- Salih Avcı
- 18.01.2025
“Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 33/21)
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hayatını öğrenmek, yalnızca geçmişte yaşamış büyük bir insanın biyografisini okumak değildir. Onun hayatı; imanın, kulluğun, sabrın, merhametin, adaletin, aile hayatının, tebliğin, kardeşliğin ve Allah’a tevekkülün yaşanmış hâlidir.
Bu sebeple siyer okurken yalnızca:
“Ne oldu?”
diye sormak yeterli değildir.
Asıl sorular şunlardır:
“Bu hadise neden önemlidir?”
“Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm burada bize ne öğretiyor?”
“Bu hadiseyi kendi hayatımıza nasıl taşıyabiliriz?”
Bu beş makalelik seride onun hayatını bu nazarla okuyacağız.
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peygamberlikten önceki hayatı bile insanlığa büyük dersler verir.
Çünkü Allah Teâlâ onu risalet vazifesine hazırlarken hayatının farklı dönemlerinden geçirmiştir.
Babası Abdullah, o dünyaya gelmeden önce vefat etmişti. Henüz küçük yaşta annesi Âmine’yi kaybetti. Daha sonra dedesi Abdülmuttalib’in himayesine girdi. Dedesinin vefatından sonra ise amcası Ebû Tâlib tarafından korundu.
Kur’ân bu hakikati şöyle hatırlatır:
“Seni yetim bulup barındırmadı mı?”
(Duhâ, 93/6)
Burada çok önemli bir ders vardır:
Bir çocuk yetim olabilir fakat Allah onu insanlığa rehber yapabilir.
İnsan fakir olabilir fakat Allah ona manevî zenginlik verebilir.
İnsan toplumda güçlü bir aile desteğine sahip olmayabilir fakat Allah onun için başka kapılar açabilir.
Duhâ sûresinin devamında:
“Seni ihtiyaç içinde bulup zenginleştirmedi mi?”
(Duhâ, 93/8)
buyrulur.
Ardından bu nimetlerin ahlâkî neticesi gösterilir:
“Öyleyse sakın yetimi ezme. İsteyeni de azarlama.”
(Duhâ, 93/9-10)
Demek ki insanın çektiği sıkıntılar, doğru değerlendirildiğinde onu başkalarının acısını anlayan merhametli bir insana dönüştürebilir.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm gençliğinde çobanlık yaptı.
Sahih hadislerde peygamberlerin çobanlık yaptığı bildirilmiştir.
Çobanlık basit görünür. Fakat dikkat edildiğinde büyük bir eğitimdir.
Çoban;
sürüyü korur,
geride kalanı bekler,
zayıf olanı gözetir,
tehlikeyi önceden fark eder,
sabırlı olmak zorundadır,
yalnızlığa dayanır,
sürekli sorumluluk taşır.
Daha sonra milyonlarca insana rehberlik edecek bir peygamberin hayatında bu tecrübenin bulunması düşündürücüdür.
Buradan şu prensibi çıkarabiliriz:
Allah bazen insanı büyük vazifelere küçük görünen vazifelerle hazırlar.
Bugün yaptığımız sıradan işler bile gelecekte üstleneceğimiz büyük sorumlulukların eğitimi olabilir.
Mekke toplumu Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı peygamberliğinden önce de güvenilirliğiyle tanıyordu.
Onun en önemli vasıflarından biri el-Emîn, yani güvenilir insan olmasıydı.
Bu bize tebliğin temel şartlarından birini öğretir:
İnsan önce hayatıyla güven vermeli, sonra sözüyle hakikati anlatmalıdır.
Doğruluk yalnızca yalan söylememek değildir.
Doğruluk;
ticarette dürüstlük,
verilen sözü tutmak,
emaneti korumak,
insanların hukukuna riayet etmek,
menfaat için hakikati değiştirmemek
demektir.
Peygamber Efendimizin risaletinden önce bile böyle tanınması, sonraki tebliğinin ahlâkî zeminini oluşturmuştur.
Kâbe tamir edilirken Hacerülesved’in yerine kimin tarafından konulacağı konusunda Kureyş kabileleri arasında ciddi bir anlaşmazlık çıktı.
