- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Lût Aleyhisselâm’ın kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de farklı sûrelerde tekrar tekrar anlatılan ibretli peygamber kıssalarındandır. Bu kıssa yalnızca geçmişte yaşamış bir kavmin helâkini haber vermek için değil; iman, ahlâk, aile, tebliğ, irade, günaha karşı duruş ve İlâhî adalet gibi pek çok hakikati öğretmek için zikredilir.
Kur’ân’ın peygamber kıssalarını anlatmasının temel gayelerinden biri insanlara yol göstermektir:
“Andolsun, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.”
(Yûsuf, 12/111)
Bu sebeple Hz. Lût’un hayatını yalnızca “Lût kavminin başına ne geldi?” sorusuyla okumak eksik kalır. Asıl sorulardan biri şudur:
Bu kıssa bugün bize ne öğretiyor?
Risale-i Nur’un Kur’ân’a bakışındaki temel ölçülerden hareketle peygamber kıssaları; insanın nefsi, toplum hayatı, günahların yayılması, tebliğ vazifesi ve Allah’ın rahmet ve adaleti açısından da okunabilir.
Hz. Lût Aleyhisselâm, Kur’ân’da ismi açıkça zikredilen peygamberlerdendir.
Hz. İbrahim Aleyhisselâm ile aynı dönemde yaşamıştır. Kur’ân, Hz. İbrahim’e iman edenler arasında Hz. Lût’u da zikreder:
“Bunun üzerine Lût ona iman etti.”
(Ankebût, 29/26)
Daha sonra Allah Teâlâ Hz. Lût’u peygamber olarak görevlendirmiştir.
Kur’ân’da onun Allah’ın seçkin kullarından olduğu açıkça bildirilir:
“Lût’a da hüküm ve ilim verdik; onu çirkin işler yapan şehirden kurtardık. Gerçekten onlar kötü ve yoldan çıkmış bir topluluktu.”
(Enbiyâ, 21/74)
Bu âyet bize peygamberlik mücadelesinin önemli bir hakikatini öğretmektedir:
Bir insanın çevresinin bozulması, onun da bozulmasını zorunlu kılmaz.
Hz. Lût, ağır bir ahlâkî çözülmenin yaşandığı toplumda temizliğini, imanını ve istikametini muhafaza etmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Lût’un kavmine yaptığı tebliğ çeşitli sûrelerde anlatılır.
A‘râf sûresinde şöyle buyrulur:
“Lût’u da gönderdik. Kavmine dedi ki: ‘Sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?’”
(A‘râf, 7/80)
Ardından onların erkeklere şehvetle yönelmeleri kınanır ve bunun haddi aşmak olduğu belirtilir. (A‘râf, 7/81)
Hz. Lût’un kavminin problemi yalnızca bireysel bir günah değildi.
Kur’ân’ın farklı âyetleri birlikte değerlendirildiğinde toplumda daha geniş bir ahlâkî çözülme görülmektedir. Ankebût sûresinde Hz. Lût’un onlara yönelik şu ikazı nakledilir:
“Siz erkeklere yaklaşıyor, yol kesiyor ve toplantılarınızda çirkin işler yapıyorsunuz.”
(Ankebût, 29/29)
Demek ki mesele yalnızca bir kişinin gizli günahı değil; kötülüğün toplumsallaşması ve açıktan işlenir hâle gelmesidir.
İnsan hata yapabilir.
İslâm insanın hata yapabileceğini kabul eder ve tövbe kapısını açık tutar.
Fakat çok daha tehlikeli bir merhale vardır:
Günahın günah olarak görülmemeye başlanması.
Bir kötülük önce yapılır.
Sonra tekrar edilir.
Sonra alışkanlık hâline gelir.
Daha sonra savunulur.
En sonunda toplum tarafından normal kabul edilmeye başlanabilir.
İşte Kur’ân kıssalarının önemli ikazlarından biri budur.
Hz. Lût’un kavmi kendilerine yapılan nasihati kabul etmek yerine, temiz kalmak isteyen insanları küçümsemeye başlamıştı:
“Kavminin cevabı ancak şöyle demeleri oldu: ‘Onları memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış!’”
