- Salih Avcı
- 18.01.2025
Kur’ân-ı Kerîm’de adı özel olarak zikredilen şahsiyetlerden biri Lokman’dır. Hatta Kur’ân’ın 31. sûresi onun adıyla, Lokman Sûresi olarak isimlendirilmiştir.
Halk arasında yaygın biçimde “Lokman Aleyhisselâm” denilmekle birlikte, İslâm âlimlerinin çoğunluğu onun bir peygamber değil, Allah’ın kendisine özel bir hikmet verdiği salih ve hikmet sahibi bir kul olduğu kanaatindedir. Bu sebeple onun hakkında kesin olmayan tarihî rivayetlerden ziyade, Kur’ân’ın bildirdiği hakikatlere dayanmak daha sağlamdır.
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
“Andolsun, biz Lokman’a, ‘Allah’a şükret’ diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.”
(Lokman, 31/12)
Bu âyet Lokman’ın hayatının temelini tek cümlede özetlemektedir:
Hikmet, insanı Allah’a karşı şükre götürmelidir.
Lokman’ın oğluna yaptığı nasihatler ise yalnızca bir babanın evladına öğütleri değildir. Bunlar tevhid, ibadet, ahlâk, sabır, aile terbiyesi ve toplum hayatı konusunda bütün çağlara hitap eden ilâhî derslerdir.
Risale-i Nur’un iman, ubudiyet, şükür, acz, fakr, ihlâs, tevazu ve güzel ahlâk üzerine yaptığı izahlar da Lokman’ın nasihatlerinin daha geniş bir iman perspektifinden anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.
Lokman’a verilen ilk büyük nimet Kur’ân’da “hikmet” olarak ifade edilir:
“Biz Lokman’a hikmet verdik.”
(Lokman, 31/12)
Hikmet yalnızca çok bilgi sahibi olmak değildir.
İnsan pek çok şey bilebilir; fakat bildiklerini doğru yerde kullanamıyorsa hikmet sahibi sayılmaz.
Hikmet;
eşyayı ve hadiseleri doğru değerlendirmek,
dünyanın geçiciliğini kavramak,
nimetlerin gerçek sahibini tanımak,
hayatın yaratılış gayesini anlamak,
doğru zamanda doğru davranmak
demektir.
Kur’ân, Lokman’a verilen hikmetin ilk neticesini:
“Allah’a şükret.”
emriyle bildirir.
Demek ki hakiki bilginin neticesi kibir değil, şükürdür.
İnsan kâinatı ne kadar iyi tanırsa, nimetlerin ne kadar büyük olduğunu o kadar iyi fark eder.
Gözün kıymetini anlayan insan görmenin şükrünü;
aklın kıymetini anlayan insan düşünmenin şükrünü;
imanın kıymetini anlayan insan hidayetin şükrünü daha iyi kavrar.
Risale-i Nur’da kâinat büyük bir nimetler sofrası olarak ele alınır.
İnsan, kendisine verilen nimetleri kendi malı gibi görmemeli; onları Allah’ın ikramı bilmelidir.
Bediüzzaman’ın üzerinde durduğu önemli hakikatlerden biri şudur:
Nimetten nimeti verene geçmek gerekir.
Bir meyvenin tadına bakarken yalnız meyveyi değil, onu rahmetle yaratan Allah’ı düşünmek;
güneşi görürken yalnız ışığı değil, o ışığı gönderen kudreti tanımak;
hayatı yaşarken yalnız dünyayı değil, hayatı ihsan eden Rabbimizi hatırlamak gerekir.
Lokman’ın ilk dersi bu sebeple bütün hayatın anahtarıdır:
Nimeti gör, Mün‘im’i tanı ve şükret.
Lokman’ın oğluna verdiği en önemli öğüt şudur:
“Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma. Çünkü şirk gerçekten büyük bir zulümdür.”
(Lokman, 31/13)
Burada dikkat çekici bir incelik vardır.
Lokman oğluna:
“Yavrucuğum!”
diye hitap etmektedir.
Nasihat sertlikle değil, şefkatle başlamaktadır.
Fakat konu tevhid olduğunda tavrı son derece açıktır:
Allah’a ortak koşma.
Çünkü İslâm’ın bütün esaslarının temeli tevhiddir.
İnsan önce Rabbini doğru tanımalıdır.
Kâinatın sahibi birdir.
Hayatı veren birdir.
Rızkı gönderen birdir.
Ölümü yaratan birdir.
Dualara cevap veren birdir.
