- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Ömer b. Hattâb (radıyallahu anh), İslâm tarihinin en dikkat çekici şahsiyetlerinden biridir. Onun hayatı yalnızca bir halifenin veya büyük bir devlet adamının hayatı değildir. Aynı zamanda imanın insanı nasıl değiştirdiğinin, hak karşısında teslimiyetin, adaletin, tevazuun, cesaretin, istişarenin ve sorumluluk şuurunun canlı bir örneğidir.
Hz. Ömer'in hayatına bakıldığında iki farklı dönem görülür:
İslâm'dan önceki Ömer ile İslâm'dan sonraki Ömer.
Bu büyük değişim bize çok önemli bir hakikati öğretir:
İnsan geçmişiyle mahkûm değildir. Hakiki iman, insanın düşüncesini, kalbini, ahlâkını ve hayatının yönünü değiştirebilir.
Risale-i Nur'un iman hakikatleri açısından meseleye baktığımızda, Hz. Ömer'in hayatında tahkikî imanın insan şahsiyetini nasıl yeniden inşa edebildiğinin güçlü örneklerini görmek mümkündür.
Hz. Ömer'in tam adı Ömer b. Hattâb b. Nüfeyl el-Kureşî el-Adevîdir. Kureyş'in Adîoğulları kolundandır.
Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) önde gelen sahabilerinden, Hz. Ebû Bekir'den sonra ikinci halife ve İslâm tarihinin en önemli idarecilerinden biridir.
"Fârûk" lakabıyla meşhur olmuştur. Fârûk, genel olarak hak ile bâtılı birbirinden ayıran anlamında kullanılır.
Hz. Ömer yaklaşık olarak 584 yılında Mekke'de doğmuş, 644 yılında Medine'de şehit edilmiştir.
Halifeliği yaklaşık on yıl sürmüştür.
Bu dönem içerisinde İslâm coğrafyası çok genişlemiş; Irak, İran, Suriye, Filistin ve Mısır gibi bölgeler Müslümanların hâkimiyetine girmiştir.
Fakat Hz. Ömer'in asıl büyüklüğü yalnızca fetihlerde değildir.
Onu büyük yapan;
adaleti,
Allah korkusu,
hesap verme şuuru,
tevazuu,
istişareye verdiği önem,
fakir ve kimsesizlere merhameti,
devlet malına gösterdiği hassasiyet,
hak karşısında kendi görüşünden vazgeçebilmesi
gibi yüksek ahlâkî vasıflarıdır.
Hz. Ömer Müslüman olmadan önce İslâm'a karşı sert bir tavır içerisindeydi.
Fakat onun karakterinde baştan beri dikkat çeken bazı özellikler bulunuyordu:
cesaret,
kararlılık,
güçlü irade,
liderlik kabiliyeti,
açık sözlülük,
haksızlık karşısında sertlik.
İman geldikten sonra bu özellikler yok olmadı.
Yön değiştirdi.
İşte burada çok önemli bir terbiye prensibi vardır.
İslâm insanın yaratılıştan getirdiği kuvvetlerini mutlaka yok etmeyi değil, onları doğru istikamete yönlendirmeyi hedefler.
Meselâ cesaret nefis hesabına kullanılırsa zulme dönüşebilir.
Allah hesabına kullanılırsa kahramanlık olur.
Sertlik kibirle birleşirse zalimlik olabilir.
Adaletle birleşirse hakkı koruyan bir kuvvet hâline gelir.
Mal sevgisi nefis hesabına olursa cimrilik doğurabilir.
Allah yoluna yöneltilirse infaka dönüşebilir.
Risale-i Nur'daki nefis terbiyesi anlayışı açısından Hz. Ömer'in hayatında bunun çok güçlü bir örneğini görürüz:
İslâm onun güçlü karakterini ortadan kaldırmadı; karakterini Allah'ın rızasına yöneltti.
Hz. Ömer'in Müslüman oluşu İslâm tarihinin meşhur hadiselerindendir.