(A‘râf, 7/82)
Ne kadar düşündürücü bir tersine dönüş!
Bir toplum öyle bir noktaya gelebilir ki temizlik ayıp, kötülük normal görülmeye başlanabilir.
Bediüzzaman Said Nursî, günahların yalnızca dış davranışlardan ibaret olmadığını; insanın kalp ve ruh dünyasında da iz bıraktığını ifade eder.
İkinci Lem’a’da geçen meşhur ifadeyle:
“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.”
Buradaki maksat, her günah işleyenin hemen imandan çıkacağı değildir.
Asıl dikkat çekilen nokta şudur:
İnsan günahı işlemeye devam eder, pişmanlık duymaz, tövbeyi terk eder ve günahını haklı göstermeye çalışırsa zamanla vicdanındaki hassasiyet zayıflayabilir.
Bu süreç kabaca şöyle gelişebilir:
Günah → tekrar → alışkanlık → duyarsızlaşma → savunma → hakikate karşı direnme
Hz. Lût kavminin kıssasında bunun toplumsal ölçekte ağır bir örneği görülmektedir.
Hz. Lût’un kavmine yaptığı tebliğde önemli bir ölçü vardır.
O, kötülüğü tasvip etmemiş fakat kavmini tamamen terk edip onların helâkini istemekle işe başlamamıştır.
Önce uyarmıştır.
Nasihat etmiştir.
Doğru yolu göstermiştir.
Çünkü peygamberlerin vazifesi insanların kurtuluşuna vesile olmaktır.
Kur’ân’da Hz. Lût şöyle seslenir:
“Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”
(Şuarâ, 26/162-163)
Burada çok önemli bir tebliğ ölçüsü vardır:
İslâm, günahla mücadele ederken insanın hidayet ihtimalini ortadan kaldırmaz.
Bu sebeple bir Müslüman yanlış davranışı yanlış olarak görür; fakat insanlara karşı hakaret, zulüm, saldırı ve keyfî cezalandırmayı dinî bir vazife hâline getiremez.
Hidayet Allah’ın elindedir.
Müminin vazifesi ise hakkı güzel bir şekilde anlatmaktır.
Hz. Lût Aleyhisselâm uzun ve ağır bir mücadele vermiştir.
Fakat kavminin büyük bölümü ona iman etmemiştir.
Buradan çok önemli bir kulluk ölçüsü çıkar:
Başarı yalnızca insanların bizi dinlemesi değildir.
Gerçek başarı, Allah’ın verdiği vazifeyi Allah’ın razı olacağı şekilde yapabilmektir.
Risale-i Nur’da hizmet anlayışının temel ölçülerinden biri de budur:
İnsan vazifesini yapar; neticeyi Allah’a bırakır.
Çünkü kalpleri değiştiren insan değildir.
İnsan anlatır.
Nasihat eder.
Örnek olur.
Dua eder.
Fakat hidayeti yaratan Allah’tır.
Bu ölçü özellikle anne-babalar, öğretmenler, din hizmetinde bulunanlar ve çevresine iyiliği anlatmaya çalışan herkes için büyük bir tesellidir.
Hz. Lût kavmi içerisinde kötülük yaygınlaşmıştı.
Fakat kötülüğün yaygınlaşması onu doğru hâle getirmedi.
Bu hakikat bugün de geçerlidir.
Bir davranışın;
çok kişi tarafından yapılması,
toplum tarafından kabul edilmesi,
medyada yaygınlaşması,
modaya dönüşmesi
onun Allah katında doğru olduğunu tek başına göstermez.
Kur’ân müminin ölçüsünü vahiy ile şekillendirir.
Risale-i Nur’un iman anlayışında da insan, zamanın cereyanlarına kapılmak yerine hakikati ölçü edinmeye çağrılır.
Çünkü:
Hakikat, taraftarlarının sayısıyla hakikat olmaz.
Hakikat, hak olduğu için hakikattir.
Hz. Lût kıssasının üzerinde durduğu temel meselelerden biri hayânın kaybolmasıdır.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Hayâ imandandır.”