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hakem olduğunda son derece hikmetli bir çözüm geliştirdi.
Hacerülesved bir örtünün üzerine konuldu. Kabile temsilcileri örtünün kenarlarından birlikte kaldırdılar. Sonra Resûlullah taşı kendi eliyle yerine yerleştirdi.
Bu hadise bize çok önemli bir yönetim prensibi öğretir:
Hikmetli lider, her anlaşmazlıkta bir tarafı ezmek yerine mümkün olduğunca tarafları hayırlı bir çözümde buluşturur.
Bugün ailede, iş hayatında, cemaatte ve toplumda uygulanabilecek büyük bir derstir.
Peygamberlikten önce Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm zaman zaman Hira Mağarası’na çekiliyor ve tefekkür ediyordu.
Mekke’nin putperestliği, ahlâkî bozulması ve sosyal adaletsizlikleri onu rahatsız ediyordu.
Buradan çağımız insanına önemli bir ders çıkar:
İnsan zaman zaman dünyanın gürültüsünden uzaklaşıp kendisini, hayatı, ölümü, yaratılışı ve Rabbini düşünmelidir.
Risale-i Nur’un tefekkür anlayışında da kâinat büyük bir kitap gibidir.
Güneş, yıldızlar, insan, hayvanlar, bitkiler ve bütün varlıklar Allah’ın isimlerini gösteren âyetler olarak okunur.
Modern insanın büyük problemlerinden biri sürekli meşgul olması fakat çok az tefekkür etmesidir.
Telefon vardır.
İnternet vardır.
Haber vardır.
Eğlence vardır.
Fakat insanın:
“Ben kimim?”
“Nereden geldim?”
“Niçin yaşıyorum?”
“Nereye gidiyorum?”
sorularına ayırdığı zaman giderek azalabilir.
Hira bize tefekkürün önemini hatırlatır.
Hz. Peygamber’in risalet öncesi hayatından şu prensipleri çıkarabiliriz:
Zor bir başlangıç, kötü bir son anlamına gelmez.
Acılar insanı merhamete hazırlayabilir.
Büyük vazifeler küçük sorumluluklarla başlar.
Güvenilirlik, insanın en büyük sermayelerindendir.
İnsanların ihtilafını büyütmek değil, çözmek gerekir.
Tefekkürsüz hayat yüzeysel hâle gelir.
Allah kulunu farkında olmadığı yollarla gelecekteki vazifelerine hazırlayabilir.
Fakat bütün bunlar henüz büyük vazifenin hazırlığıydı.
Hira’da bir gün insanlık tarihinin akışını değiştirecek emir gelecekti:
“Oku!”
Hira’da başlayan vahiy, insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinden birini başlattı.
İlk vahyin:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
(Alak, 96/1)
emriyle başlaması son derece anlamlıdır.
İslam’ın ilk emri körü körüne inanmak değil, Rabbinin adıyla okumaktır.
Bu okuma yalnızca yazılı metni okumak değildir.
İnsan kendisini okur.
Kâinatı okur.
Tarihi okur.
Vahyi okur.
Fakat hepsini “Rabbinin adıyla” okur.
Risale-i Nur’un yaklaşımıyla ifade edilirse kâinat, Allah’ın isim ve sıfatlarını bildiren büyük bir kitaptır.
Vahyin ilk anlarında Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm büyük bir heyecan yaşadı.
Eve döndüğünde Hz. Hatice validemiz onu teselli etti.
Onun Hz. Peygamber’in ahlâkına dayanarak söylediği sözler son derece önemlidir. Çünkü Resûlullah;
akrabalık bağlarını gözetiyor,
güçsüzlere yardım ediyor,
ihtiyaç sahiplerini destekliyor,
misafire ikram ediyor,
hak yolunda insanlara yardımcı oluyordu.
Buradan çok büyük bir ders çıkar:
İman ile güzel ahlâk birbirinden ayrılmaz.
İnsanın ibadeti arttığı hâlde merhameti, dürüstlüğü ve insanlara faydası artmıyorsa kendi hâlini sorgulaması gerekir.
İslam’ın ilk yıllarında davet önce yakın çevrede başladı.
Bu bize şu ölçüyü öğretir:
İnsan bütün dünyayı düzeltmeye çalışırken kendi evini ve yakın çevresini unutmamalıdır.
