslâm’da hem:
adalet
hem de:
fitneyi önlemek
esastır.
Hikmet, hangi durumda hangi yöntemin daha fazla hayır doğuracağını görebilmektir.
Hz. Osman büyük bir servete sahip olmuş, daha sonra geniş bir devletin halifesi hâline gelmiştir.
Fakat sahabe ahlâkının temel vasıflarından biri olan tevazu onun şahsiyetinde belirgindir.
Bu bize önemli bir ölçü verir:
İnsanın gerçek büyüklüğü insanların karşısında büyümeye çalışması değil, Allah karşısında küçüklüğünü bilmesidir.
Risale-i Nur perspektifinden insan:
aczini, fakrını, kusurunu ve ihtiyacını
bildikçe Rabbine yönelir.
Kibir ise insanın kendisine ait olmayan nimetleri kendinden bilmesiyle doğar.
Zenginlik Allah’ın ihsanıdır.
Zekâ Allah’ın ihsanıdır.
Güzellik Allah’ın ihsanıdır.
Makam Allah’ın ihsanıdır.
Kabiliyet Allah’ın ihsanıdır.
Öyleyse insanın nimetten dolayı kibirlenmesi değil:
şükretmesi gerekir.
Hz. Osman Kur’ân okumaya düşkünlüğüyle tanınmıştır.
Onun Kur’ân’a hizmeti yalnızca devlet başkanı olarak mushafların çoğaltılması değildir.
Kur’ân onun şahsî hayatının da merkezindeydi.
Bu bize şu soruyu sordurmalıdır:
Kur’ân bizim hayatımızın neresinde?
Evimizin rafında mı?
Telefonumuzdaki uygulamada mı?
Yoksa düşüncelerimizi ve davranışlarımızı şekillendiren bir rehber mi?
Kur’ân şöyle buyurur:
“Şüphesiz bu Kur’ân en doğru yola iletir.”
(İsrâ, 17/9)
Kur’ân yalnız ölülerin ardından okunmak için değil, öncelikle yaşayanların hayatına yön vermek için gönderilmiştir.
İnsan zahiren verdiği zaman malı azalıyor gibi görünür.
Kur’ân ise farklı bir ölçü verir:
“Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir tane gibidir; her başakta yüz tane vardır...”
(Bakara, 2/261)
Hz. Osman’ın infakı bu ayetin ruhunu anlamak için güzel örneklerden biridir.
Dünya matematiğinde:
100 - 10 = 90
olabilir.
Fakat iman ve âhiret hesabında Allah yolunda verilen şey kaybolmaz.
O;
sevaba,
berekete,
duaya,
sadaka-i câriyeye
ve âhiret sermayesine dönüşebilir.
Risale-i Nur’un sıkça hatırlattığı temel hakikatlerden biri dünyanın fâniliğidir.
İnsan mal biriktirir.
Fakat sonunda mal dünyada kalır.
İnsan makam kazanır.
Makam dünyada kalır.
İnsan evler yapar.
Evler dünyada kalır.
İnsan bedenine çok yatırım yapar.
Beden dahi dünyada kalır.
Fakat Allah rızası için yapılan ameller insanla beraber âhirete gider.
Hz. Osman’ın servetinin en değerli kısmı:
sahip olduğu değil, Allah yolunda harcadığı kısmıdır.
Bu büyük bir hayat ölçüsüdür:
“Ne kadar kazandım?” sorusundan önce “Kazandığımla ne kadar hayır yaptım?” sorusu sorulmalıdır.
Hz. Osman’ın hayatı İslâm’ın zenginliğe bakışını da öğretmektedir.
İslâm:
“Herkes fakir olsun.”
demez.
Helâlinden çalışmak, üretmek ve kazanmak teşvik edilir.
Fakat Müslümanın serveti yalnız kendisine hizmet eden kapalı bir sistem hâline gelmemelidir.
Zengin Müslüman:
zekâtını vermeli,
sadaka vermeli,
işsizlere iş imkânı oluşturmalı,
borçlu ve muhtaçlara yardımcı olmalı,
eğitime destek vermeli,
hayırlı hizmetlere katkıda bulunmalı,
servetini gösteriş aracı hâline getirmemelidir.
Hz. Osman modeli:
“Zengin olma.”
değil;
“Malın esiri olma; malını hayrın hizmetkârı yap.”
modelidir.
Hz. Osman döneminin hadiseleri Müslümanlara ihtilaf ahlâkını da öğretmektedir.
Bir insan yöneticiyi eleştirebilir.
Bir kardeşinin hatasını söyleyebilir.
Bir görüşe itiraz edebilir.