(Buhârî, Îmân; Müslim, Îmân)
Hayâ yalnızca utanmak anlamına gelmez.
Hayâ;
Allah’ın huzurunda bulunduğunu bilerek kötülükten çekinmek, insanlık vakarını ve iffeti muhafaza etmektir.
Hayâ zayıfladığında günahın önündeki önemli psikolojik ve vicdanî engellerden biri kalkmış olur.
Bu sebeple İslâm;
gözün haramdan korunmasına,
iffetin muhafazasına,
mahremiyetin korunmasına,
aile kurumuna,
nikâha,
güzel ahlâka
büyük önem verir.
Hz. Lût Aleyhisselâm kavmine helâl ve temiz aile hayatının yolunu göstermiştir.
Kur’ân’da onun:
“İşte kızlarım; eğer yapacaksanız…”
(Hicr, 15/71)
şeklindeki sözü aktarılır.
Tefsirlerde bu ifade hakkında açıklamalar bulunmakla birlikte, kıssanın temel mesajlarından biri açıktır:
İnsan arzularının meşru bir sınırı vardır.
İslâm insanın fıtrî arzularını bütünüyle yok etmeyi istemez; onları helâl daire içerisinde düzenler.
Risale-i Nur’da geçen önemli ölçülerden biri şöyledir:
“Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.”
Bu ölçü Hz. Lût kıssasının ahlâkî mesajını anlamada son derece önemlidir.
İslâm’ın gayesi insanın bütün arzularını yok etmek değil, arzuları kulluk ölçüsü içerisinde terbiye etmektir.
Modern insanın en büyük yanılgılarından biri özgürlüğü:
“Canım ne isterse yaparım.”
şeklinde anlamaktır.
Kur’ânî anlamda gerçek özgürlük ise nefsin bütün arzularına teslim olmak değildir.
Çünkü insan yalnız bedenden ibaret değildir.
İnsanda;
akıl,
kalp,
vicdan,
ruh,
nefis
vardır.
Nefsin her istediğini yapmak bazen diğer bütün manevî duyguları esir edebilir.
Risale-i Nur’un terbiyesinde insanın vazifesi nefsini tamamen yok etmek değil, onu Allah’ın emirlerine tâbi hâle getirmektir.
Bu açıdan gerçek hürriyet:
Nefsin kölesi olmamak ve yalnız Allah’a kul olmaktır.
Günahın önemli bir özelliği vardır:
Başlangıçta bireysel görünse bile zamanla toplumsal sonuçlar meydana getirebilir.
Bir toplumda;
aile bağları zayıflarsa,
mahremiyet değersizleşirse,
sadakat kaybolursa,
iffetsizlik yaygınlaşırsa,
zulüm ve saldırganlık sıradanlaşırsa,
iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma terk edilirse,
ahlâkî yapı zamanla zarar görür.
Hz. Lût kavminin kıssası bu sebeple yalnız bireysel davranışlar açısından değil, toplumsal ahlâk açısından da okunmalıdır.
Kur’ân’ın genel öğretisinde mümin yalnız kendisini kurtarmaya çalışan bir insan değildir.
İyiliğin toplumda yaşaması için de gayret eder:
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun.”
(Âl-i İmrân, 3/104)
Fakat kötülükten sakındırmanın da İslâmî ölçüleri vardır.
Hakaret ederek değil;
hikmetle.
İnsanları aşağılayarak değil;
merhametle.
Zorbalıkla değil;
güzel nasihatle.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.”
(Nahl, 16/125)
Bu iki âyet birlikte düşünüldüğünde dengeli bir tebliğ anlayışı ortaya çıkar:
Hakikatten taviz vermemek fakat insanlara karşı hikmet ve merhameti terk etmemek.
Hz. Lût kıssasının en sarsıcı derslerinden biri ailesinde görülür.
Hz. Lût’un hanımı iman etmemiş ve inkârcı toplumla beraber hareket etmiştir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Allah, inkâr edenlere Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi. İkisi de kullarımızdan iki salih kulun nikâhı altındaydı. Fakat onlara hainlik ettiler...”