Rivayetlerin ayrıntılarında farklılıklar bulunmakla birlikte, onun Kur'ân'ı dinlemesinin ve özellikle Tâhâ sûresinin ilk âyetlerinden etkilenmesinin hidayetinde önemli bir yeri bulunduğu nakledilmiştir.
Kur'ân şöyle buyurur:
"Allah kimin göğsünü İslâm'a açarsa o, Rabbinden bir nur üzere değil midir?"
(Zümer, 39/22)
Hz. Ömer'in hayatı bu hakikatin dikkat çekici örneklerinden biri gibidir.
Bir zamanlar Müslümanlara karşı olan bir insan, daha sonra İslâm'ın en büyük müdafilerinden biri olmuştur.
Hiçbir insan hakkında:
"Bundan adam olmaz."
"Bu asla değişmez."
"Bunun hidayeti mümkün değildir."
diye kesin hüküm vermemek gerekir.
Hidayet Allah'ın elindedir.
Bugün hakikate uzak görünen bir insan yarın hakikatin büyük bir hizmetkârı olabilir.
Bu sebeple mümin insanlardan ümidini kesmez.
Hz. Ömer'in hidayetinde Kur'ân'ın tesiri özellikle dikkat çekicidir.
Bu bize Kur'ân'ın yalnızca bilgi veren bir kitap olmadığını gösterir.
Kur'ân;
akla hitap eder, kalbi uyandırır, vicdanı harekete geçirir ve insanın hayat istikametini değiştirir.
Risale-i Nur'da Kur'ân'ın insanı ve kâinatı anlamlandıran İlâhî bir rehber olduğu sürekli vurgulanır.
Kur'ân insanın şu temel sorularına cevap verir:
Ben kimim?
Nereden geldim?
Niçin buradayım?
Bu dünya kimin mülküdür?
Ölüm nedir?
Nereye gidiyorum?
Hayatın gerçek gayesi nedir?
Hz. Ömer'in hayatındaki değişim bize şunu düşündürür:
Kur'ân yalnızca okunmak için değil, insanı değiştirmek için gönderilmiştir.
Hz. Ömer denildiğinde akla gelen ilk kavramlardan biri adalettir.
Kur'ân şöyle buyurur:
"Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder..."
(Nahl, 16/90)
Başka bir âyette:
"Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun."
(Nisâ, 4/135)
İslâm'ın adalet anlayışı tam olarak budur:
Adalet dost için başka, düşman için başka değildir.
Hz. Ömer'in yönetim anlayışının temelinde de bu prensip bulunmaktadır.
İnsan çoğu zaman adaleti kendi menfaatine göre yorumlama tehlikesi yaşar.
Kendisine yapılan haksızlığa karşı hassastır fakat başkasına yapılan haksızlığı görmeyebilir.
Kur'ân ise:
"Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır."
(Mâide, 5/8)
buyurur.
Bu âyet Müslüman ahlâkının temel ölçülerinden biridir.
Hz. Ömer'in hayatından çıkarılacak ders şudur:
Adalet, sevdiğimize ayrı sevmediğimize ayrı davranmak değildir.
Gerçek adalet:
Hakkın kimin tarafında olduğuna bakmaktır.
Hz. Ömer'in en dikkat çekici özelliklerinden biri tevazuudur.
Devlet çok genişlemişti.
Ordular büyük zaferler kazanıyordu.
Hazinenin gelirleri artıyordu.
Fakat Hz. Ömer'in şahsî hayatında ihtişam ve saltanat anlayışı görülmez.
Buradaki temel İslâmî prensip şudur:
Makam insanı büyütmez; makam insanın imtihanını büyütür.
Kur'ân şöyle buyurur:
"Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır."
(Hucurât, 49/13)
Demek ki Allah katındaki değer ölçüsü:
servet,
makam,
soy,
şöhret
değil;
takvadır.
Hz. Ömer'in idare anlayışında hilafet kişisel bir saltanat değil, ağır bir emanettir.
Kur'ân:
"Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."
(Nisâ, 4/58)
buyurur.