İyilik önce insanın kendisinde başlamalıdır.
Sonra ailesine, yakınlarına ve çevresine yayılmalıdır.
Kur’ân’ın tevhid mesajı yalnızca:
“Putlara tapmayın.”
demiyordu.
Aynı zamanda insanların Allah’ın huzurunda eşit olduğunu öğretiyordu.
Kibir, zulüm, faiz, haksız kazanç, kölelerin ezilmesi, kadınlara yapılan haksızlıklar ve güçlülerin zayıfları sömürmesi sorgulanıyordu.
Bu sebeple İslam’ın gelişi bazı Mekke ileri gelenlerinin menfaat düzenini tehdit etti.
Burada evrensel bir hakikat vardır:
Hakikat bazen insanların bilgisizliğine değil, menfaatlerine çarpar.
İnsan bazen doğruyu anlamadığı için değil, doğruyu kabul ettiğinde hayatını değiştirmek zorunda kalacağı için direnebilir.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm Tâif’e giderek insanları İslam’a davet etti.
Fakat ağır şekilde reddedildi ve taşlandı.
Buna rağmen onun tavrı intikam değil, hidayet ümidi oldu.
Bu, peygamber ahlâkının zirvelerinden biridir.
Çünkü sıradan insan kendisine iyilik yapana iyilik edebilir.
Fakat yüksek ahlâk:
Kendisine kötülük yapanın bile hidayetini isteyebilmektir.
Kur’ân Resûlullah’ın rahmet yönünü şöyle bildirir:
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ, 21/107)
Bediüzzaman’ın eserlerinde iman hizmetinde müsbet hareket, sabır, ihlâs ve vazifeye odaklanmak önemli esaslardır.
Peygamber Efendimizin Mekke hayatı bunun en büyük örneğidir.
Yıllarca eziyet gördü.
Fakat hakikatten vazgeçmedi.
İntikam hareketine dönüşmedi.
Ümitsizliğe kapılmadı.
Çünkü onun vazifesi insanları zorla değiştirmek değil, hakikati tebliğ etmekti.
Kur’ân:
“Sen ancak bir öğüt vericisin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.”
(Gâşiye, 88/21-22)
buyurur.
Bu ölçü din hizmetinde son derece önemlidir:
Tebliğ vardır; tahakküm yoktur.
Davet vardır; zorlama yoktur.
Hakikati anlatmak vardır; insanların kalplerine hükmetmek yoktur.
Bilgi Allah adına okunursa hikmete dönüşür.
Güzel ahlâk imanın en güçlü şahitlerindendir.
Islah insanın kendisinden ve yakın çevresinden başlamalıdır.
Hak yolda olmak, hiçbir zorluk yaşamamak anlamına gelmez.
İnsan sonuçtan değil, doğru şekilde vazifesini yapmaktan sorumludur.
Kötülüğe her zaman kötülükle karşılık verilmez.
Ümitsizlik mümine yakışmaz.
Mekke’de artık şartlar son derece ağırlaşmıştı.
Fakat Allah yeni bir kapı açacaktı:
Hicret...
Hicret yalnızca Mekke’den Medine’ye yapılan bir yolculuk değildir.
Hicret aynı zamanda:
zulümden hürriyete,
dağınıklıktan kardeşliğe,
baskıdan İslam toplumunun kuruluşuna
geçiştir.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm Allah’a herkesten fazla güveniyordu.
Fakat hicret sırasında bütün tedbirleri aldı.
Yol planlandı.
Rehber kullanıldı.
İzlerin takip edilmesini zorlaştıracak tedbirler düşünüldü.
Gizlilik esaslarına dikkat edildi.
Sonra Allah’a tevekkül edildi.
Demek ki tevekkül:
Tedbir almadan sonucu Allah’tan beklemek değildir.
Gerçek tevekkül:
Sebeplere gerektiği kadar müracaat edip neticeyi Allah’tan bilmektir.
Kur’ân mağaradaki o kritik anı şöyle anlatır:
“Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir.”
(Tevbe, 9/40)
Bu söz yalnızca Hz. Ebû Bekir’e söylenmiş tarihî bir teselli değildir.
