- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Hamza bin Abdülmuttalib (r.a.), İslâm tarihinin cesareti, sadakati, fedakârlığı ve Resûlullah’a (a.s.m.) bağlılığıyla öne çıkan büyük şahsiyetlerinden biridir.
O, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) amcası olmakla beraber yaşça ona yakın bulunuyor, aynı zamanda sütkardeşi kabul ediliyordu. Müslüman olduktan sonra bütün kuvvetini İslâm’ın ve Müslümanların müdafaasına adadı. Uhud Savaşı’nda şehit olması sebebiyle İslâm geleneğinde “Seyyidü’ş-Şühedâ”, yani “Şehitlerin Efendisi” unvanıyla anılmıştır.
Hz. Hamza’nın hayatı yalnızca savaş meydanlarındaki kahramanlıklardan ibaret değildir. Onun hayatında iman, kardeşlik, cesaret, öfkeyi hakka yöneltme, fedakârlık, dünya hayatının geçiciliği ve Allah yolunda sebat gibi pek çok ders vardır.
Hz. Hamza’nın tam adı Hamza bin Abdülmuttalib bin Hâşim’dir.
Babası Abdülmuttalib, Resûlullah’ın (a.s.m.) dedesidir. Böylece Hz. Hamza, Peygamber Efendimizin amcasıdır.
Hz. Hamza Mekke toplumunda güçlü, cesur ve itibarlı bir şahsiyet olarak tanınıyordu. Avcılıkla ilgileniyor, silah kullanmadaki mahareti ve cesaretiyle biliniyordu.
Fakat onun hayatındaki asıl büyük değişim İslâm’la gerçekleşti.
İnsan bazen doğuştan veya yetiştiği çevreden gelen önemli kabiliyetlere sahip olabilir. Ancak kabiliyetin değeri, hangi amaç uğrunda kullanıldığına bağlıdır.
Hz. Hamza’nın kuvveti İslâm’dan önce şahsî bir meziyet iken, iman ettikten sonra mazlumları ve müminleri koruyan büyük bir hizmet vasıtasına dönüştü.
İman, insandaki kabiliyetleri yok etmez; onları doğru istikamete yönlendirir.
Cesaret imanla birleşirse kahramanlık, servet cömertlikle birleşirse hayır, ilim hikmetle birleşirse insanlığa hizmet olur.
Mekke döneminde Müslümanlar ağır baskılar altında bulunuyordu.
Resûlullah (a.s.m.) da müşriklerin sözlü ve fiilî saldırılarına maruz kalıyordu.
Siyer kaynaklarında anlatıldığına göre bir gün Ebû Cehil, Safâ civarında Resûlullah’a ağır sözler söyledi ve onu incitti. Peygamber Efendimiz karşılık vermeden oradan ayrıldı.
Hz. Hamza ise o sırada avdaydı.
Avdan döndüğünde yaşananları öğrendi.
Bu olay Hz. Hamza’yı derinden etkiledi. Kâbe civarında bulunan Ebû Cehil’in yanına giderek ona karşı çıktı ve Resûlullah’ı savundu.
Rivayetlerde Hz. Hamza’nın burada Muhammed’in dininden olduğunu açıkça ifade ettiği aktarılır.
Bu hadise onun İslâm’a giriş sürecinde önemli bir dönüm noktası oldu.
Hz. Hamza’nın Müslüman oluşunda dikkat çekici bir nokta vardır.
Bir insan yıllarca bazı gerçeklerin yanında bulunabilir fakat bir olay onun kalbinde büyük bir uyanış meydana getirebilir.
Hz. Hamza Resûlullah’ı çocukluğundan beri tanıyordu.
Onun doğruluğunu, ahlâkını ve güvenilirliğini biliyordu.
Fakat Ebû Cehil’in yaptığı haksızlık, Hz. Hamza’nın içinde başka bir kapının açılmasına vesile oldu.
Hayatta yaşadığımız bazı hadiseler tesadüfî ve anlamsız görünse bile insanın düşünmesine, hakikati araştırmasına ve hayatının yönünü değiştirmesine vesile olabilir.
Bazen bir söz…
Bazen bir musibet…
Bazen bir ölüm…
Bazen yapılan bir haksızlık…
Bazen okunan bir ayet…
İnsanın bütün hayatını değiştirebilir.
Önemli olan, hadiselerin bize verdiği mesaj üzerinde düşünmektir.