Fakat İslâmî ahlâk açısından:
eleştiri başka, hakaret başkadır.
nasihat başka, iftira başkadır.
muhalefet başka, fitne çıkarmak başkadır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Bu ayet son derece yüksek bir ahlâk ölçüsü koymaktadır:
Sevmediğin insana karşı bile adaletli ol.
Bugün Hz. Osman dönemindeki fitne hadiselerinden çıkarılabilecek en güncel derslerden biri sosyal medya ahlâkıdır.
Bir Müslüman kendisine şu soruları sormalıdır:
Bu haber doğru mu?
Kaynağı güvenilir mi?
Paylaşmam bir insana haksızlık eder mi?
Bu paylaşım toplumda düşmanlığı artırır mı?
Birinin şerefini zedeliyor muyum?
Allah’ın huzurunda bu paylaşımın hesabını verebilir miyim?
Kur’ân’ın:
“Zannın çoğundan kaçının...”
emri bu noktada son derece önemlidir.
(Hucurât, 49/12)
Her duyduğunu paylaşan değil;
her duyduğunu tartan insan
imanî basirete daha yakındır.
Hz. Osman’ın hayatının son dönemindeki en çarpıcı yönlerden biri şahsî durumundan ziyade Müslümanların kanının dökülmesinden endişe etmesidir.
Burada Risale-i Nur’un uhuvvet anlayışıyla güçlü bir paralellik görülebilir.
Bediüzzaman’ın Uhuvvet Risalesi’nde öne çıkardığı temel ölçülerden biri, müminler arasındaki iman kardeşliğinin küçük ihtilaflara feda edilmemesidir.
Bir müminin pek çok güzel özelliği varken birkaç kusuru sebebiyle bütün şahsiyetini mahkûm etmek insaf değildir.
Hz. Osman’ın dönemi bize şu ikazı yapar:
Kardeşlik zedelendiğinde küçük ihtilaflar büyük çatışmalara dönüşebilir.
Hz. Osman malını Allah yolunda harcadığında asıl hedefi insanların kendisini övmesi değildi.
İslâm’da infakın özü ihlastır.
Kur’ân ihlaslı kulların dilinden şu anlayışı aktarır:
“Biz sizi ancak Allah’ın rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz.”
(İnsan, 76/9)
Risale-i Nur’un İhlas Risalesi’nde de hizmetin temel ölçüsü rıza-yı İlâhîdir.
İnsanlar bilsin veya bilmesin.
Teşekkür etsin veya etmesin.
Övsün veya eleştirsin.
Eğer Allah razı olmuşsa asıl maksat gerçekleşmiştir.
Bu sebeple:
İhlas, yapılan iyiliği insanların takdirinden kurtarıp Allah’ın rızasına bağlamaktır.
Hz. Osman’ın şehadetiyle ilgili tarihî anlatımlarda onun Kur’ân ile olan kuvvetli bağı özellikle hatırlanır.
Buradan önemli bir manevî ders çıkar:
İnsan sıkıntıya düştüğünde ilk sığınaklarından biri Kur’ân olmalıdır.
Çünkü Kur’ân yalnız bilgi kitabı değildir.
Kur’ân aynı zamanda:
hidayet, rahmet, şifa, teselli ve öğüttür.
Allah şöyle buyurur:
“Biz Kur’ân’dan müminler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz.”
(İsrâ, 17/82)
Musibet zamanlarında insanın kalbi dünya sebeplerinin yetersizliğini daha açık görür.
İşte o zaman vahyin tesellisi daha derinden hissedilir.
Risale-i Nur’daki ene, yani benlik bahsi açısından da Hz. Osman’ın hayatı okunabilir.
İnsan:
“Ben kazandım.”
“Ben zenginim.”
“Ben güçlüyüm.”
“Ben yöneticiyim.”
dediğinde benlik büyüyebilir.
Fakat iman bu ifadeleri şöyle düzeltir:
“Allah bana kazanma kabiliyeti verdi.”
“Allah bana servet emanet etti.”
“Allah bana güç verdi.”
“Allah bana sorumluluk verdi.”
İşte Hz. Osman’ın hayatındaki infak ruhu, benliğin mülk iddiasından emanete dönüşmesine güzel bir örnektir.
Bazen cömertlik savurganlıkla karıştırılır.
Oysa Kur’ân:
“Onlar harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”
(Furkân, 25/67)
buyurur.
Hz. Osman’ın cömertliği ölçüsüz tüketim değildir.
Malı doğru yere sarf etmektir.
Risale-i Nur’un iktisat anlayışıyla ifade edecek olursak:
İktisat nimete hürmettir; cimrilik değildir.
Cömertlik de:
malı rastgele dağıtmak değil, Allah’ın razı olduğu yerde kullanmaktır.
Hz. Osman döneminden günümüze özellikle üç büyük ölçü çıkarılabilir:
Her duyduğuna inanma.
Kur’ân:
“Araştırın.”
der.