Bu âyet devlet yönetiminden aile hayatına kadar geniş bir sorumluluk anlayışı getirir.
Müdürlük emanettir.
Öğretmenlik emanettir.
Babalık emanettir.
Annelik emanettir.
Memurluk emanettir.
İşverenlik emanettir.
Mal emanettir.
İlim emanettir.
Hz. Ömer'in hayatından çıkan önemli prensip:
Yetki arttıkça insanın değeri değil, hesabı ağırlaşır.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz."
(Buhârî, Müslim)
Hz. Ömer'in devlet anlayışını bu hadis çerçevesinde değerlendirmek mümkündür.
Yönetici halka hükmeden değil, halkın hukukundan sorumlu olan kişidir.
Bu anlayış günümüz insanı için de çok önemlidir.
Bir baba ailesinden,
bir öğretmen öğrencilerinden,
bir işveren çalışanlarının hukukundan,
bir yönetici yetkisi altındaki insanlardan
sorumludur.
Hz. Ömer'in geceleri Medine'de dolaşarak halkın durumunu kontrol ettiğine dair İslâm tarih kaynaklarında pek çok rivayet bulunmaktadır.
Bunların en meşhurlarından biri, çocukları aç olduğu için tencerede onları oyalayan bir anneyle ilgili rivayettir.
Hz. Ömer'in durumu öğrendikten sonra erzak taşıdığı ve aileye yardım ettiği anlatılır.
Rivayetlerin ayrıntılarının tarihî kaynaklarda farklı biçimlerde aktarılabileceğini belirtmek gerekir; fakat Hz. Ömer'in sosyal adalet ve fakirlerin gözetilmesi konusundaki hassasiyeti tarihî şahsiyetinin belirgin özelliklerindendir.
Gerçek yöneticilik masa başından halkı yönetmek değildir.
İnsanların derdini yerinde görmektir.
Hz. Ömer'in fakirlere yardım ederken hizmetçisine yükünü taşıtmadığına dair meşhur rivayetlerde, sorumluluğu başkasına yüklememe anlayışı öne çıkar.
Burada çok derin bir kulluk şuuru vardır:
Hesap bireyseldir.
Kur'ân şöyle buyurur:
"Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez."
(En'âm, 6/164)
İnsan sorumluluğunu sürekli başkasına atamaz.
"Ben bilmiyordum."
"Çevrem öyleydi."
"Herkes yapıyordu."
"Emir böyleydi."
gibi gerekçeler her durumda insanı sorumluluktan kurtarmaz.
Hz. Ömer'in hayatı insana şunu öğretir:
Sorumluluk makam sahibinin omzundadır.
Hz. Ömer'in kamu malı konusunda son derece titiz olduğu bilinmektedir.
İslâm'da kamu malı kişisel servet değildir.
Kur'ân haksız mal yemeyi yasaklar:
"Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin..."
(Bakara, 2/188)
Beytülmal bütün toplumun hakkıdır.
Dolayısıyla kamu malından haksız şekilde alınan küçük bir miktar bile yalnızca ekonomik mesele değildir.
Aynı zamanda:
kul hakkı ve emanet meselesidir.
Kamuya ait;
araç,
yakıt,
elektrik,
zaman,
malzeme,
para,
yetki
kişisel menfaat için kullanılamaz.
Hz. Ömer'in adalet anlayışı bugün yaşansa, sadece büyük yolsuzluklardan değil, küçük görülen kamu hakkı ihlallerinden de sakınmayı gerektirir.
Hz. Ömer güçlü bir şahsiyete sahip olmasına rağmen istişareye önem vermiştir.
Kur'ân müminleri:
"Onların işleri aralarında istişare iledir."
(Şûrâ, 42/38)
diye tarif eder.
Resûlullah'a da:
"İş konusunda onlarla istişare et."
(Âl-i İmrân, 3/159)
buyrulmuştur.
Burada yöneticiler için büyük bir ders vardır.
Güçlü lider her şeyi bilen kişi değildir.