Hz. Hamza’nın İslâm’a yönelişinde öfkenin de bir etkisi görülür.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır.
İslâm öfkeyi tamamen yok etmeyi değil, onu kontrol altına almayı ve doğru yerde kullanmayı öğretir.
Kişisel gurur için öfkelenmek başka, zulme karşı çıkmak başkadır.
Kur’ân müminleri överken şöyle buyurur:
“Onlar bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar; öfkelerini yenerler ve insanları affederler.”
(Âl-i İmrân, 3/134)
Müminin gücü yalnızca öfkelenebilmesinde değil, öfkesine hâkim olabilmesindedir.
Hz. Hamza’nın hayatı bize kuvvetin zulüm için değil, hakkı müdafaa için kullanılması gerektiğini hatırlatır.
Mekke’nin ilk dönemlerinde Müslümanların sayısı azdı.
Birçoğu toplumda güçlü ailelere sahip değildi. Özellikle köleler, fakirler ve himayesiz Müslümanlar ağır eziyetler görüyordu.
Hz. Hamza gibi güçlü ve itibarlı bir şahsiyetin Müslüman olması Müslümanlara önemli bir moral desteği sağladı.
Bu bize çok önemli bir hakikati öğretir:
Bir toplumda herkes:
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”
derse zulüm güçlenir.
Fakat insanlar:
“Bu haksızlığa sessiz kalmayacağım.”
demeye başladığında kötülük karşısında toplumsal bir direnç meydana gelir.
Hz. Hamza denildiğinde akla ilk gelen özelliklerden biri cesarettir.
Fakat İslâm açısından cesaret yalnızca savaş meydanında korkusuz olmak değildir.
Gerçek cesaret bazen:
Haksızlığa karşı doğruyu söylemektir.
Günaha “hayır” diyebilmektir.
Toplum yanlış yaparken doğru tarafta kalabilmektir.
Menfaatine aykırı olsa bile adaleti savunabilmektir.
Hatasını kabul edebilmektir.
Nefsinin arzularına karşı direnebilmektir.
En büyük kahramanlık yalnız başkalarını yenmek değil, insanın kendi nefsini de terbiye edebilmesidir.
Mekke’de baskılar giderek arttığında Müslümanlara Medine’ye hicret izni verildi.
Hz. Hamza da hicret eden Müslümanlar arasındaydı.
Hicret yalnızca şehir değiştirmek değildi.
İnsanların:
Evlerini,
mallarını,
alıştıkları çevreyi,
akrabalarını,
ticaretlerini
geride bırakmaları gerekiyordu.
Bütün bunlar Allah ve Resûlü uğruna yapılan büyük fedakârlıklardı.
İman yalnızca sözle değil, gerektiğinde fedakârlıkla ortaya çıkar.
İnsan:
“Allah’a inanıyorum.”
diyebilir.
Fakat asıl imtihan bazen çıkarlarıyla inancı karşı karşıya geldiğinde başlar.
Hicretin ikinci yılında Bedir Savaşı gerçekleşti.
Müslümanların sayısı yaklaşık üç yüz civarındaydı. Mekke ordusu ise onların birkaç katıydı ve askerî bakımdan daha güçlü görünüyordu.
Kur’ân Bedir hakkında şöyle buyurur:
“Andolsun, siz güçsüz olduğunuz hâlde Allah Bedir’de size yardım etmişti.”
(Âl-i İmrân, 3/123)
Hz. Hamza Bedir’de Müslüman ordusunun önde gelen savaşçılarından biriydi.
Kaynaklarda onun savaşın başlangıcındaki mübarezelerde ve savaşın devamında büyük cesaret gösterdiği anlatılır.
Ancak Bedir’in verdiği asıl ders yalnızca askerî başarı değildir.
Maddî imkânların azlığı, haklı bir davanın mutlaka başarısız olacağı anlamına gelmez.
İnsan üzerine düşeni yaptıktan sonra neticeyi Allah’a bırakmalıdır.
Hz. Hamza fizikî bakımdan güçlüydü.
Fakat İslâm ahlâkında kuvvetin kendisi tek başına fazilet değildir.
Bir zalim de güçlü olabilir.
Bir hırsız da zeki olabilir.
Bir dolandırıcı da güzel konuşabilir.
Önemli olan kabiliyetlerin hangi amaç için kullanıldığıdır.
Hz. Hamza’nın kuvveti imanla birleşince İslâm toplumunu koruyan bir vasıtaya dönüştü.