İnsan hakiki kulluğu yalnız O’na yapmalıdır.
Zulüm, bir şeyi yanlış yere koymaktır.
Allah’ın yarattığı bir varlığa ilâhlık vasfı vermek veya Allah’a ait kudret ve tasarrufu başka varlıklara isnat etmek, hakikati tersine çevirmektir.
Bir çekirdeği ağaca dönüştüren;
bir damla sudan insan yaratan;
gezegenleri yörüngelerinde hareket ettiren;
baharı binlerce çeşit canlıyla süsleyen kudret bir olduğuna göre kulluk da yalnız O’na yapılmalıdır.
Risale-i Nur’un merkezinde tevhid hakikati vardır.
Bediüzzaman, kâinattaki birlik ve düzenin Allah’ın birliğini gösterdiğini sık sık ifade eder.
Bir fabrikadaki kusursuz düzen nasıl tek bir idareyi düşündürüyorsa, kâinattaki mükemmel ahenk de sonsuz kudret ve ilim sahibi tek bir Yaratıcıyı gösterir.
Lokman’ın oğluna verdiği ilk iman dersi de tam olarak budur:
Kalbin merkezine yalnız Allah’ı yerleştir.
Lokman’ın nasihatlerinin anlatıldığı bölümün hemen ardından anne-baba hakkı hatırlatılır:
“Biz insana anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu nice sıkıntılarla karnında taşımıştır…”
(Lokman, 31/14)
Bu sıralama dikkat çekicidir.
Önce Allah’ın hakkı anlatılır.
Sonra anne ve babanın hakkı gelir.
Çünkü insanın yaratılışındaki ilâhî rahmetin en açık aynalarından biri anne-baba şefkatidir.
Özellikle annenin;
hamileliği,
doğumu,
emzirmesi,
uykusuz geceleri,
fedakârlıkları
insana büyük bir vefa borcu yükler.
Kur’ân bu sebeple:
“Bana ve anne babana şükret.”
buyurur.
Burada Allah’a şükür ile anne-babaya teşekkür yan yana zikredilmektedir.
Ancak anne-babaya itaat sınırsız değildir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme; fakat dünyada onlarla iyi geçin.”
(Lokman, 31/15)
Bu âyet muazzam bir denge öğretmektedir:
İmanda taviz yoktur; fakat anne-babaya karşı güzel muamele devam eder.
Lokman oğluna şöyle der:
“Yavrucuğum! Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin dibinde bulunsa bile Allah onu getirir. Şüphesiz Allah en ince şeyleri bilir, her şeyden haberdardır.”
(Lokman, 31/16)
Bu âyet insan vicdanını eğiten çok güçlü bir derstir.
Bir davranışı hiç kimse görmeyebilir.
Bir iyiliği hiç kimse bilmeyebilir.
Bir günah gizli kalabilir.
Fakat Allah’tan hiçbir şey gizlenemez.
İnsan yalnızca insanların gördüğü zaman güzel davranıyorsa gerçek ahlâka henüz ulaşmamıştır.
Hakiki iman şuurunda insan:
“İnsanlar görmese de Allah görüyor.”
der.
Böyle bir iman;
hileyi,
riyayı,
ihaneti,
gizli günahları,
kul hakkını
azaltır.
Aynı zamanda yapılan iyiliklerin karşılıksız kalmayacağı konusunda mümine büyük ümit verir.
Kimsenin bilmediği bir sadaka…
Gizlice dökülen bir gözyaşı…
Sessizce yapılan bir dua…
Hiç kimsenin fark etmediği bir fedakârlık…
Allah katında kaybolmaz.
Risale-i Nur’da kâinatın hiçbir yerinin sahipsiz ve gözetimsiz olmadığı fikri güçlü şekilde işlenir.
Allah’ın ilmi her şeyi kuşatır.
Bir yaprağın hareketinden insan kalbindeki niyete kadar hiçbir şey O’nun ilminden dışarı çıkamaz.
Bu iman insana hem büyük bir sorumluluk hem büyük bir emniyet verir.
Lokman oğluna şöyle nasihat eder:
“Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl…”
(Lokman, 31/17)
Tevhid öğretildikten ve Allah’ın her şeyi gördüğü anlatıldıktan sonra namaz emredilmektedir.
Bu sıralama son derece anlamlıdır.
Çünkü namaz, imanın günlük hayattaki en güçlü tezahürlerinden biridir.