Güçlü lider gerektiğinde başkasını dinleyebilen kişidir.
Hz. Ömer'in karakterindeki en güzel taraflardan biri, güçlü görüşlere sahip olmasına rağmen daha doğru bir delil ortaya çıktığında hakka teslim olabilmesidir.
Bu gerçek tevazudur.
Tevazu yalnızca sade giyinmek değildir.
Gerçek tevazu bazen:
"Ben yanılmışım."
diyebilmektir.
Risale-i Nur'un ihlâs ve uhuvvet düsturları açısından da bu çok önemlidir.
Hakikat bir kişinin malı değildir.
Mühim olan:
"Hak benim elimle mi ortaya çıktı?"
değil,
"Hak ortaya çıktı mı?"
sorusudur.
Hz. Ömer'in hayatında Kur'ân'a bağlılık çok belirgindir.
Kur'ân'ın hükmü ortaya çıktığında şahsî kanaatini geri plana bırakabilmiştir.
Bu bize önemli bir iman ölçüsü verir:
Mümin kendi düşüncesini vahyin üstüne çıkarmaz.
Kur'ân:
"Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman hiçbir mümin erkek ve mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih hakkı yoktur."
(Ahzâb, 33/36)
buyurur.
İman yalnızca Allah'ın varlığını kabul etmek değildir.
İman aynı zamanda:
Allah'ın hükmüne güvenmektir.
Sahih hadislerde Hz. Ömer'in bazı görüşlerinin daha sonra nazil olan âyetlerle uygunluk gösterdiğine dair rivayetler vardır.
Bunlara Muvâfakât-ı Ömer denilmiştir.
Sahih rivayetlerde özellikle;
Makam-ı İbrahim'in namazgâh edinilmesi,
hicab meselesi
gibi örnekler zikredilir.
Bu durum Hz. Ömer'in güçlü ferasetini gösteren hususlardan kabul edilmiştir.
Ancak burada ölçüyü korumak gerekir:
Hz. Ömer peygamber değildir.
Vahiy almaz.
Onun fazileti, vahye olan teslimiyetinde ve Resûlullah'a bağlılığındadır.
Hz. Ömer Resûlullah'ı çok seviyordu.
Peygamber Efendimizin vefatı onun üzerinde büyük bir sarsıntı meydana getirmişti.
Fakat Hz. Ebû Bekir şu âyeti okuyunca sahabe hakikate yöneldi:
"Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?"
(Âl-i İmrân, 3/144)
Bu hadise Hz. Ömer açısından çok büyük bir ders taşır.
Sevgi insanı hakikatten koparmamalıdır.
Peygamber sevgisi bile Allah'a kulluk merkezinde anlam kazanır.
Resûlullah'ın vefatında Hz. Ömer'in yaşadığı sarsıntıya karşı Hz. Ebû Bekir'in gösterdiği metanet, sahabe arasındaki kardeşliğin ve birbirini tamamlamanın muhteşem örneklerinden biridir.
Buradan şu ders çıkar:
Bazen çok güçlü insanın da kendisini toparlayacak bir kardeşe ihtiyacı vardır.
Risale-i Nur'daki uhuvvet anlayışı açısından bu son derece önemlidir.
Müminler birbirinin rakibi değil;
yardımcısıdır.
Biri düştüğünde diğeri kaldırır.
Biri yanıldığında diğeri düzeltir.
Biri ümitsizliğe düştüğünde diğeri ümit verir.
Cahiliye anlayışında çoğu zaman:
"Güçlü olan haklıdır."
anlayışı hâkimdir.
İslâm ise bunu tersine çevirir:
"Haklı olan güçlü olmalıdır."
Risale-i Nur'da da hak ve adalet esasına dayanan medeniyet anlayışı üzerinde önemle durulur.
Hz. Ömer'in hayatında kuvvetin şahsî menfaat için değil, hakkı korumak için kullanılmasının örnekleri görülür.