Her mümin için büyük bir iman dersidir:
Şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın, Allah’ın ilmi, kudreti ve rahmeti kulundan uzak değildir.
Medine’de yeni hayatın merkezinde mescid bulunuyordu.
Mescid yalnızca namaz kılınan bir mekân değildi.
Aynı zamanda;
eğitim,
kardeşlik,
istişare,
toplumsal dayanışma,
ibadet
merkeziydi.
Bu bize İslam medeniyetinin merkezinde kulluk ve maneviyatın bulunduğunu gösterir.
Mekke’den gelen Müslümanların önemli bir kısmı mallarını ve düzenlerini geride bırakmıştı.
Medineli Müslümanlar onları büyük bir fedakârlıkla karşıladı.
Kur’ân Ensar’ı överken:
“Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”
(Haşr, 59/9)
buyurur.
İşte îsâr budur.
Yani yalnızca fazlalığını vermek değil, gerektiğinde kardeşini kendine tercih edebilmektir.
Bu ahlâk günümüz toplumunun en fazla ihtiyaç duyduğu değerlerden biridir.
“Biz kardeşiz.”
demek kolaydır.
Fakat gerçek kardeşlik;
kardeşinin derdiyle ilgilenmek,
ihtiyacını gidermek,
başarısını kıskanmamak,
kusurunu yaymamak,
zor gününde yanında olmak
ile ortaya çıkar.
Risale-i Nur’daki uhuvvet anlayışı da müminlerin birbirlerinin kusurlarına değil iman kardeşliğine bakmasını öğütler.
Mümin kardeşini yalnızca kusurlarıyla değerlendirmek adaletli değildir.
Bir insanın pek çok güzel vasfı varken birkaç kusurundan dolayı ona bütünüyle düşmanlık etmek büyük bir ölçüsüzlüktür.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm yalnızca ibadet öğreten bir peygamber değildi.
Aynı zamanda toplumda;
hukuk,
emanet,
adalet,
dayanışma,
sözleşmeye bağlılık,
komşuluk hakkı
gibi esasları yerleştirdi.
Kur’ân:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
buyurur.
Dikkat edilirse ayet yalnızca Müslümanlar arasında değil:
“İnsanlar arasında”
adaleti emretmektedir.
Demek ki adaletin ölçüsü insanların bize yakınlığı değil, hakkın kendisidir.
Tevekkül tedbiri terk etmek değildir.
Allah’a güvenen insan sebepleri ihmal etmez.
Maneviyat toplum hayatının merkezinde bulunmalıdır.
Kardeşlik fedakârlık gerektirir.
Mümin yalnız kendisi için yaşamaz.
Adalet dost ve düşmana göre değişmez.
Toplumsal huzur iman, ahlâk ve hukuk birlikte korununca güçlenir.
Fakat Medine hayatı yalnız huzurdan ibaret değildi.
Savaşlar, ihanetler, açlık, korku ve ağır imtihanlar gelecekti.
Şimdi siyerin başka bir yönüne geçiyoruz:
Kriz zamanlarında peygamber ahlâkı...
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Medine döneminde Müslümanlar çok ağır imtihanlarla karşılaştılar.
Bedir, Uhud, Hendek ve diğer hadiseler yalnızca askerî tarih değildir.
Her birinin içinde iman ve hayat dersleri vardır.
Bedir’de Müslümanlar sayı ve imkân bakımından dezavantajlıydı.
Fakat Allah onlara yardım etti.
Bu hadise:
Başarı yalnız maddî imkânların sonucu değildir.
dersini verir.
Ancak bundan:
“Plan yapmaya gerek yok.”
sonucu çıkarılamaz.
Çünkü Peygamberimiz tedbirini almış, istişare etmiş ve sonra Allah’a dayanmıştır.
Uhud son derece önemli bir eğitimdir.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın stratejik bir noktaya yerleştirdiği okçuların bir kısmı verilen emre uymayarak yerlerini terk etti.
Bunun neticesinde savaşın seyri değişti.
Buradan büyük bir ders çıkar:
İyi niyet, yanlış davranışın bütün sonuçlarını ortadan kaldırmaz.