Allah’ın verdiği:
zekâ,
makam,
para,
beden gücü,
teknoloji,
hitabet,
sosyal çevre,
bilgi
birer emanettir.
Bunların tamamı hayır için de şer için de kullanılabilir.
İnsan, kendisine verilen nimetleri hangi yolda kullandığından sorumludur.
Bedir’de Mekke müşrikleri ağır bir yenilgi yaşamıştı.
Bu yenilginin intikamını almak isteyen Mekkeliler büyük bir ordu hazırlayarak Medine üzerine yürüdüler.
Hicretin üçüncü yılında Uhud Savaşı meydana geldi.
Hz. Hamza yine Müslüman ordusunun en cesur isimleri arasındaydı.
Savaşın ilk safhasında Müslümanlar üstünlük sağladı.
Ancak Resûlullah’ın stratejik bir noktaya yerleştirdiği okçuların önemli bir kısmı, savaşın kazanıldığını düşünerek yerlerini terk etti.
Bu durum savaşın seyrini değiştirdi.
Kur’ân bu hadiseye dikkat çeker:
“Allah size verdiği sözde durmuştu; O’nun izniyle onları kırıp geçiriyordunuz. Nihayet sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra gevşediniz, emir konusunda tartıştınız ve emre karşı geldiniz…”
(Âl-i İmrân, 3/152)
Uhud yalnızca bir savaş değildir.
Aynı zamanda insanlık için büyük bir eğitim sahnesidir.
Bir ordunun önemli bir bölümü görevini yaparken stratejik bir noktadaki disiplinin bozulması bütün savaşın seyrini değiştirmiştir.
Hayatta bazen küçük gördüğümüz hataların büyük sonuçları olabilir.
Bir şoförün birkaç saniyelik dikkatsizliği…
Bir doktorun küçük bir ihmali…
Bir çalışanın güvenlik kuralını önemsememesi…
Bir yöneticinin yanlış kararı…
Bir insanın düşünmeden söylediği bir söz…
Büyük sonuçlara yol açabilir.
Bu nedenle mümin, kendisine verilen sorumluluğu küçük görmemelidir.
Uhud Savaşı’nın en acı hadiselerinden biri Hz. Hamza’nın şehit edilmesidir.
Siyer ve hadis kaynaklarında, Vahşî bin Harb’in Hz. Hamza’yı savaş sırasında uzaktan attığı bir mızrakla öldürdüğü anlatılır.
Hz. Hamza böylece şehit oldu.
Resûlullah (a.s.m.) amcasının şehadetinden derin üzüntü duydu.
Hz. Hamza yalnızca akrabası değildi.
Çocukluk arkadaşıydı.
Sütkardeşiydi.
Dava arkadaşıydı.
İslâm’ın en güçlü savunucularından biriydi.
Fakat dünya imtihanının kanunu gereği en sevgili insanlar bile bir gün ayrılır.
Hz. Hamza’nın Uhud’daki şehadeti dünya hayatının geçiciliğini güçlü biçimde hatırlatır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
(Âl-i İmrân, 3/185)
İnsan ne kadar güçlü olursa olsun ölümden kaçamaz.
Zengin de ölür.
Fakir de ölür.
Komutan da ölür.
Hükümdar da ölür.
Âlim de ölür.
Kahraman da ölür.
Asıl mesele ölmemek değil, nasıl bir hayat yaşayıp Allah’ın huzuruna nasıl çıkacağımızdır.
Kur’ân şehitler hakkında çok büyük bir müjde verir:
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılırlar.”
(Âl-i İmrân, 3/169)
Bu ayet müminin ölüm anlayışını değiştirir.
Ölüm mutlak yokluk değildir.
Dünya hayatından âhiret hayatına geçiştir.
Bu sebeple Hz. Hamza’nın şehadeti zahiren büyük bir ayrılık olmakla beraber İslâm inancında ebedî hayata açılan bir kapı olarak değerlendirilir.
Hz. Peygamber’in Uhud sonrasında Hz. Hamza’nın naaşını gördüğünde büyük üzüntü yaşadığı rivayet edilir.
Bu durum bize Resûlullah’ın insanî yönünü de gösterir.
Peygamber olmak duygusuz olmak değildir.
Resûlullah:
Sevmiş,
özlemiş,
ağlamış,
üzülmüş,
yakınlarını kaybetmiştir.
