- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. İshak Aleyhisselâm, Kur’ân-ı Kerîm’de adı açıkça zikredilen büyük peygamberlerden biridir. Hz. İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu, Hz. Yakub Aleyhisselâm’ın babasıdır. Onun hayatına dair Kur’ân’da Hz. Yusuf veya Hz. Musa Aleyhimesselâm kadar ayrıntılı bir kıssa anlatılmaz. Bununla beraber hakkında verilen kısa bilgiler son derece derin hakikatler taşır.
Hz. İshak’ın hayatında özellikle şu hakikatler öne çıkar:
Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek, duanın neticesini Allah’a bırakmak, sebeplerin tükendiği yerde kudret-i İlâhiyeye güvenmek, salih bir nesil yetiştirmenin kıymetini bilmek, nimeti kendinden değil Allah’tan bilmek ve peygamberler silsilesinin bir iman ve tevhid mirası olduğunu anlamak.
Burada önemli bir usulü de baştan belirtmek gerekir: Hz. İshak Aleyhisselâm hakkında Kur’ân ve sahih hadislerde bulunmayan ayrıntıları kesin tarihî gerçekler gibi anlatmak doğru değildir. Özellikle İsrailiyat kaynaklarında geçen rivayetlerle vahyin kesin olarak bildirdiği hususlar birbirinden ayrılmalıdır.
Hz. İshak Aleyhisselâm, Hz. İbrahim ile hanımı Hz. Sâre’nin oğludur. Kur’ân-ı Kerîm onun doğumunun Allah tarafından önceden müjdelendiğini bildirir.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Biz ona İshak’ı ve ardından da Yakub’u müjdeledik.”
(Hûd, 11/71)
Başka bir âyette:
“Biz ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik. Ona da İshak’a da bereket verdik.”
(Sâffât, 37/112-113)
Bu iki âyet Hz. İshak’ın hayatının temel özelliklerini ortaya koymaktadır:
Doğumu İlâhî bir müjdedir.
Kendisi salih bir kuldur.
Peygamberlikle şereflendirilmiştir.
Hayatı ve nesli bereketlendirilmiştir.
Oğlu Hz. Yakub da peygamber olmuştur.
Böylece Hz. İbrahim’in hanesinde iman ve nübüvvet nesilden nesile devam etmiştir.
Hz. İshak’ın doğumu insan açısından son derece dikkat çekici şartlarda gerçekleşmiştir.
Hz. İbrahim ve hanımı ileri yaşlara ulaşmışlardı. Tam böyle bir zamanda melekler Hz. İbrahim’e gelerek çocuk müjdesi verdiler.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Hanımı ayakta idi, güldü. Biz de ona İshak’ı, İshak’ın ardından da Yakub’u müjdeledik.”
(Hûd, 11/71)
Hz. Sâre hayretini şöyle ifade etti:
“Vay başıma gelenler! Ben yaşlı bir kadın, şu kocam da ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Gerçekten bu şaşılacak bir şey!”
(Hûd, 11/72)
Meleklerin cevabı ise son derece anlamlıdır:
“Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Ey hane halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir.”
(Hûd, 11/73)
İnsan çoğu zaman imkânları sebeplere göre değerlendirir.
“Artık olmaz.”
“Çok geç kaldım.”
“Bunun gerçekleşmesi mümkün görünmüyor.”
der.
Fakat mümin sebepleri inkâr etmediği gibi sebepleri yaratıcı da kabul etmez.
Sebepler perde, neticeyi yaratan Allah’tır.
Risale-i Nur’un iman ve tevhid anlayışında da sebeplerin hakiki tesir sahibi olmadığı, kudretin doğrudan doğruya Allah’a ait olduğu üzerinde önemle durulur.
Hz. İshak’ın dünyaya gelişi adeta şöyle ders verir:
İnsan için imkânsız görünen bir şey, Allah’ın kudreti karşısında imkânsız değildir.
İnsan genellikle hadiseleri alışılmış kanunlara göre düşünür.