(Tahrîm, 66/10)
Buradaki ihanet, müfessirlerin açıklamalarına göre namus ihaneti değil; iman ve davaya sadakatsizlik anlamındadır.
Bu âyet çok büyük bir hakikati gösterir:
İman şahsîdir.
Peygamberin eşi olmak bile iman olmadan insanı kurtaramaz.
Aynı şekilde;
dindar bir aileden gelmek,
âlim bir babanın çocuğu olmak,
salih insanların yanında bulunmak,
dinî bir topluluğa mensup olmak
tek başına kurtuluş garantisi değildir.
Her insan kendi imanından ve amelinden sorumludur.
Hz. Lût’un hanımının kurtulamaması bize akrabalığın hakikî ölçüsünü de öğretmektedir.
Kur’ân açısından insanı Allah’a yaklaştıran asıl değer;
iman, takva ve salih ameldir.
Bir peygamberin evinde yaşayıp ona gönülden bağlanmayan insan uzak olabilir.
Fakat asırlar sonra yaşayan bir mümin, iman ve sünnete bağlılığı sebebiyle o peygambere manen yakın olabilir.
Risale-i Nur’un manevî kardeşlik anlayışı açısından da bu son derece anlamlıdır.
Hakikî yakınlık yalnız kan bağıyla değil;
iman bağıyla da kurulur.
Hz. Lût kavmi ansızın, hiçbir uyarı yapılmadan cezalandırılmış değildir.
Önce peygamber gönderilmiştir.
Hakikat anlatılmıştır.
Yanlışları açıklanmıştır.
Tövbe ve dönüş imkânı verilmiştir.
Fakat onlar ısrar etmişlerdir.
Bu bize Allah’ın rahmetini gösterir.
Kur’ân’da:
“Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.”
(İsrâ, 17/15)
buyrulur.
Demek ki İlâhî adalet kör bir cezalandırma değildir.
Önce ikaz vardır.
Önce mühlet vardır.
Önce dönüş kapısı vardır.
Bu sebeple bir günah işlediğinde insanın yapacağı şey ümitsizliğe düşmek değil, tövbe ederek Allah’a dönmektir.
Hz. Lût kıssası azap kıssası olmakla beraber aslında içinde büyük bir rahmet mesajı taşır.
Çünkü azaptan önce peygamber gönderilmiştir.
Bu da insan için bir fırsattır.
Resûlullah ﷺ Allah’ın rahmetinin genişliğini birçok hadisinde haber vermiştir.
İnsan ne kadar hata yapmış olursa olsun samimî tövbe kapısı açıktır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
(Zümer, 39/53)
Bu sebeple Hz. Lût kıssası anlatılırken yalnız azap üzerinde durmak eksik olur.
Kıssanın diğer mesajı şudur:
Helâk gelmeden önce hidayet çağrısı gelmiştir.
Hz. Lût kavminin kıssasının önemli bir bölümü Hz. İbrahim Aleyhisselâm ile bağlantılıdır.
Allah’ın elçileri olan melekler önce Hz. İbrahim’e gelmişlerdir.
Ona Hz. İshak’ın müjdesini verdikten sonra Hz. Lût’un kavmi hakkında gönderildiklerini bildirmişlerdir.
Hz. İbrahim:
“Ama orada Lût var!”
deyince melekler:
“Orada kimin bulunduğunu biz daha iyi biliyoruz. Onu ve ailesini mutlaka kurtaracağız; yalnız karısı geride kalanlardan olacaktır.”
(Ankebût, 29/32)
demişlerdir.
Burada büyük bir iman hakikati vardır:
Allah hiçbir kulunu unutmaz.
Bir mümin yüz binlerce insanın arasında bile olsa Allah onu bilir.
Kalabalıklar içinde kaybolmaz.
İnsan bazen şöyle düşünebilir:
“Benim hâlimi kim biliyor?”
“Bunca insan arasında benim duam görülüyor mu?”
“Çektiğim sıkıntının farkında olan var mı?”
Hz. Lût kıssasının cevabı açıktır:
Allah biliyor.
Risale-i Nur’un iman terbiyesinde Allah’ın ilim, rahmet ve kudretinin bütün varlıkları aynı anda kuşattığı sıkça anlatılır.