Bu nedenle onun şahsiyetinden çıkarılacak temel düsturlardan biri şudur:
Kuvvet hakka hizmet ettiği zaman fazilettir; hak kuvvete hizmet etmeye başladığında zulüm doğar.
Hz. Ömer döneminde İslâm devleti büyük ölçüde genişledi.
Suriye,
Irak,
Filistin,
Mısır,
İran'ın önemli bölümleri
Müslümanların hâkimiyetine girdi.
Fakat İslâm tarihi açısından fetihleri yalnızca toprak kazanımı şeklinde değerlendirmek eksik olur.
Asıl mesele adalet düzeninin kurulması ve insanların İslâm'ı tanımasına imkân hazırlanmasıdır.
Kur'ân'ın temel ilkesi:
"Dinde zorlama yoktur."
(Bakara, 2/256)
şeklindedir.
Dolayısıyla siyasî hâkimiyet ile insanların zorla Müslümanlaştırılması aynı şey değildir.
Hz. Ömer'in Kudüs'e gelişi İslâm tarihinin önemli hadiselerindendir.
Dönemin büyük siyasî başarılarına rağmen onun gösterişten uzak davranışı, İslâm yönetim anlayışındaki tevazuun sembollerinden biri olarak anlatılmıştır.
Buradaki hikmet şudur:
Zafer insanı büyütmemeli, şükrünü büyütmelidir.
Kur'ân Fetih sûresinde zaferi Allah'a nispet eder.
Çünkü gerçek başarı yalnızca insanın zekâsının veya gücünün sonucu değildir.
Sebepler vardır; fakat neticeyi yaratan Allah'tır.
Risale-i Nur'un tevhid anlayışıyla ifade edersek:
Sebepler vazifelerini yapar; neticeyi halk eden Cenâb-ı Hak'tır.
Hz. Ömer'in hayatında dikkat çeken en önemli hususlardan biri hesap korkusudur.
Buradaki korku ümitsizlik anlamında değildir.
Bu korku:
sorumluluk şuurudur.
Kur'ân:
"Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür."
(Zilzâl, 99/7-8)
buyurur.
Hz. Ömer'in adaletinin arkasında işte bu âhiret inancı vardır.
Sadece kanun korkusu insanı her zaman dürüst yapmaya yetmez.
Çünkü insan kanundan kaçabilir.
Kameradan saklanabilir.
Şahitleri yanıltabilir.
Belgeleri değiştirebilir.
Fakat Allah'tan saklanamaz.
Kur'ân:
"Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir."
(Hadîd, 57/4)
buyurur.
Risale-i Nur'un üzerinde ısrarla durduğu âhiret ve hesap inancı, toplumsal ahlâk açısından son derece önemlidir.
Hz. Ömer'in hayatında bunun pratiğini görürüz:
Hesap gününe inanan yönetici, insanların görmediği yerde de adil olmaya çalışır.
Hz. Ömer'e nispet edilen en meşhur sözlerden biri şu anlamdadır:
"Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz."
Bu sözün hadis olmadığına dikkat etmek gerekir. Hz. Ömer'e nispet edilen hikmetli bir söz olarak meşhurdur.
Fakat ifade ettiği mana Kur'ânîdir.
Kur'ân şöyle buyurur:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın."
(Haşr, 59/18)
İnsan her akşam kendisine sorabilir:
Bugün kimi kırdım?
Kimin hakkına girdim?
Namazlarımı nasıl kıldım?
Dilimi gıybetten korudum mu?
Helâl-haram konusunda dikkatli miydim?
Allah'ın bana verdiği nimetlere şükrettim mi?
Bugün âhiretim için ne hazırladım?
Bu, Ömerî bir muhasebe şuurudur.
Sahih hadislerde Resûlullah'ın Hz. Ömer hakkında şeytanın onunla karşılaştığı yoldan başka bir yola yöneldiğini bildirdiği rivayet edilmiştir.
(Buhârî, Müslim)
Bu rivayet Hz. Ömer'in imanındaki kuvveti ve hak karşısındaki kararlılığını gösteren büyük bir fazilet olarak değerlendirilmiştir.