Gençlik varsa çocuk olabilir.
Sağlık varsa iyileşme olabilir.
Para varsa iş kurulabilir.
Güç varsa başarı elde edilebilir.
Fakat iman insana daha derin bir bakış kazandırır:
Sebep başka, yaratmak başkadır.
Sebepler neticenin yaratıcısı değildir.
Risale-i Nur’da sıkça vurgulandığı üzere tabiat kanunları ve sebepler, Allah’ın kâinattaki icraatının perdeleri ve düzeninin ifadeleridir. Hakiki kudret sahibi yalnız Cenâb-ı Hak’tır.
Bu bakımdan Hz. İshak’ın doğumu tevhid dersidir.
Yaşlılık görünüşte çocuk sahibi olmaya engel olacak kadar kuvvetli bir sebep olabilir. Fakat Allah dilerse bu engel hükmünü kaybeder.
Demek ki mümin:
Sebeplere müracaat eder fakat sebeplere iman etmez; Allah’a iman eder.
Hz. İbrahim Aleyhisselâm’ın hayatında evlat arzusu ve salih nesil duası önemli bir yer tutar.
Kur’ân’da onun duası şöyle bildirilir:
“Rabbim! Bana salihlerden olacak bir evlat bağışla.”
(Sâffât, 37/100)
Bu dua bize önemli bir kulluk ölçüsü öğretmektedir.
Hz. İbrahim sadece:
“Bana çocuk ver.”
dememiştir.
“Salihlerden olacak bir evlat ver.”
diye dua etmiştir.
Bu çok önemli bir farktır.
Mümin için asıl mesele yalnızca evlat sahibi olmak değil, salih evlat sahibi olmaktır.
Çünkü evlat dünyada birkaç on yıl birlikte yaşanacak bir insan değildir. İmanla yetiştirildiğinde ahirette de devam edecek bir beraberliğin vesilesidir.
Anne babaların çocukları için yalnızca:
“İyi bir okul kazansın.”
“İyi para kazansın.”
“Meslek sahibi olsun.”
“Rahat yaşasın.”
diye dua etmeleri yeterli değildir.
Bunlarla beraber:
“Allah’ım, evladımı imanlı, ahlaklı, namazlı, dürüst, merhametli ve insanlara faydalı bir kul eyle.”
diye dua etmek gerekir.
Kur’ân Hz. İbrahim’e verilen evlatları anlatırken şöyle buyurur:
“Onlardan ayrılıp Allah’tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşınca ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk…”
(Meryem, 19/49-50)
Burada dikkat çekici kelime “bağışladık” ifadesidir.
Evlat sadece biyolojik bir netice değildir.
Evlat bir hibe, yani Allah’ın ikramıdır.
Bu anlayış anne babanın çocuğa bakışını değiştirir.
Çocuk:
“Benim malım.”
değil;
“Allah’ın bana emanet ettiği bir kul.”
olarak görülmeye başlanır.
Risale-i Nur’un emanet anlayışı açısından insanın sahip olduğu mal, beden, kabiliyet, aile ve evlatların gerçek sahibi Allah’tır. İnsan ise bunlar üzerinde mutlak malik değil, emanetçi konumundadır.
Bu sebeple anne babanın vazifesi çocuğu kendi hayallerinin bir projesine dönüştürmek değil, Allah’ın emaneti olarak güzel yetiştirmektir.
Hz. İbrahim’den Hz. İshak’a, ondan Hz. Yakub’a uzanan silsile son derece dikkat çekicidir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık; hepsini doğru yola ilettik…”
(En‘âm, 6/84)
Burada nesilden nesile geçen en büyük mirasın servet olmadığı görülmektedir.
İman, hidayet, nübüvvet ve kulluk mirasıdır.
Bu hakikat bugün aile hayatına doğrudan uygulanabilir.
Bir baba çocuğuna:
ev,
arsa,
para,
dükkân,
otomobil
bırakabilir.
Fakat iman ve güzel ahlak bırakmamışsa en büyük mirası eksik bırakmış olabilir.