Ancak bütün bu acılar içerisinde Allah’a kulluktan ayrılmamıştır.
Sabır, hiç üzülmemek değildir.
Sabır, üzüntünün içinde Allah’a isyan etmemektir.
İnsan sevdiğini kaybettiğinde ağlayabilir ve üzülür. Bu insan fıtratının bir gereğidir.
Önemli olan kalbin Allah’a bağlılığını kaybetmemesidir.
Hz. Hamza’nın hayatıyla bağlantılı en dikkat çekici hadiselerden biri Vahşî’nin sonraki hayatıdır.
Hz. Hamza’yı öldüren Vahşî daha sonra Müslüman oldu.
Bu hadise İslâm’ın tövbe anlayışının büyüklüğünü gösterir.
Bir insan geçmişinde ne kadar büyük günah işlemiş olursa olsun samimî şekilde Allah’a dönerse tövbe kapısı açıktır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar.”
(Zümer, 39/53)
İslâm’da insan geçmişinin esiri değildir.
Samimî tövbe yeni bir başlangıcın kapısıdır.
Vahşî’nin Müslüman olması üzerinde ayrıca düşünmek gerekir.
Hz. Hamza, Resûlullah’ın çok sevdiği amcasıydı.
Onu öldüren insanın daha sonra İslâm’a girmesi, İslâm’ın şahsî intikam üzerine kurulmadığını gösteren çarpıcı hadiselerden biridir.
Buradan büyük bir ahlâk dersi çıkar:
Çünkü insan değişebilir.
Bir gün düşman olan ertesi gün dost olabilir.
Günahkâr tövbe edebilir.
Cahil öğrenebilir.
Yanlış yapan hatasını anlayabilir.
Allah’ın hidayet kapısını kimse kapatamaz.
Hz. Hamza’nın hayatını yalnız tarih olarak okumak eksik olur. Asıl mesele onun hayatından kendi hayatımıza ders çıkarmaktır.
1. Haksızlık karşısında sessiz kalma.
Fakat mücadelede adaleti kaybetme.
2. Gücünü iyilik için kullan.
Kuvvet bir emanettir.
3. Cesaretini imanla yönlendir.
Kontrolsüz cesaret tehlikeye dönüşebilir.
4. Doğruyu gördüğünde kabul etmekten çekinme.
5. Geçmişteki yanlışların geleceğini belirlemesine izin verme.
6. Allah’ın rahmetinden ümit kesme.
7. Dostlarını zor zamanlarında yalnız bırakma.
8. Sorumluluk aldığında görev yerini terk etme.
9. Küçük ihmalleri küçümseme.
Uhud bunun büyük derslerinden biridir.
10. Başarı zamanında rehavete kapılma.
11. Ölümü unutma.
Dünya kalıcı değildir.
12. Fedakârlık olmadan büyük davaların taşınamayacağını bil.
13. Nimetlerini Allah yolunda değerlendir.
14. Akrabalık sevgisini hak ve adaletle birleştir.
15. Öfkeni kontrol et.
16. Mazlumların yanında dur.
17. İnsanların değişebileceğine inan.
18. Tövbe kapısını kapatma.
19. Musibetler karşısında sabırlı ol.
20. Hayatının sonunda geride ne bırakacağını düşün.
Risale-i Nur’un temel bakışlarından biri dünyanın bir imtihan meydanı, insanın ise ebedî âleme hazırlanan bir yolcu olmasıdır.
Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde sıkça vurgulandığı üzere ölüm, iman nazarında mutlak bir yokluk değildir. Dünya hayatından başka bir âleme geçiştir.
Bu açıdan Hz. Hamza’nın şehadeti yalnızca Uhud’da sona eren bir hayat olarak görülmez.
Onun dünyadaki vazifesi sona ermiş fakat ebedî hayata yönelik yolculuğu başka bir merhaleye geçmiştir.
Kur’ân’ın:
“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma…”
müjdesi bu hakikati açık biçimde ortaya koyar.
İman nazarıyla bakıldığında şehadet:
yokluk değil bekaya, ayrılık değil ebedî buluşmaya açılan bir kapıdır.
Hz. Hamza’nın hayatındaki belki de en dikkat çekici nokta şudur:
Aynı insan…
Aynı beden…
Aynı kuvvet…
Aynı cesaret…
Fakat iman geldikten sonra bütün bu özelliklerin yönü değişmiştir.