Bir insanın duasını işitmek, başka insanların duasını işitmesine mâni değildir.
Bir kulunu koruması başka bir kulunu korumasına engel değildir.
Çünkü İlâhî kudrette bölünme ve yorulma düşünülemez.
Bu sebeple mümin hiçbir zaman:
“Allah beni unuttu.”
demez.
Melekler insan suretinde Hz. Lût’un yanına geldiklerinde Hz. Lût onların kim olduğunu başlangıçta bilmiyordu.
Kavminin kötü niyetlerini bildiği için misafirleri adına endişelendi.
Kur’ân:
“Elçilerimiz Lût’a gelince, onlar yüzünden kaygılandı ve göğsü daraldı...”
(Hûd, 11/77)
buyurur.
Bu hâdise Hz. Lût’un ahlâkının önemli bir yönünü gösterir:
Misafirini korumaya çalışmak.
Kendisi tehlike altında olsa bile başkasının güvenliğini düşünmektedir.
İman yalnız insanın kendi ibadetleriyle sınırlı değildir.
Mümin;
mazlumun hakkını,
misafirin güvenliğini,
komşunun hukukunu,
ailenin mahremiyetini,
toplumun huzurunu
da önemser.
Hz. Lût’un misafirleri için duyduğu endişe bu ahlâkın peygamberâne örneklerinden biridir.
Gerçek iman insanı yalnız:
“Ben kurtulayım.”
düşüncesine hapsetmez.
Şöyle düşündürür:
“Benim yüzümden kimse zarar görmesin.”
Hz. Lût Aleyhisselâm kavminin baskısı karşısında son derece zor bir durumda kalmıştı.
Kur’ân onun şu sözünü nakleder:
“Keşke size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya sağlam bir dayanağa sığınabilseydim!”
(Hûd, 11/80)
Tam bu noktada melekler gerçek kimliklerini açıklayarak:
“Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamayacaklar.”
(Hûd, 11/81)
dediler.
İşte burada tevekkülün büyük dersi ortaya çıkar.
İnsan bütün sebeplerin tükendiğini düşünebilir.
Fakat Allah’ın kudreti tükenmez.
İnsan çoğu zaman sebeplere bakarak ümitsizliğe düşer.
Para yoktur.
Yardımcı yoktur.
İmkân yoktur.
Kapılar kapanmıştır.
Hz. Lût’un kıssası der ki:
Sebeplerin bitmesi, Allah’ın yardımının bitmesi değildir.
Risale-i Nur’un tevhid anlayışında sebepler Allah’ın kudretine birer perdedir.
Hakikî tesir sahibi Allah’tır.
Mümin sebeplere müracaat eder; fakat kalbini sebeplere bağlamaz.
Çünkü bilir:
Sebepler yaratıcı değildir.
Allah dilerse en zayıf sebebi büyük neticelere vesile eder.
Melekler Hz. Lût’a ailesini geceleyin şehirden çıkarmasını emrettiler:
“Gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar...”
(Hûd, 11/81)
Burada önemli bir tevekkül ölçüsü vardır.
Allah Hz. Lût’u mucizevî biçimde bulunduğu yerde koruyabilirdi.
Fakat ona:
“Yola çık.”
buyruldu.
Demek ki tevekkül:
Tedbirsizlik değildir.
Risale-i Nur’un yaklaşımıyla insan önce vazifesini ve sebeplere müracaatını yerine getirir; sonra neticeyi Allah’a bırakır.
Hastalanınca tedavi olmak,
tehlikeden uzaklaşmak,
çalışıp rızık aramak,
çocuğu eğitmek,
günaha götüren ortamlardan uzak durmak
tevekküle aykırı değildir.
Bilakis bunlar fiilî duanın parçalarıdır.
Kur’ân, Hz. Lût kavminin sonunda İlâhî azaba uğradığını bildirir.
“Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine Rabbinin katında işaretlenmiş, pişmiş balçıktan taşları peş peşe yağdırdık.”
(Hûd, 11/82-83)
Bu âyetler Allah’ın yalnız Rahîm değil, aynı zamanda Âdil ve Hakîm olduğunu da gösterir.