Buna karşılık maddî imkânları az olduğu halde çocuğuna:
Allah sevgisi, namaz şuuru, helal-haram hassasiyeti, doğruluk, merhamet ve güzel ahlak
kazandıran bir anne baba çok büyük bir miras bırakmıştır.
Cenâb-ı Hak Hz. İshak hakkında:
“Salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik.”
(Sâffât, 37/112)
buyurmaktadır.
Burada peygamberlik yanında salihlik vasfının özellikle zikredilmesi dikkat çekicidir.
Salih olmak yalnızca kişinin kendisinin iyi olması değildir.
Salih insan;
imanı düzgün, ameli güzel, ahlakı temiz, çevresine faydalı ve Allah’ın rızasına uygun yaşayan insandır.
Risale-i Nur’un üzerinde durduğu “iman-ı tahkikî” ve “amel-i salih” anlayışı açısından da insanın yalnızca hakikati bilmesi yetmez; bildiği hakikatin hayatına yansıması gerekir.
İman kalpte kök saldıkça davranışları değiştirmelidir.
Hz. İshak büyük bir nimettir.
Fakat Kur’ân nimette durmaz; nimeti verene yöneltir.
Bu, Risale-i Nur’un üzerinde çok durduğu bir hakikattir:
Nimetten in‘ama, in‘amdan Mün‘im-i Hakikî’ye geçmek.
Bir meyveyi gördüğümüzde yalnız meyveyi değil, onu ikram eden Rahmân’ı düşünmek;
bir evlada baktığımızda yalnız çocuğu değil, onu ihsan eden Allah’ı hatırlamak;
sağlığımızı düşündüğümüzde yalnız bedenimizi değil, Şâfî ve Rahîm olan Rabbimizi tanımak gerekir.
Hz. İbrahim’e İshak’ın verilmesi bu bakışın canlı bir örneğidir.
Nimet insanı Allah’tan uzaklaştırıyorsa perde olmuş;
Allah’a yaklaştırıyorsa marifetullah vesilesi olmuştur.
Allah Hz. İshak hakkında şöyle buyurur:
“Ona da İshak’a da bereket verdik.”
(Sâffât, 37/113)
Bereket kavramı yalnızca malın veya nüfusun çoğalması değildir.
Bereket;
az bir şeyin çok hayra vesile olmasıdır.
Bir insanın kısa ömrü bereketli olabilir.
Az malı bereketli olabilir.
Bir sözü binlerce insanın hidayetine vesile olabilir.
Bir evladı nesiller boyunca hayra sebep olabilir.
Hz. İshak’ın neslinden Hz. Yakub ve onun soyundan birçok peygamber gelmiştir.
Bu bakımdan Hz. İshak’ın hayatı:
“Rabbim bana çok ver.”
duasından önce:
“Rabbim bana bereketli ver.”
demeyi öğretir.
Hz. İshak’ın ailesine baktığımızda olağanüstü bir iman zinciri görürüz:
Hz. İbrahim → Hz. İshak → Hz. Yakub → İsrailoğulları içerisindeki peygamberler
Bu tablo bize aile müessesesinin önemini gösterir.
İman yalnızca ferdî bir mesele değildir.
İman aile içerisinde yaşanır, öğretilir ve temsil edilir.
Çocuk anne babasının söylediklerinden önce yaşadıklarına bakar.
Namazı anlatan fakat namaz kılmayan;
doğruluğu öğreten fakat yalan söyleyen;
sabırdan bahseden fakat sürekli öfkelenen;
merhameti anlatan fakat ailesine sert davranan bir ebeveynin eğitimi eksik kalır.
Çünkü çocukların en güçlü öğretmeni çoğu zaman gördükleri hayattır.
Hz. İshak ayrı bir din getiren bağımsız bir inanç önderi değildir.
Bütün peygamberler gibi onun da temel daveti:
Allah’ın birliği ve yalnız O’na kulluktur.
Kur’ân peygamberler silsilesini anlatırken onların aynı hidayet çizgisinde olduklarını bildirir.
Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’den Hz. İshak’a, Hz. Yakub’dan Hz. Musa ve Hz. İsa’ya ve nihayet Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a kadar bütün hak peygamberlerin temel çağrısı birdir:
Allah’a kulluk edin.
Şeriatların bazı amelî hükümleri farklılaşmış olsa da tevhid hakikati değişmemiştir.
Hz. İshak’ın hayatında dikkat çeken hususlardan biri de onun Kur’ân’da büyük bir mücadele ve uzun kıssa içerisinde değil, daha çok salihlik, bereket ve peygamberlik vasıflarıyla tanıtılmasıdır.
Bu da bize önemli bir ölçü verir:
Her büyük insanın hayatında olağanüstü hadiselerin uzun uzun anlatılması gerekmez.
Allah katındaki değer;
şöhretle,
çok konuşulmakla,
insanlar tarafından bilinmekle
ölçülmez.
Nice insanlar sessizce yaşar fakat Allah katında büyük makam sahibidir.
Risale-i Nur’un ihlas anlayışı bakımından da esas olan insanların takdiri değil rıza-yı İlâhîdir.
Hz. İshak’ın peygamber olması kendi çalışmasıyla elde ettiği bir makam değildir.
Nübüvvet Allah’ın seçmesi ve ihsanıdır.
Kur’ân:
“Her birini peygamber yaptık.”
(Meryem, 19/49)
buyurur.
Bu durum bize nimetler konusunda önemli bir edep öğretir.
İnsan sahip olduğu güzellikleri tamamen kendinden bilmemelidir.
Zekâ,
ilim,
güzellik,
servet,
makam,
kabiliyet,
iyi aile,
salih evlat…
Bunların hepsi Allah’ın ihsanıdır.
Kulun vazifesi nimete karşı kibirlenmek değil şükretmektir.
Sâffât sûresinde Hz. İbrahim ve Hz. İshak’a bereket verildiği bildirildikten sonra son derece önemli bir ikaz gelir:
“İkisinin soyundan iyi kimseler de vardır, kendisine apaçık zulmedenler de.”
(Sâffât, 37/113)
Bu âyet çok büyük bir ölçü verir.
Peygamber neslinden gelmek bile insanı otomatik olarak kurtarmamaktadır.
Demek ki değer:
soyda değil, iman ve ameldedir.
Bir insanın babasının salih olması, kendisinin salih olmasını garanti etmez.
Bir aileye, cemaate, tarikata veya itibarlı bir çevreye mensup olmak da tek başına kurtuluş vesilesi değildir.
İnsan kendi imanından ve amelinden sorumludur.
Risale-i Nur'un ihlas anlayışı açısından da hakikate mensubiyet ancak hakikati yaşamakla değer kazanır.
Hz. İshak’ın neslinden birçok peygamber geldiği halde Kur’ân aynı nesilden zalimlerin de çıkabileceğini bildirir.
Bundan şu temel prensip çıkar:
Allah katında insanın kimden geldiğinden çok, kime yöneldiği önemlidir.
Peygamber evladı olmak kurtuluş garantisi olmadığı gibi, günahkâr bir ailede doğmak da insanı mahkûm etmez.
Kur’ân’ın ölçüsü açıktır:
“Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Dolayısıyla İslam’da asıl üstünlük:
takva üstünlüğüdür.
Hz. İshak yalnız başına düşünülmemelidir.
Allah ona Hz. Yakub’u ihsan etmiştir.
Hz. Yakub’dan da İsrailoğullarının on iki kolu meydana gelmiş ve onun neslinden çok sayıda peygamber gelmiştir.
Burada olağanüstü bir ders vardır:
Bir salih insanın duasının neticeleri kendisinin ömründen çok daha uzun sürebilir.
Bir baba evladını güzel yetiştirir.
O evlat kendi çocuklarını yetiştirir.
Onlar başka insanlara faydalı olur.
Böylece ilk kişinin yaptığı küçük görünen bir iyilik yüzlerce yıl devam edebilir.