Bu bize insan terbiyesi konusunda çok büyük bir hakikat öğretir:
Cesur insan korkaklaştırılmaz.
Cesaretine istikamet verilir.
Zengin insan fakirleştirilmez.
Servetine zekât ve sadaka şuuru verilir.
Akıllı insan düşünmekten vazgeçirilmez.
Aklına hikmet kazandırılır.
Kuvvetli insan güçsüzleştirilmez.
Kuvvetine adalet öğretilir.
Günümüzde kahramanlık çoğu zaman fiziksel güç, şöhret, para veya sosyal medya popülerliğiyle ölçülüyor.
Hz. Hamza’nın hayatı ise farklı bir kahramanlık anlayışı sunuyor:
Kahramanlık, hak bildiğinin yanında durabilmektir.
Arkadaşların yanlış bir iş yaparken:
“Ben bunu yapmayacağım.”
diyebilmek kahramanlıktır.
Haram kazanç fırsatı önüne geldiğinde:
“Bu para bana helâl değil.”
diyebilmek kahramanlıktır.
Mazlum bir insan ezilirken onu savunabilmek kahramanlıktır.
Hata yaptığında:
“Ben yanlış yaptım.”
diyebilmek de kahramanlıktır.
Hz. Hamza’nın hayatında akrabalık bağı iman kardeşliğiyle daha yüksek bir anlam kazanmıştır.
Resûlullah onun yeğeniydi.
Fakat İslâm’dan sonra yalnız yeğeni değil aynı zamanda peygamberi ve rehberi oldu.
Bu dönüşüm çok anlamlıdır.
İslâm aile bağlarını ortadan kaldırmaz; onları iman ve ahlâkla güçlendirir.
Aile sevgisi yalnız kan bağı üzerine değil:
merhamet,
sadakat,
adalet,
yardımlaşma,
dua
ve Allah rızası üzerine kurulmalıdır.
Bugün Hz. Hamza’nın hayatını okuyan insan kendisine şunu sormalıdır:
“Allah bana hangi kabiliyetleri verdi ve ben onları nerede kullanıyorum?”
Param varsa nerede harcıyorum?
Bilgim varsa kime fayda sağlıyor?
Makamım varsa adalet için kullanıyor muyum?
Gücüm varsa zayıfı koruyor muyum?
Konuşma kabiliyetim varsa hakikati mi anlatıyorum?
Teknolojiyi iyilik için mi kullanıyorum?
Zamanımı nasıl değerlendiriyorum?
İşte Hz. Hamza’nın hayatını gerçek anlamda okumak, bu soruları kendi hayatımıza yöneltmekle mümkündür.
Hz. Hamza’nın (r.a.) hayatı bize şunu öğretir:
İnsanın büyüklüğü sahip olduğu kuvvette değil, o kuvveti hangi dava uğrunda kullandığındadır.
O güçlüydü.
Fakat gücünü mazlumu ezmek için değil, hakkı savunmak için kullandı.
Cesurdu.
Fakat cesaretini şahsî menfaat uğruna değil, iman ettiği hakikat uğruna ortaya koydu.
Resûlullah’ı sevdi.
Bu sevgisini yalnız sözle değil, zor zamanlarda yanında durarak gösterdi.
Bedir’de mücadele etti.
Uhud’da mücadele etti.
Ve sonunda inandığı değerler uğruna hayatını feda etti.
Onun hayatından bize kalan en önemli mesajlardan biri şudur:
“Sahip olduğun kabiliyetlerin büyüklüğünden önce, onları ne uğrunda kullandığına bak.”
Çünkü mal geçer.
Makam geçer.
Gençlik geçer.
Bedenin kuvveti geçer.
Şöhret geçer.
Dünya hayatı da geçer.
Fakat imanla yapılan samimî amellerin karşılığı Allah katında kaybolmaz.
Kur’ân-ı Kerîm’in şehitler hakkındaki şu müjdesi Hz. Hamza’nın hayatını anlamak için de güçlü bir sonuçtur:
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılırlar.”
(Âl-i İmrân, 3/169)
Allah, Hz. Hamza’dan ve bütün sahabe-i kiramdan razı olsun.
Allah bizlere de cesareti öfkeyle değil hikmetle; kuvveti zulümle değil adaletle; hayatı nefsimiz için değil Allah’ın rızasına uygun hayırlı işler için kullanmayı nasip etsin. Âmin.
İ
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.