Allah’ın rahmeti sonsuzdur.
Fakat rahmet, zulmün sonsuza kadar cezasız bırakılması demek değildir.
Mazlumların hakkının alınması da rahmetin ve adaletin bir gereğidir.
İnsan bazen şöyle sorabilir:
“Kötüler neden hemen cezalandırılmıyor?”
Kur’ân kıssaları bu soruya önemli bir cevap verir.
Allah’ın mühlet vermesi unutması değildir.
Mühlet;
tövbe fırsatı,
imtihanın devamı,
hak ile bâtılın ortaya çıkması
içindir.
Risale-i Nur perspektifinde dünya tam bir mükâfat ve ceza yeri değil, esas itibarıyla imtihan meydanıdır.
Tam adaletin tecelli edeceği yer ahirettir.
Bu sebeple dünyada kötülüğün geçici olarak galip görünmesi, İlâhî adaletin olmadığı anlamına gelmez.
Hz. Lût kıssasının günümüzde anlatılmasında dikkat edilmesi gereken önemli bir ahlâkî ölçü vardır.
Kur’ân belirli fiilleri günah olarak değerlendirirken Müslümana insanlara zulmetme yetkisi vermez.
Bir davranışın dinen haram görülmesi başka şeydir;
bir insana hakaret etmek, onu aşağılamak, dövmek, zulmetmek veya hukukunu çiğnemek başka şeydir.
İslâm’ın tebliğ anlayışı:
Hakikati söylemek + hikmet + merhamet + adalet
dengesine dayanmalıdır.
Resûlullah ﷺ:
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”
(Buhârî, İlim; Müslim, Cihâd ve Siyer)
buyurmuştur.
Bu sebeple mümin günaha karşı tavrını korurken insanlara karşı adalet ve güzel ahlâkını da korur.
Hz. Lût kavminin asıl felâketi yalnız günah işlemeleri değildir.
İnsan günah işleyebilir.
Fakat kurtuluş yolu vardır:
Tövbe.
Tehlikeli olan;
günahı savunmak,
onda ısrar etmek,
nasihati reddetmek,
hakikate düşmanlık etmektir.
Risale-i Nur’da insanın aczini ve kusurunu bilerek Allah’a yönelmesi manevî terbiyenin temel yollarından biri olarak gösterilir.
Tövbenin özü şudur:
“Allah’ım, hata ettim. Yanlışımı kabul ediyorum. Beni affet ve beni düzelt.”
Bu söz samimiyetle söylendiğinde insanın hayatında yeni bir sayfa açılabilir.
Bu kıssayı yalnız tarihî ve toplumsal açıdan değil, insanın kendi nefsi açısından da okumak gerekir.
Her insanın içinde arzular vardır.
Nefis:
“İstiyorum.”
der.
Akıl:
“Sonucu nedir?”
diye sorar.
Vicdan:
“Doğru mu?”
der.
Vahiy ise:
“Allah’ın ölçüsü budur.”
diye yol gösterir.
İman insanın bütün duygularını yok etmez.
Onları terbiye eder.
Öfkeyi cesarete,
şehveti iffete,
inatçılığı sebata,
merakı ilme,
sevgiyi muhabbete,
korkuyu Allah’a sığınmaya dönüştürür.
İşte nefis terbiyesi budur.
Hz. Lût Aleyhisselâm’ın hayatından günümüz insanı için şu temel dersleri çıkarabiliriz:
İman şahsî sorumluluk gerektirir.
Aile, çevre veya cemaat insanı tek başına kurtaramaz.
Günahı normalleştirmek günahın kendisinden daha tehlikeli sonuçlara götürebilir.
Hayâ ve iffet korunmalıdır.
Helâl daire insan için yeterlidir.
Nefsin her arzusu doğru değildir.
Çoğunluğun yaptığı şey mutlaka hak değildir.
Mümin toplumun yanlışları karşısında hakikati hikmetle söylemelidir.
Tebliğde hakaret değil güzel nasihat esas olmalıdır.
İnsan günahkârdan değil, günahın yayılmasından sakınmalıdır.
Tövbe kapısı açıktır.