Buradan çıkarılacak ders:
Şeytana karşı mücadelede en büyük silahlardan biri kuvvetli iman ve kararlı iradedir.
Hz. Ömer cesur bir insandı.
Fakat İslâm açısından cesaret yalnızca savaş meydanında ortaya çıkan fizikî kahramanlık değildir.
Gerçek cesaret bazen:
haksızlığa "hayır" demektir.
Bazen:
"Ben yanılmışım."
diyebilmektir.
Bazen:
haram kazancı reddetmektir.
Bazen:
herkes yanlış yaparken doğruyu savunmaktır.
Bazen:
nefsinin hoşuna gitmeyen hakkı kabul etmektir.
Bu nedenle en büyük kahramanlıklardan biri:
insanın kendi nefsini mağlup edebilmesidir.
Risale-i Nur'da insanın "ene", yani benlik duygusunun önemli bir emanet olduğu anlatılır.
İnsan:
"Ben yaptım."
"Ben kazandım."
"Ben biliyorum."
"Ben yönettim."
"Ben başardım."
diyerek benliğini büyütebilir.
Makam ve iktidar bu tehlikeyi daha da artırabilir.
Hz. Ömer'in hayatındaki tevazu ise bunun tersini gösterir.
Büyük bir devletin başında olduğu hâlde kendisini Allah'ın kulu ve ümmetin sorumluluğunu taşıyan bir emanetçi olarak görmeye çalışmıştır.
Buradan çıkan Risale-i Nur merkezli ders:
Makam büyüdükçe "ene" küçülmelidir.
Risale-i Nur'un İhlâs Risalelerinde temel ölçülerden biri amelde Allah'ın rızasını esas almaktır.
Hz. Ömer'in hayatını anlamada da bu ölçü önemlidir.
İnsanların takdiri geçicidir.
Bugün överler, yarın eleştirirler.
Fakat Allah'ın rızası ebedîdir.
Bediüzzaman'ın meşhur düsturuyla:
"Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı."
Müminin temel sorusu:
"İnsanlar ne der?"
değil;
"Allah razı olur mu?"
olmalıdır.
Hz. Ömer ile diğer sahabiler arasındaki ilişkiler İslâm kardeşliğinin önemli örneklerini taşır.
Aralarında görüş ayrılıkları olabiliyordu.
Fakat görüş ayrılığı kardeşliği ortadan kaldırmıyordu.
Bu, günümüz Müslümanlarının özellikle ihtiyaç duyduğu bir derstir.
Her farklı düşünen düşman değildir.
Risale-i Nur'un uhuvvet düsturlarında müminler arasındaki kardeşliği tahrip eden;
kin,
haset,
tarafgirlik,
inat,
enaniyet
gibi hastalıklara karşı ciddi ikazlar vardır.
Hz. Ömer'in istişareye açık tavrı bize:
Hakikat uğruna şahsî fikrimizden vazgeçebilmenin fazilet olduğunu öğretir.
Hz. Ömer, hicrî 23 yılında sabah namazını kıldırdığı sırada Ebû Lü'lüe tarafından saldırıya uğrayarak ağır yaralandı ve birkaç gün sonra şehit oldu.
Vefatı yaklaşırken bile ümmetin geleceğini düşünmesi dikkat çekicidir.
Kendisinden sonra halifeyi doğrudan belirlemek yerine bir şûra heyeti oluşturdu.
Bu da onun:
"Her şeyi ben belirlemeliyim."
anlayışından uzak olduğunu gösterir.
Hz. Ömer, Resûlullah'ın ve Hz. Ebû Bekir'in yanına defnedildi.
Hz. Ömer'in ölümü bize Kur'ân'ın şu evrensel hakikatini hatırlatır:
"Her nefis ölümü tadacaktır."
(Âl-i İmrân, 3/185)
Halife de ölür.
Sultan da ölür.
Fakir de ölür.
Zengin de ölür.
Âlim de ölür.
Meşhur da ölür.
Dünya makamları kabir kapısında sona erer.