Bu, sadaka-i câriye hakikatini hatırlatır.
Resûlullah ﷺ insan öldüğünde amel defterinin kapanacağını, ancak devam eden sadaka, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat gibi hayırların devam edeceğini bildirmiştir. (Müslim, Vasiyyet, 14)
Dünya açısından bakıldığında evlat insanın neslinin devamıdır.
İman açısından ise bundan çok daha fazlasıdır.
Salih evlat anne babasının ardından dua edebilir.
Onlardan öğrendiği hayrı başkalarına aktarabilir.
Onların başlattığı güzel hizmetleri sürdürebilir.
Böylece anne babanın amel defterine vefatlarından sonra bile sevap yazılmasına vesile olabilir.
Bu sebeple çocuk eğitimi yalnızca dünyevî bir yatırım değildir.
Ahirete yapılan yatırımdır.
Hz. İshak’ın dünyaya gelişindeki şartlar özellikle dua konusunda ümitsizliğe düşen insanlara teselli verir.
Bazen insan yıllarca dua eder.
İstediği gerçekleşmez.
Sonra:
“Allah duamı kabul etmiyor.”
diye düşünebilir.
Oysa duanın kabulü ile insanın istediğinin aynen ve hemen verilmesi aynı şey değildir.
Risale-i Nur’da dua bir kulluk sırrı olarak ele alınır. Dua yalnızca istenilen şeyi elde etmek için yapılan bir işlem değildir; kulun aczini ve fakrını anlayıp Rabbine yönelmesidir.
Allah;
istediğimizi verebilir,
daha hayırlısını verebilir,
bir belayı uzaklaştırabilir,
sevabını ahirete bırakabilir.
Bu sebeple müminin vazifesi dua etmek; neticenin şeklini ve zamanını Allah’ın hikmetine bırakmaktır.
Hz. İshak’ın doğumu Risale-i Nur’daki acz ve fakr hakikatleriyle birlikte düşünüldüğünde ayrıca anlam kazanır.
İnsan birçok konuda acizdir.
Geleceğini bilemez.
Ömrünü garanti edemez.
Kalbinin çalışmasını sağlayamaz.
Bir tohumu yaratamaz.
Bir hücreye hayat veremez.
İşte insan kendi aczini fark ettiğinde İlâhî kudreti daha iyi tanır.
Kendi fakrını gördüğünde Allah’ın rahmet ve zenginliğini daha iyi anlar.
Hz. İbrahim ailesinin insanî sebepler bakımından zayıf göründüğü bir zamanda Hz. İshak’ın ihsan edilmesi bu hakikatin güzel bir tecellisidir.
Acz, dua dili olursa kudrete açılır.
Fakr, şükür dili olursa rahmete açılır.
Hz. İshak kıssasından çıkarılabilecek en büyük derslerden biri ümittir.
Mümin hiçbir zaman Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.
Fakat bu ümit, Allah’ın mutlaka bizim istediğimizi vereceğine dair bir iddia değildir.
Hakiki ümit şudur:
“Rabbim beni görüyor, biliyor, duamı işitiyor ve hakkımda en hayırlısını yapmaya kadirdir.”
Bu anlayış insanı hem ümitsizlikten hem de aşırı beklentiden korur.
Kur’ân’da Hz. İshak çeşitli peygamberlerle birlikte övgüyle zikredilir:
“İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an. Onlar güçlü ve basiretli kullarımızdı.”
(Sâd, 38/45)
Devamında:
“Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlaslı kimseler kıldık. Şüphesiz onlar katımızda seçkin ve hayırlı kimselerdendir.”
(Sâd, 38/46-47)
Burada iki özellik dikkat çeker:
kuvvet ve basiret.
Mümin sadece iyi niyetli değil, aynı zamanda basiretli olmalıdır.
Hak ile bâtılı,
faydalı ile zararlıyı,
dünya ile ahireti,
vasıta ile gayeyi
birbirinden ayırabilmelidir.