Müslüman olmak;
plansızlığı,
disiplinsizliği,
ihmali,
bilgisizliği
meşru hâle getirmez.
Allah kâinatta kanunlar yaratmıştır.
Bu kanunlara riayet etmek de kulluğun bir parçasıdır.
Uhud’daki hatalara rağmen Kur’ân Resûlullah’a şöyle hitap eder:
“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi.”
(Âl-i İmrân, 3/159)
Ardından:
“Onları affet, bağışlanmaları için dua et ve iş hakkında onlarla istişare et.”
buyrulur.
Ne kadar dikkat çekicidir:
Hata yapan insanlar tamamen dışlanmıyor.
Affediliyorlar.
Onlar için istiğfar ediliyor.
Ve yeniden istişareye dâhil ediliyorlar.
Bu, yöneticilik için muazzam bir derstir.
İyi lider hata yapan insanı hemen yok etmez; mümkünse onu yeniden kazanır.
Hendek Savaşı öncesinde Selmân-ı Fârisî’nin hendek kazılması yönündeki teklifi kabul edildi.
Bu bize önemli bir sünnet öğretir:
Doğru fikir kimden gelirse gelsin değerlidir.
İstişarede:
“Ben büyüğüm.”
“Ben yöneticiyim.”
“Ben daha tecrübeliyim.”
diyerek başkalarının fikrini küçümsemek peygamberî metoda uygun değildir.
Hudeybiye Antlaşması’nın bazı maddeleri ilk bakışta Müslümanların aleyhine görünüyordu.
Bazı sahabiler bundan ciddi rahatsızlık duydu.
Fakat Kur’ân:
“Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.”
(Fetih, 48/1)
buyurdu.
Zamanla Hudeybiye’nin İslam’ın yayılması için çok büyük fırsatlar doğurduğu görüldü.
Buradan hayatımız için büyük bir ders çıkar:
Her istediğimizin hemen gerçekleşmesi hayır olmadığı gibi, istediğimiz bir şeyin engellenmesi de mutlaka şer değildir.
İnsan bugünü görür.
Allah yarını da bilir.
İnsan olayın bir parçasını görür.
Allah bütün neticelerini bilir.
Risale-i Nur’un kader ve tevekkül anlayışı açısından bakıldığında insanın vazifesi sebeplere uygun hareket etmek; fakat İlâhî hikmete karşı teslimiyetini korumaktır.
Maddî imkân önemlidir fakat başarıyı tek başına açıklamaz.
İyi niyet disiplinin yerine geçmez.
Hata yapan insan mümkünse kazanılmalıdır.
Yumuşaklık zayıflık değildir.
İstişare peygamberî bir yöntemdir.
Doğru fikir makamdan daha değerlidir.
Bugün kayıp görünen şey yarının büyük kazancı olabilir.
Mümin hadiselerin yalnız görünen yüzüne bakmaz; hikmeti de arar.
Hudeybiye’nin ardından şartlar hızla değişti.
Yıllarca Resûlullah’ı yurdundan çıkaran Mekke artık onun önünde açılacaktı.
Peki Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kendisine yıllarca eziyet eden insanlarla karşılaştığında ne yapacaktı?
Serinin son makalesi bizi peygamber ahlâkının zirvelerinden birine götürüyor.
Mekke fethedildiğinde güç dengesi tamamen değişmişti.
Bir zamanlar Müslümanlara işkence edenler şimdi mağlup durumdaydı.
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ise şehre muzaffer olarak giriyordu.
Bu an, insan karakterinin en büyük imtihanlarından biridir.
Çünkü insanın gerçek ahlâkı yalnız güçsüzken değil, güç eline geçtiğinde ortaya çıkar.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm yıllarca;
hakarete uğramış,
yurdundan çıkarılmış,
arkadaşları işkence görmüş,
savaşlara maruz kalmıştı.
Şimdi güçlüydü.
Fakat genel tavrı intikam değil affedicilik oldu.
Kur’ân’ın şu ölçüsü onun hayatında ete kemiğe bürünmüştü:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olanla sav.”
(Fussilet, 41/34)
İşte peygamber ahlâkı budur.
İnsan güçsüzken affetmek zorunda kalabilir.