İnsan kabre;
makamıyla değil,
imanı ve ameliyle girer.
Risale-i Nur'un sıkça hatırlattığı şekilde dünya bir misafirhanedir.
İnsan burada kalıcı değildir.
Hz. Ömer'in hayatını özetlediğimizde şu temel dersleri çıkarabiliriz:
Hiç kimsenin hidayetinden ümit kesme.
Kur'ân insanın hayatını değiştirebilir.
Güç, hakka hizmet ettiği ölçüde değerlidir.
Adalet dost-düşman ayrımı yapmaz.
Makam bir imtiyaz değil emanettir.
Yetki arttıkça sorumluluk artar.
Kamu malı kul hakkıdır.
Yönetici halkın hizmetkârıdır.
Fakirlerin derdi toplumun ortak meselesidir.
İstişare zayıflık değil fazilettir.
Yanıldığını kabul etmek küçülmek değil büyümektir.
Kur'ân'ın hükmü nefsin arzusundan üstündür.
Gerçek cesaret nefse karşı da gösterilir.
Tevazu makam yükseldikçe daha gerekli hâle gelir.
Âhirete iman adaletin en güçlü teminatlarındandır.
İnsan kendisini her gün hesaba çekmelidir.
Başarı insanı kibre değil şükre götürmelidir.
Mümin kardeşinin doğrusunu kabul edebilmelidir.
Dünya makamları geçicidir.
Asıl hedef Allah'ın rızasıdır.
Hz. Ömer'i sevmek yalnızca onun menkıbelerini anlatmak değildir.
Asıl mesele onun hayatındaki İslâmî ölçüleri kendi hayatımıza taşımaktır.
Bir esnaf Hz. Ömer'den ders alacaksa:
tartıda ve ticarette dürüst olmalıdır.
Bir memur ders alacaksa:
kamu malını korumalıdır.
Bir yönetici ders alacaksa:
adaletli davranmalıdır.
Bir baba ders alacaksa:
ailesinin maddî ve manevî hukukunu gözetmelidir.
Bir öğretmen ders alacaksa:
öğrenciler arasında adaletli olmalıdır.
Bir zengin ders alacaksa:
fakirleri unutmamalıdır.
Bir âlim ders alacaksa:
hakkı kendi nefsinden üstün tutmalıdır.
Bir Müslüman ders alacaksa:
her gece nefsini hesaba çekmelidir.
İşte sahabe hayatlarını okumaktan beklenen asıl netice budur:
Hayranlık değil yalnızca; ittiba ve ibret.
Hz. Ömer'in hayatının merkezinde görülen büyük hakikatlerden biri hak namına hareket etmektir.
Nefis:
"Ben haklı çıkayım."
der.
İman:
"Hak ortaya çıksın."
der.
Nefis:
"Ben kazanayım."
der.
İman:
"Adalet kazansın."
der.
Nefis:
"İnsanlar beni takdir etsin."
der.
İhlâs:
"Allah razı olsun."
der.
Nefis:
"Makam benimdir."
der.
Tevhid şuuru:
"Mülk Allah'ındır; ben emanetçiyim."
der.
Hz. Ömer'in hayatının en önemli yönlerinden biri, insanın "ben merkezli" bir hayattan "hak merkezli" bir hayata geçebilmesinin mümkün olduğunu göstermesidir.
Hz. Ömer'in hayatından çıkarılabilecek üç büyük kavram şunlardır:
İman onu değiştirdi.
İmanının toplumsal hayata yansıması adalet oldu.
Adaletinin arkasında Allah'a hesap verme şuuru vardı.
Bu üçü birbirinden ayrılmaz:
İman → Sorumluluk → Adalet
İman kuvvetlenirse hesap şuuru kuvvetlenir.
Hesap şuuru kuvvetlenirse kul hakkından korkulur.
Kul hakkından korkulursa adalet güçlenir.
Hz. Ömer'in hayatından çıkarılabilecek belki de en büyük ders budur.
Onu büyük yapan yalnızca güçlü karakteri değildi.