Sâd sûresindeki:
“Ahiret yurdunu düşünüp anma özelliğiyle onları ihlaslı kullar kıldık.”
manası özellikle önemlidir.
Peygamberlerin hayatında dünya nihai hedef değildir.
Dünya;
imtihan meydanı, hizmet yeri ve ahiretin tarlasıdır.
Risale-i Nur da insanın fâni dünyaya ebedî kalacakmış gibi bağlanmasının büyük bir yanılgı olduğunu sıkça hatırlatır.
Hz. İshak’ın Kur’ân’da “ahiret yurdunu hatırlayan seçkin kullar” arasında gösterilmesi bize şu soruyu sordurmalıdır:
Ben hayatımı yalnız dünya için mi kuruyorum, yoksa ahireti de hesaba katıyor muyum?
Hz. İbrahim Aleyhisselâm’ın kurban etmekle imtihan edildiği oğlunun kimliği konusunda İslam tarihinde farklı görüşler nakledilmiştir.
Bazı eski rivayetlerde Hz. İshak’ın adı zikredilmiş olmakla beraber, İslam âlimlerinin önemli bir kısmı ve özellikle sonraki dönemlerde yaygın kabul, kurban edilmek istenen oğlun Hz. İsmail Aleyhisselâm olduğu yönündedir.
Kur’ân kurban hadisesini anlatırken oğlun ismini açıkça zikretmez. Ardından:
“Biz ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik.”
(Sâffât, 37/112)
buyurması, Hz. İsmail görüşünün önemli delillerinden biri kabul edilmiştir.
Bu sebeple kesin olmayan ayrıntıları dinin kesin hükmü gibi sunmamak gerekir.
Kur’ân’ın sustuğu yerde kesin konuşmamak ilmî ve dinî bir edeptir.
Hz. İshak’ın hayatıyla ilgili Tevrat ve sonraki tarihî kaynaklarda çok sayıda ayrıntı bulunmaktadır.
Fakat Müslüman açısından ölçü şudur:
Bir bilgi Kur’ân ve sahih sünnet tarafından doğrulanıyorsa kabul edilir.
Kur’ân ve sünnete açıkça aykırıysa reddedilir.
Hakkında vahyin doğrulama veya reddetme yapmadığı ayrıntılarda ise kesin hüküm verilmez.
Bu ölçü özellikle peygamber kıssaları anlatılırken son derece önemlidir.
Çünkü hikâyeyi zenginleştirmek adına güvenilir olmayan rivayetleri kesin gerçek gibi aktarmak, peygamberlerin hayatını anlamamıza faydadan çok zarar verebilir.
Hz. İshak Aleyhisselâm’ın hayatını günümüz aile hayatına taşıdığımızda şu esaslar ortaya çıkar:
Evladı Allah’ın emaneti bil.
Çocuğun için yalnız dünya başarısını değil salihliği iste.
Duan gecikirse ümitsizliğe düşme.
Sebeplere başvur fakat neticeyi Allah’tan bil.
Çocuğuna bırakacağın en büyük mirasın iman olduğunu unutma.
Nasihatinden önce hâlinle örnek ol.
Nimetleri kendinden bilme; şükret.
Ailende ahiret şuurunu canlı tut.
Soy ve aile itibarıyla değil takvayla değer kazanıldığını öğret.
Bir salih evladın nesiller boyunca hayra vesile olabileceğini unutma.
Hz. İshak Aleyhisselâm’ın hayatını Risale-i Nur’un temel iman hakikatleriyle birlikte düşündüğümüzde dört büyük kavram öne çıkar:
İnsan sebepler karşısında sınırlıdır.
İnsan nimetlere muhtaçtır fakat onları kendi kudretiyle yaratamaz.
Evlat nimeti insandaki şefkat duygusunu harekete geçirir ve Rahmet-i İlâhiyeyi tanımaya vesile olur.
Bir insanın yaratılması dahi sonsuz ilim, irade ve kudreti gösterir.