Namaz;
kulun Rabbini hatırlaması,
nimetlere teşekkür etmesi,
aczini itiraf etmesi,
dünya telaşından uzaklaşıp yaratılış gayesine yönelmesi
demektir.
İnsan günde beş defa dünyanın meşgalesinden çıkarak:
“Allahu Ekber”
der.
Bunun manası yalnızca:
“Allah büyüktür.”
değildir.
Aynı zamanda:
“Allah benim korkularımdan büyüktür.”
“Allah dünyevî problemlerimden büyüktür.”
“Allah makamdan, paradan ve insanların takdirinden büyüktür.”
demektir.
Bediüzzaman özellikle Dokuzuncu Söz’de beş vakit namazın insan hayatı ve kâinatın dönüşümüyle olan hikmetli münasebetlerini açıklar.
Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitleri yalnız saat dilimleri değildir.
Her biri insana:
hayatın geçiciliğini,
dünyanın değişmesini,
nimetlerin yenilenmesini,
ölümü,
haşri
hatırlatan ilâhî işaretlerdir.
Lokman’ın:
“Namazı dosdoğru kıl.”
nasihati bu sebeple sadece bir ibadet emri değil, bütün hayatı Allah merkezli yaşama çağrısıdır.
Lokman’ın nasihati şöyle devam eder:
“…İyiliği emret, kötülükten sakındır…”
(Lokman, 31/17)
Mümin yalnızca kendisini kurtarmayı düşünmez.
Çevresine de iyilik ulaştırmaya çalışır.
Ancak iyiliğe davetin de bir hikmeti vardır.
Nasihat;
hakaretle değil,
şefkatle;
kibirle değil,
tevazuyla;
suçlayarak değil,
iyiliği sevdirerek
yapılmalıdır.
Lokman’ın kendi oğluna hitap biçimi bunun güzel örneğidir:
“Yavrucuğum…”
Bu ifade bize nasihatin dilini öğretir.
Kalbe ulaşmak isteyen insan önce kalbi kırmamalıdır.
Âyet şöyle devam eder:
“…Başına gelenlere sabret. Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.”
(Lokman, 31/17)
İman eden insanın hayatında imtihan bitmez.
Namazını korumak sabır ister.
Günahlardan uzak durmak sabır ister.
Doğruyu savunmak sabır ister.
İnsanlara iyiliği anlatmak sabır ister.
Musibetlere dayanmak sabır ister.
Bu yüzden Lokman tebliğin hemen arkasından sabrı zikretmektedir.
Çünkü hakkı söyleyen insan her zaman alkışlanmayabilir.
Yanlış anlaşılabilir.
Eleştirilebilir.
Bazen yalnız kalabilir.
Fakat mümin hak bildiği yolda Allah’ın rızasını esas alır.
Risale-i Nur’da musibetler yalnızca zahirî yönleriyle değerlendirilmez.
Bazı sıkıntılar insanın aczini anlamasına, Rabbine yönelmesine, günahlardan temizlenmesine veya manevî derecesinin yükselmesine vesile olabilir.
Bu sebeple sabır pasif bir bekleyiş değildir.
Sabır, Allah’a güvenerek doğru yolda sebat etmektir.
Lokman oğluna şöyle der:
“İnsanlara karşı yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.”
(Lokman, 31/18)
İnsan bazen;
serveti,
makamı,
bilgisi,
güzelliği,
ailesi,
başarısı
sebebiyle kibirlenebilir.
Fakat bütün bunlar düşünüldüğünde insana verilmiş emanetlerdir.
İnsan kendi gözünü yaratmamıştır.
Aklını kendisi meydana getirmemiştir.
Kalbini çalıştıran kendisi değildir.
Bir gün önce sahip olduğu kuvveti bir hastalıkla kaybedebilir.
Öyleyse kibir için gerçek bir sebep yoktur.
Risale-i Nur’da insanın acz ve fakrı önemli bir kulluk yolu olarak anlatılır.
İnsan kendi hakikatini düşündüğünde şunu görür:
Varlığı Allah’tandır.
Hayatı Allah’tandır.
Rızkı Allah’tandır.
Hidayeti Allah’tandır.
Bu şuur kibri kırar.
İnsan:
“Ben yaptım.”
demek yerine:
“Allah nasip etti.”
demeyi öğrenir.
Lokman şöyle der:
“Yürüyüşünde ölçülü ol…”
(Lokman, 31/19)
Kur’ân’ın insanın yürüyüşünü bile terbiye etmesi dikkat çekicidir.
Çünkü insanın iç dünyası çoğu zaman dış davranışlarına yansır.