Yalnızca siyasî zekâsı değildi.
Yalnızca cesareti değildi.
Yalnızca fetihleri değildi.
Bütün bu özelliklere istikamet veren imandı.
İman olmasaydı cesareti başka bir yöne gidebilirdi.
İman cesaretini hakka yöneltti.
İman sertliğini adalete çevirdi.
İman liderliğini hizmete dönüştürdü.
İman kuvvetini mazlumu korumaya yöneltti.
İman makamını emanete çevirdi.
İman dünya iktidarının ortasında ona âhiret hesabını hatırlattı.
İşte iman terbiyesinin mucizevî tarafı burada görünür.
Hz. Ömer'in hayatını okurken yalnızca geçmişte yaşamış büyük bir sahabinin tarihini okumamalıyız.
Kendimize şu soruları sormalıyız:
Ben hak karşısında teslim olabiliyor muyum?
Yanıldığım zaman "yanılmışım" diyebiliyor muyum?
Bana verilen küçük veya büyük emanetleri koruyor muyum?
İnsanlar görmediğinde de dürüst müyüm?
Kendi menfaatim söz konusu olduğunda adalet ölçümü değiştirmeden koruyabiliyor muyum?
Fakirlerin ve muhtaçların derdi beni ilgilendiriyor mu?
Eleştirildiğim zaman haklı eleştiriyi kabul edebiliyor muyum?
Kararlarımda istişare ediyor muyum?
Makamı hizmet vesilesi mi, üstünlük sebebi mi görüyorum?
Her gün âhiret için ne hazırladığımı düşünüyor muyum?
Hz. Ömer'in hayatı bize gösteriyor ki:
İman insanı değiştirebilir; takva gücü terbiye edebilir; âhiret inancı sorumluluğu artırabilir; adalet ise imanın toplumsal hayattaki en güzel meyvelerinden biri olabilir.
Kur'ân'ın emrettiği adalet, Resûlullah'ın öğrettiği kulluk ve sahabenin yaşadığı teslimiyet birleştiğinde ortaya Ömerî bir şahsiyet çıkar:
Güçlü fakat zalim olmayan,
cesur fakat kibirli olmayan,
otorite sahibi fakat mütevazı,
kararlı fakat istişareye açık,
devlet başkanı fakat kendisini halktan üstün görmeyen,
dünya işlerinin merkezinde fakat âhireti unutmayan bir insan.
Risale-i Nur'un iman, ihlâs, uhuvvet, ene terbiyesi ve âhiret şuuru açısından baktığımızda Hz. Ömer'in hayatının bize verdiği temel mesaj şöyle özetlenebilir:
Hakiki iman insanı yalnızca ibadet eden bir kişi hâline getirmez; aynı zamanda adil, merhametli, mesuliyet sahibi, mütevazı ve hakkın karşısında teslimiyet gösteren bir insan hâline getirir.
Ve Hz. Ömer'in hayatından bugüne ulaşan en kuvvetli çağrılardan biri şudur:
Başkalarının hesabını görmekten önce kendi nefsimizin hesabını görelim; başkalarından adalet beklemeden önce kendi hayatımızda adaleti yaşayalım; makam ve kuvvet aramadan önce Allah'ın rızasını arayalım.
Çünkü dünya geçer.
Makam geçer.
Servet geçer.
Şöhret geçer.
İnsanların alkışı da eleştirisi de geçer.
Fakat iman, salih amel, adalet ve Allah rızası için yapılan hizmetlerin sevabı bâki kalır.
"Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder..."
(Nahl, 16/90)
Hz. Ömer'in hayatı, bu Kur'ânî adalet emrinin sahabe hayatındaki en dikkat çekici örneklerinden biri olarak ümmete ders vermeye devam etmektedir.
Allah, Hz. Ömer el-Fârûk'tan razı olsun; bizlere de onun hayatındaki iman, adalet, cesaret, tevazu, istişare ve hesap şuuru gibi güzel hasletlerden nasip eylesin. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.