Böylece Hz. İshak’ın mucizevî müjdesi yalnız tarihî bir olay olmaktan çıkar; insana kendi yaratılışını düşündüren bir marifetullah dersi haline gelir.
Modern insan çoğu zaman güvenini tamamen görünen sebeplere bağlamaktadır.
Para varsa güvende olduğunu,
doktor varsa mutlaka iyileşeceğini,
teknoloji ilerledikçe her problemin çözüleceğini,
güçlü bağlantıları varsa başarılı olacağını
zannedebilir.
Hz. İshak’ın kıssası ise sebeplerin ötesindeki hakikati gösterir:
Sebepleri yaratan da onların neticelerini yaratan da Allah’tır.
Bu, sebepleri terk etmek anlamına gelmez.
Tam tersine:
Sebebe sarıl, fakat sebebe dayanma.
Tedbirini al, fakat tedbiri ilahlaştırma.
Çalış, fakat neticeyi kendi gücünden bilme.
Dua et, fakat Rabbine zaman ve şekil tayin etmeye kalkma.
İşte tevekkül budur.
Hz. İshak’ın hayatından çıkarılabilecek dersleri topluca düşündüğümüzde şu hakikatlere ulaşırız:
Birincisi: Allah’ın kudreti sebeplerle sınırlı değildir.
İkincisi: Dua gecikebilir fakat kul Rabbinden ümidini kesmemelidir.
Üçüncüsü: Evlat Allah’ın mülkü ve anne babaya verilmiş bir emanettir.
Dördüncüsü: Salih evlat dünya nimetinden daha büyük bir ahiret sermayesidir.
Beşincisi: Bir ailenin en büyük mirası mal değil imandır.
Altıncısı: Bereket çokluk değil, hayrın devamlılığıdır.
Yedincisi: Peygamber soyundan gelmek dahi tek başına kurtuluş sebebi değildir.
Sekizincisi: İnsan değerini nesebinden değil iman, takva ve amelinden alır.
Dokuzuncusu: Nimet insanı nimeti verene götürmelidir.
Onuncusu: Peygamberlerin ortak davası tevhiddir.
On birincisi: Ahiret şuuru dünya hayatının yönünü düzeltir.
On ikincisi: Kesin delili bulunmayan dinî rivayetlerde ihtiyatlı konuşmak gerekir.
On üçüncüsü: Bir insanın yetiştirdiği salih neslin hayrı asırlar boyunca devam edebilir.
On dördüncüsü: Aczini anlayan insan Allah’ın kudretini, fakrını anlayan insan Allah’ın rahmetini daha iyi tanır.
Hz. İshak Aleyhisselâm’ın Kur’ân’da anlatılan hayatı uzun değildir; fakat taşıdığı mana büyüktür.
O, yaşlılık döneminde Hz. İbrahim ailesine gelen bir rahmet müjdesidir.
O, sebeplerin ötesindeki kudret-i İlâhiyenin şahididir.
O, salih evladın ne büyük bir nimet olduğunun örneğidir.
O, Hz. Yakub’a ve onun neslinden gelecek birçok peygambere uzanan bereketli bir iman silsilesinin halkasıdır.
Ve onun kıssası insana şu büyük hakikati öğretir:
Sebepler tükense de Allah’ın kudreti tükenmez.
İmkânlar daralsa da Allah’ın rahmeti daralmaz.
Dua gecikse de Allah kulunu unutmaz.
Nimet geldiğinde ise kul nimette kalmamalı, nimeti verene yönelmelidir.
Hz. İbrahim’den Hz. İshak’a, Hz. İshak’tan Hz. Yakub’a uzanan peygamberler hanedanının bize bıraktığı asıl miras budur:
Tevhid, teslimiyet, sabır, dua, şükür, salih amel ve ahiret şuuru.
Rabbimiz bizlere Hz. İbrahim’in teslimiyetinden, Hz. İshak’ın salihliğinden, Hz. Yakub’un sabrından hisseler nasip etsin; ailelerimizi imanla bereketlendirsin ve nesillerimizi salih kullarından eylesin.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.