Sevmediğin kişiye bile haksızlık yapma.
Kur’ân:
“Adaletli olun.”
der.
Küçük ihtilafları büyük düşmanlıklara dönüştürme.
Kur’ân:
“Müminler ancak kardeştirler.”
(Hucurât, 49/10)
buyurur.
Bu üç ölçü kaybolduğunda fitne büyür:
Tahkik kaybolursa yalan yayılır.
Adalet kaybolursa zulüm başlar.
Uhuvvet kaybolursa toplum parçalanır.
Hz. Osman’ın hayâ ve nezaket ahlâkı aile hayatı için de önemlidir.
Bugün ailelerde birçok problem sevgisizlikten ziyade:
üslup bozukluğundan
kaynaklanmaktadır.
İnsan eşine, çocuğuna veya anne babasına doğru şeyi yanlış üslupla söyleyebilir.
Hz. Osman’ın şahsiyetinden öğrenilecek ölçü şudur:
Edep yalnız yabancılara karşı değil, en yakınlarımızdan başlamalıdır.
Evinde kaba, dışarıda nazik olmak gerçek ahlâk değildir.
Ahlâkın en güvenilir ölçülerinden biri insanın kendisine en yakın olanlara davranışıdır.
Hz. Osman’ın hayatı gençlere özellikle beş önemli mesaj verir:
Bir: Hayânı kaybetme.
Çünkü hayâ seni birçok günahtan koruyan manevî kalkandır.
İki: Helâl kazan.
Fakirlik tek başına fazilet olmadığı gibi zenginlik de günah değildir.
Üç: Kazandığının bir kısmını başkaları için kullan.
Mal yalnız tüketmek için verilmemiştir.
Dört: Kur’ân ile bağ kur.
Telefonla saatler geçirip Kur’ân’a birkaç dakika ayıramamak manevî dengenin bozulduğunu gösterebilir.
Beş: Öfke zamanında karar verme.
Çünkü birçok pişmanlık birkaç dakikalık öfkenin sonucudur.
Hz. Osman tüccardı.
Bu sebeple onun hayatı özellikle ticaretle uğraşan Müslümanlar için büyük örneklik taşır.
Müslüman iş insanı:
helâl kazanmalı,
müşteriyi aldatmamalı,
çalışanının hakkını vermeli,
borcuna sadık olmalı,
zekâtını ihmal etmemeli,
malıyla kibirlenmemeli,
kazancından hayır hizmetlerine pay ayırmalıdır.
Servetin bereketi yalnız miktarında değildir.
Helâlliğinde ve hayra dönüşmesindedir.
Hz. Osman’ın hilafeti yöneticiler için de büyük dersler taşır.
Yönetici şunu unutmamalıdır:
Makam emanettir.
Etrafındaki insanların her sözü doğru olmayabilir.
Halktan gelen eleştiriler dikkatle dinlenmelidir.
Yakın çevrenin hataları yöneticinin itibarını etkileyebilir.
Adalet görüntüsü kadar adaletin kendisi de önemlidir.
Fitne büyümeden önce şikâyetlerin sebepleri araştırılmalıdır.
Fakat aynı zamanda yalan, manipülasyon ve kışkırtmanın toplumu esir almasına izin verilmemelidir.
Hz. Osman’ın hayatından çıkarılabilecek temel dersleri şöyle özetleyebiliriz:
İman gerektiğinde bedel ödemeyi gerektirir.
Hayâ imanın önemli bir ahlâkî meyvesidir.
Zenginlik kötü değil; servete esir olmak tehlikelidir.
Mal Allah’ın insana verdiği bir emanettir.
En değerli servet hayra dönüştürülen servettir.
İhtiyaç zamanındaki yardımın değeri büyüktür.
Kur’ân’a hizmet en büyük şereflerden biridir.
Makam üstünlük değil sorumluluktur.
Her duyulan haber araştırılmalıdır.
Fitne zamanında öfke değil basiret gerekir.
Müminlerin kanı ve kardeşliği şahsî çıkarlardan üstündür.
Güçlü olmak her zaman karşılık vermek değildir.
İhlas, insanların takdirinden önce Allah’ın rızasını aramaktır.
Dünya malı fânidir; Allah için harcanan ise ebedî kazanca dönüşür.
Kur’ân insanın yalnız elinde değil hayatının merkezinde bulunmalıdır.
Raşid halifelerin her birinin şahsiyetinde birçok fazilet bulunmakla beraber eğitim açısından bazı özellikler özellikle öne çıkar.
Hz. Ebû Bekir’in hayatında:
sadakat ve teslimiyet
çok belirgindir.
Hz. Ömer’in hayatında:
adalet ve hakkaniyet
çok belirgindir.