Fakat güçlü olduğu hâlde affetmek gerçek fazilettir.
Mekke’ye girerken Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tavrı kibirli bir fatihin tavrı değildi.
Zafer onu değiştirmedi.
Çünkü o başarının gerçek sahibinin Allah olduğunu biliyordu.
Kur’ân Nasr sûresinde zafer geldiğinde:
“Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile.”
(Nasr, 110/3)
buyurur.
Dünyevî anlayış:
“Kazandın, kendinle gurur duy.”
diyebilir.
Kur’ân ise:
“Kazandın; Rabbini tesbih et ve istiğfar et.”
der.
Bu iki yaklaşım arasında büyük fark vardır.
Mümin başarıyı kendisine mâl etmez.
Peygamberimizin son döneminde verdiği Veda Hutbesi, İslam ahlâkının toplumsal esaslarını özetleyen büyük bir hitaptır.
İnsanların;
canları,
malları,
namusları
dokunulmazdır.
Faiz ve cahiliye döneminin haksız uygulamaları kaldırılmıştır.
Aile hukukuna dikkat çekilmiştir.
Müminlerin kardeşliği hatırlatılmıştır.
Kur’ân insanlığın temel ölçüsünü şöyle bildirir:
“Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
İnsanın değeri;
ırkıyla,
servetiyle,
makamıyla,
ailesiyle
ölçülmez.
Asıl üstünlük takvâdadır.
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın örnekliği yalnız meydanlarda değildir.
Evinde de peygamberdir.
Hz. Âişe validemizden gelen sahih rivayetler onun ailesinin işlerine yardımcı olduğunu gösterir.
Bu çok önemlidir.
Çünkü gerçek güzel ahlâk yalnız yabancılara gösterilen nezaket değildir.
İnsanın ahlâkının en ciddi imtihanlarından biri evinin içidir.
Dışarıda nazik olup evinde kaba davranmak peygamberî ahlâkla bağdaşmaz.
Resûlullah:
“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.”
mânâsındaki ölçüyü ümmetine öğretmiştir.
Peygamberimiz çocuklara karşı son derece merhametliydi.
Onlarla ilgilenir, selam verir, torunlarına sevgi gösterirdi.
Bu sünnet bize çocuk eğitiminde yalnız emir ve yasakların yeterli olmadığını gösterir.
Çocuğun;
sevgiye,
güvene,
ilgiye,
merhamete
ihtiyacı vardır.
Peygamberî eğitim korkuyla kişilik ezmek değil, merhametle insan yetiştirmektir.
Resûlullah’ın hayatında fakirler, köleler, yetimler ve toplumun zayıf kesimleri dışlanmamıştır.
Bu, İslam toplumunun temel ölçülerinden biridir.
Bir toplum yalnız güçlülerinin rahatlığıyla değerlendirilmez.
Asıl soru şudur:
O toplumun en zayıf insanı nasıl yaşamaktadır?
Bir Müslüman yalnız kendisini kurtarmaya çalışan insan değildir.
Komşusunu düşünür.
Yetimi düşünür.
Fakiri düşünür.
Borçluyu düşünür.
Mazlumu düşünür.
Bediüzzaman Said Nursî, özellikle On Dokuzuncu Söz, On Dokuzuncu Mektup, Mu’cizât-ı Ahmediye Risalesi, Âyetü’l-Kübrâ ve ilgili bahislerde Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peygamberliğini geniş biçimde ele alır.
Risale-i Nur’un dikkat çektiği büyük delillerden biri onun ortaya koyduğu küllî değişimdir.
Düşünelim:
Bir insan ortaya çıkıyor.
Allah’ın birliğini ilan ediyor.
Putperestliğe karşı çıkıyor.
Ahlâkı değiştiriyor.
İbadeti öğretiyor.
Aile hukukunu düzenliyor.
Ticarete ölçü getiriyor.
Fakirin hukukunu koruyor.
Kardeşlik kuruyor.
Adalet öğretiyor.
Ve bütün bunları kendi menfaati için değil, Allah’ın rızası için yapıyor.
Bediüzzaman’ın yaklaşımında Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm, kâinat kitabının en büyük muallimlerinden ve Allah’ın varlığı ile birliğinin en büyük tarif edicilerinden biridir.