Allah kullarını unutmaz.
Sebepler tükenebilir; Allah’ın kudreti tükenmez.
Tevekkül tedbiri terk etmek değildir.
İlâhî mühlet, İlâhî ihmal değildir.
Allah’ın rahmetiyle adaleti birlikte düşünülmelidir.
Hz. Lût kıssasını Risale-i Nur’un iman ve ahlâk anlayışı açısından dört temel kavramla özetleyebiliriz:
İnsan kendisini Allah’ın kulu olarak bilmelidir.
İnsan nefsinin arzularını helâl daire içerisinde kullanmalıdır.
Toplumun tamamı başka yöne gitse bile insan Kur’ân’ın ölçüsünü terk etmemelidir.
İnsan vazifesini yaptıktan sonra neticeyi Allah’a bırakmalıdır.
Böylece Hz. Lût kıssası yalnız geçmiş bir kavmin hikâyesi olmaktan çıkar.
İnsanın kendi kalbine tutulan bir aynaya dönüşür.
Hz. Lût kıssasını okuyan insan yalnız başkalarını düşünmemelidir.
Kendisine de şu soruları sormalıdır:
Ben günaha alışıyor muyum?
Yanlış olduğunu bildiğim davranışları zamanla normal görmeye başladım mı?
Çevrenin etkisiyle dinimin ölçülerinden taviz veriyor muyum?
Nefsimin her istediğini haklı mı görüyorum?
Bir yanlış yaptığımda savunuyor muyum, yoksa tövbe mi ediyorum?
İnsanlara hakikati anlatırken merhametli miyim?
Sebeplere mi güveniyorum, yoksa sebepleri yaratan Allah’a mı?
Zorluklar karşısında ümidimi kaybediyor muyum?
Kıssanın gerçek faydası işte burada ortaya çıkar.
Kur’ân bize geçmiş toplumları anlatarak yalnız onları yargılatmaz.
Bize kendimizi sorgulatır.
Hz. Lût Aleyhisselâm’ın hayatı, iman ile çevre baskısının karşı karşıya geldiği büyük bir peygamberlik mücadelesidir.
Kavmi büyük bir ahlâkî çözülmenin içine girmişti.
Hz. Lût ise tek başına kalsa bile hakikati terk etmedi.
İşte onun hayatından alınabilecek en büyük derslerden biri budur:
Hakikat yalnız kaldığında da hakikattir.
Fakat bunun yanında ikinci bir ders daha vardır:
Hakikati savunmak, merhameti terk etmek değildir.
Ve üçüncü ders:
Günah ne kadar büyük olursa olsun insan hayattayken samimî tövbe ve Allah’a dönüş kapısı açıktır.
Risale-i Nur’un iman terbiyesi açısından meseleye baktığımızda insanın vazifesi; nefsinin arzularına teslim olmak değil, imanla onları terbiye etmek; zamanın yanlış cereyanlarına kapılmak değil, Kur’ân’ın ölçülerine sarılmak; insanları küçümsemek değil, onların hidayetini istemek; sebepler karşısında ümitsizliğe düşmek değil, Allah’ın sonsuz kudret ve rahmetine güvenmektir.
Hz. Lût Aleyhisselâm’ın kıssası böyle okunduğunda geçmişte yaşanmış bir helâk hadisesinden çok daha fazlasını anlatır.
Nefsin terbiyesini anlatır.
İffetin değerini anlatır.
Ailenin önemini anlatır.
Günahın normalleşmesinin tehlikesini anlatır.
Tebliğde sabrı öğretir.
Çoğunluk karşısında hakikatte sebat etmeyi öğretir.
Tövbenin değerini öğretir.
Ve bütün sebepler tükendiğinde dahi Allah’ın kudretinden ümit kesilmemesi gerektiğini öğretir.
Rabbimiz bizlere peygamberlerin kıssalarını yalnız okumayı değil, onların hikmetlerini anlayıp hayatımıza taşımayı; günah karşısında takvayı, nefsimiz karşısında iradeyi, insanlara karşı merhameti ve her şart altında istikameti muhafaza etmeyi nasip eylesin.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.