Hz. Osman’ın hayatında ise:
hayâ, cömertlik, Kur’ân hizmeti ve hilim
çok dikkat çekicidir.
Bunlar birbirine alternatif değildir.
Müslüman şahsiyet bütününü hedeflemelidir:
Ebû Bekir gibi sadık, Ömer gibi adil, Osman gibi hayâlı ve cömert olmak...
Ve bütün sahabilerin terbiyesini aldığı Resûlullah’ın (s.a.v.) ahlâkını kendisine en büyük örnek kabul etmek.
Hz. Osman’ın hayatını Risale-i Nur’un temel kavramlarıyla okuyacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkar:
İnsan gücüne değil Allah’a dayanmalıdır.
Servet sahibi olsa bile insan Allah karşısında sonsuz derecede muhtaçtır.
Müminlerin zarar görmesini istememek büyük bir ahlâktır.
Hizmeti Allah rızası için yapmak gerekir.
Mümin kardeşliği şahsî ihtilafların üzerinde tutulmalıdır.
Mal israf edilmemeli, hikmetli kullanılmalıdır.
Mal Allah yolunda kullanıldığında ebedî sermayeye dönüşür.
Fitne zamanlarında tahrip değil tamir hedeflenmelidir.
İmanın ve vahyin hakikatlerini korumak ve insanlara ulaştırmak en şerefli hizmetlerdendir.
Hz. Osman’ın hayatını okuduktan sonra yalnızca onu takdir etmek yeterli değildir.
Asıl mesele kendimizi onun hayatının aynasında sorgulamaktır:
Malımı yalnız kendim için mi kullanıyorum?
Allah için düzenli olarak infak ediyor muyum?
Hayâ duygumu koruyor muyum?
Gözümü, dilimi ve kalbimi haramdan koruyor muyum?
Kur’ân’la günlük bir bağım var mı?
Sosyal medyada duyduğum her haberi paylaşıyor muyum?
Sevmediğim insanlara karşı bile adaletli davranabiliyor muyum?
Öfkelendiğim zaman nefsime hâkim olabiliyor muyum?
Makam veya para arttığında tevazum azalıyor mu?
Yaptığım iyiliklerde Allah’ın rızasını mı, insanların takdirini mi daha fazla düşünüyorum?
Bu sorulara verilen samimi cevaplar Hz. Osman’ın hayatını bizim için yaşayan bir derse dönüştürür.
Hz. Osman’ın (r.a.) hayatı bize büyük bir dönüşüm öğretmektedir:
Serveti infaka dönüştürmek...
Makamı hizmete dönüştürmek...
Hayâyı ahlâka dönüştürmek...
Kur’ân sevgisini Kur’ân hizmetine dönüştürmek...
Gücü merhametle kontrol etmek...
Musibeti sabra dönüştürmek...
Fânî ömrü ebedî kazanca dönüştürmek...
İşte onun hayatındaki büyük hikmetlerden biri budur.
Hz. Osman çok mala sahipti; fakat asıl zenginliği malında değil, malını Allah yolunda verebilecek bir kalbe sahip olmasındaydı.
Büyük bir devletin halifesiydi; fakat asıl büyüklüğü makamında değil, Allah karşısındaki kulluk şuurundaydı.
Çok ağır bir fitneyle karşılaştı; fakat bize yalnız siyasî bir tarih bırakmadı. Aynı zamanda sabır, hilim, basiret ve Müslüman kanının dokunulmazlığı konusunda büyük bir ibret mirası bıraktı.
Kur’ân’ın şu ölçüsü Hz. Osman’ın infak anlayışını anlamak açısından çok anlamlıdır:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
Hz. Osman’ın hayatının özünü birkaç cümleyle ifade edecek olursak:
Mal sahibi ol; fakat mal kalbinin sahibi olmasın.
Güç sahibi ol; fakat gücün seni kibirli yapmasın.
Makam sahibi ol; fakat makamı hizmet bil.
İhtilaf et; fakat adaleti terk etme.
Haksızlığa uğra; fakat nefsin için ümmeti ateşe atma.
Kur’ân oku; fakat Kur’ân’ı yalnız dilinde bırakma.
Allah’ın nimetlerini kullan; fakat nimetlerin gerçek sahibini unutma.
Ve nihayet:
Dünya sana verilmiş geçici bir emanettir. Emaneti ebedî sermayeye dönüştürmenin yolu, onu Allah’ın rızası istikametinde kullanmaktır.
Rabbimiz bizlere Hz. Osman’ın hayâsından hayâ, cömertliğinden infak şuuru, Kur’ân sevgisinden Kur’ân’a bağlılık, sabrından metanet, tevazusundan kulluk ve hizmet anlayışından ihlas nasip eylesin.
Allah, Hz. Osman’dan ve bütün sahabe-i kiramdan razı olsun. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.