Kibirli insanın yürüyüşü farklıdır.
Öfkeli insanın hareketleri farklıdır.
Tevazu sahibi insanın tavırları farklıdır.
İslâm yalnızca insanın zihnini değil;
bakışını,
konuşmasını,
yürüyüşünü,
oturmasını,
toplum içindeki davranışlarını
da terbiye eder.
Ölçülülük, İslâm ahlâkının temel özelliklerindendir.
Lokman oğluna şöyle der:
“…Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini şüphesiz eşeklerin sesidir.”
(Lokman, 31/19)
Bu âyet iletişim ahlâkının çok önemli bir ölçüsünü öğretir.
İnsan düşüncesini kabul ettirmek için bağırmak zorunda değildir.
Hakikat sesin yüksekliğiyle değil, delilin ve ahlâkın kuvvetiyle değer kazanır.
Aile içinde,
iş hayatında,
tartışmalarda,
sosyal medyada,
dini sohbetlerde
bu prensip son derece önemlidir.
Müminin dili kırıcı değil yapıcı olmalıdır.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetinde de güzel söz, yumuşaklık ve nezaket önemli ahlâk esaslarıdır.
Resûlullah’ın öğrettiği ölçü şudur:
Mümin ya hayır söylemeli yahut susmalıdır.
Lokman’ın nasihati bu nebevî ahlâkla tam bir uyum içindedir.
Lokman’ın nasihatlerinden çıkarılabilecek en önemli aile derslerinden biri de budur.
Kur’ân’da tekrar tekrar:
“Yâ büneyye – Yavrucuğum!”
ifadesi geçmektedir.
Lokman oğlunu aşağılamaz.
Ona:
“Sen hiçbir şey bilmiyorsun.”
demez.
Öfkeyle konuşmaz.
Önce sevgi bağını kurar, ardından hakikati anlatır.
Bu yöntem günümüz anne-babaları için de büyük bir derstir.
Çocuklara dini yalnız:
“Yap!”
“Yapma!”
“Günah!”
“Yasak!”
şeklinde öğretmek yeterli değildir.
Çocuk:
Allah’ı neden sevmeliyim?
Neden namaz kılmalıyım?
Neden haramdan uzak durmalıyım?
Neden şükretmeliyim?
sorularının cevaplarını da öğrenmelidir.
Lokman’ın yöntemi iman + hikmet + sevgi + nasihat üzerine kuruludur.
Anne-babalar çocuklarının geleceğini düşünür.
Onlar için;
ev,
para,
meslek,
eğitim,
mal,
mülk
hazırlamak isterler.
Bunlar önemlidir.
Fakat Lokman kıssası bize daha büyük bir mirası hatırlatır:
İman ve güzel ahlâk mirası.
Çocuğuna yalnız bir ev bırakan anne-baba ona dünya için bir imkân bırakmış olur.
Fakat Allah’ı tanımayı,
namazı,
ahlâkı,
şükrü,
sabrı
öğreten anne-baba, evladının hem dünyasına hem ahiretine yatırım yapar.
Lokman kıssasının önemli derslerinden biri de bilgi ile hikmet arasındaki farktır.
İnsan çok okuyabilir.
Çok konuşabilir.
Çok şey öğrenebilir.
Fakat öğrendikleri hayatını güzelleştirmiyorsa bilgi henüz hikmete dönüşmemiştir.
Hakiki hikmet;
bilginin amele,
amelin ihlâsa,
nimetin şükre,
musibetin sabra,
kuvvetin tevazuya
dönüşmesidir.
Risale-i Nur’un iman derslerinin de temel amaçlarından biri budur:
İmanı yalnızca zihinde kalan bir bilgi olmaktan çıkarıp hayatın her anına taşımak.
Lokman’ın:
“Hardal tanesi kadar olsa bile Allah onu getirir.”
nasihati bize küçük amelleri küçümsememeyi öğretmektedir.
Küçük bir tebessüm…
Bir yetime şefkat…
Anneye verilen bir bardak su…
Yoldan kaldırılan bir engel…
Gizlice yapılan bir dua…
Bir insanın gönlünü almak…
Bunların hiçbiri Allah katında kaybolmaz.
Aynı şekilde küçük görülen günahlar da sürekli işlendiğinde kalbi karartabilir.
Bu sebeple mümin:
“Bu çok küçük.”
deyip iyiliği terk etmemeli;
“Bu önemsiz.”
deyip günahı hafife almamalıdır.