Peygamber sevgisi yalnızca:
“Seni seviyorum yâ Resûlallah.”
demekten ibaret değildir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”
(Âl-i İmrân, 3/31)
Demek ki sevginin delili ittibâdır.
Onu seviyorsak:
Doğruluğunu hayatımıza almalıyız.
Merhametini almalıyız.
İbadetini örnek almalıyız.
Aile ahlâkını öğrenmeliyiz.
Affediciliğini geliştirmeliyiz.
Tevazusunu kuşanmalıyız.
Adaletini esas almalıyız.
Sabır ve tevekkülünü anlamaya çalışmalıyız.
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hayatını baştan sona düşündüğümüzde şu büyük esaslar ortaya çıkar:
1. Yetimlik → Merhameti öğretir.
2. Çobanlık → Sorumluluğu öğretir.
3. El-Emîn olmak → Güvenilirliği öğretir.
4. Hira → Tefekkürü öğretir.
5. İlk vahiy → İlim ve marifeti öğretir.
6. Mekke yılları → Sabrı öğretir.
7. Tâif → Kötülüğe karşı merhameti öğretir.
8. Hicret → Tedbir ile tevekkülü birleştirmeyi öğretir.
9. Mağara → “Allah bizimle beraberdir” şuurunu öğretir.
10. Medine → Toplum inşa etmeyi öğretir.
11. Muhacir-Ensar kardeşliği → Îsârı öğretir.
12. Bedir → Allah’a güvenmeyi öğretir.
13. Uhud → Hatalardan ders çıkarmayı öğretir.
14. Hendek → İstişareyi öğretir.
15. Hudeybiye → Görünürdeki kayıpların ardındaki hikmeti öğretir.
16. Mekke’nin Fethi → Affetmeyi öğretir.
17. Fetih anındaki hâli → Tevazuyu öğretir.
18. Aile hayatı → Merhamet ve güzel muameleyi öğretir.
19. Veda Hutbesi → İnsan hukukunun dokunulmazlığını öğretir.
20. Bütün hayatı → Allah’a kul olmayı öğretir.
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hayatını yalnız tarih olarak okursak birçok olay öğreniriz.
Fakat ibret ve hikmet nazarıyla okursak kendimizi görmeye başlarız.
Hira bize sorar:
“Sen ne kadar tefekkür ediyorsun?”
El-Emîn vasfı sorar:
“İnsanlar sana ne kadar güvenebilir?”
Tâif sorar:
“Sana kötülük yapıldığında ne yapıyorsun?”
Hicret sorar:
“Tevekkül ederken gereken tedbirleri alıyor musun?”
Uhud sorar:
“Hatalarından ders çıkarıyor musun?”
Hendek sorar:
“Başkalarının doğru fikirlerini dinliyor musun?”
Hudeybiye sorar:
“İstediğin olmayınca hemen ümitsizliğe mi düşüyorsun?”
Mekke’nin Fethi sorar:
“Güç eline geçtiğinde affedebiliyor musun?”
Veda Hutbesi sorar:
“İnsanların hakkına gerçekten riayet ediyor musun?”
İşte siyerin gerçek gayelerinden biri budur.
Resûlullah’ın hayatına bakıp yalnız:
“Ne güzel yaşamış.”
demek değil;
“Ben onun sünnetinden bugün hayatıma ne taşıyabilirim?”
diye sormaktır.
Çünkü Allah Teâlâ onu yalnız geçmişte yaşamış bir peygamber olarak değil, insanlığa üsve-i hasene — en güzel örnek olarak göndermiştir:
“Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 33/21)
Allah Resûlü’nün hayatı bize şunu öğretir:
İmanda sadakat,
ibadette kulluk,
musibette sabır,
nimette şükür,
insanlara karşı merhamet,
düşmana karşı adalet,
ailede güzel muamele,
hizmette ihlâs,
başarıda tevazu,
gelecek karşısında tevekkül...
Bütün bunların birleştiği yerde sünnet-i seniyyenin terbiyesi vardır.
Ve mümin için mesele yalnız Peygamberimizi tanımak değildir.
Onu tanımak, sevmek; sevmek ise imkân nispetinde onun izinden yürümektir.
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.