Lokman’ın nasihatlerinin tamamında görünmeyen fakat güçlü şekilde hissedilen bir ilke vardır:
Hayatı insanların değerlendirmesine göre değil, Allah’ın rızasına göre yaşamak.
İnsanların alkışı geçicidir.
Bugün överler, yarın eleştirebilirler.
Fakat Allah’ın rızası ebedîdir.
Risale-i Nur’da da ihlâsın esası olarak insanın amelinde doğrudan doğruya Allah’ın rızasını hedeflemesi gerektiği üzerinde durulur.
İnsan:
“İnsanlar benim hakkımda ne der?”
sorusundan önce:
“Rabbim bundan razı olur mu?”
diye sormalıdır.
Lokman’ın Kur’ân’da bildirilen öğütlerini günümüz hayatına taşıdığımızda şu temel prensipler ortaya çıkar:
Allah’ı tanı ve nimetlerine şükret.
Tevhidi hayatının merkezi yap; hiçbir şeyi Allah’ın önüne geçirme.
Anne-babana iyilik et ve onların hakkını gözet.
Allah’ın seni her yerde gördüğünü unutma.
Namazını hayatının merkezine yerleştir.
İyiliğin yayılması için gayret göster.
Zorluklar karşısında sabırlı ol.
Kibirden uzaklaş ve tevazuyu esas al.
Davranışlarında ölçülü ol.
Konuşurken sesini, üslubunu ve kelimelerini kontrol et.
Bu prensipler yalnız bireysel ahlâkı değil, aile ve toplum hayatını da güzelleştirir.
Lokman’ın nasihatleri Risale-i Nur’un temel iman ve kulluk kavramlarıyla birlikte düşünüldüğünde şöyle bir bütünlük ortaya çıkar:
Tevhid:
Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.
Marifetullah:
İnsan Rabbini isim ve sıfatlarıyla tanımaya çalışmalıdır.
Şükür:
Nimetlerin gerçek sahibini bilmektir.
Ubudiyet:
Kul olduğunu idrak ederek Allah’a yönelmektir.
Namaz:
Kulluğun günlük hayattaki en kapsamlı ifadesidir.
Acz:
İnsanın kendi güçsüzlüğünü fark etmesidir.
Fakr:
İnsanın her nimette Allah’a muhtaç olduğunu bilmesidir.
Sabır:
İmtihanlar karşısında kulluk çizgisini korumaktır.
İhlâs:
Ameli yalnız Allah’ın rızası için yapmaktır.
Tevazu:
Nimetleri kendinden değil Allah’tan bilmektir.
Bu bakımdan Lokman’ın birkaç âyet içinde özetlenen nasihatleri, insanın bütün hayatını düzenleyecek kapsamlı bir iman ve ahlâk programı gibidir.
Hz. Lokman’ın Kur’ân’da anlatılan nasihatleri bize hikmetli bir hayatın temelini göstermektedir.
Hikmet;
çok konuşmak değildir.
Çok bilgi sahibi olmak da tek başına yeterli değildir.
Hakiki hikmet:
Allah’ı tanımak,
O’na şükretmek,
şirkten uzak durmak,
namazı korumak,
anne-babaya iyilik etmek,
iyiliği yaymak,
kötülükten sakındırmak,
imtihanlara sabretmek,
kibirden uzaklaşmak
ve güzel ahlâkla yaşamaktır.
Lokman’ın oğluna söylediği:
“Yavrucuğum!”
hitabı da bize ayrıca şunu öğretir:
Hakikat yalnız doğru olmakla değil, güzel bir üslupla sunulduğunda kalplere daha kolay ulaşır.
İman şefkatle anlatılmalıdır.
İbadet sevdirilmelidir.
Ahlâk yaşayarak gösterilmelidir.
Çocuklara bırakılabilecek en büyük miras yalnız mal ve servet değil, sağlam bir iman ve güzel ahlâktır.
Lokman’ın nasihatlerinin özünü tek cümlede ifade edecek olursak:
Allah’ı tanı, nimetine şükret, kulluğunu koru, insanlara güzel davran ve bütün hayatını O’nun rızasına göre düzenle.
Çünkü gerçek hikmet, insanın nereden geldiğini, niçin yaşadığını ve sonunda kime döneceğini bilmesidir.
“Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur.”
(Lokman, 31/12)
Ve insanın en büyük kazancı, kendisine verilen ömrü iman, ibadet, şükür ve güzel ahlâkla Rabbine yönelerek geçirebilmesidir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.