- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Hûd aleyhisselâmın kıssası, yalnızca geçmişte yaşamış bir peygamberin ve kavminin tarihini anlatmaz. Güç, servet, medeniyet, kibir, nankörlük, tebliğ, sabır, tevekkül ve ilâhî adalet hakkında her çağın insanına dersler verir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Hûd aleyhisselâm özellikle A‘râf, Hûd, Şuarâ ve Ahkâf sûrelerinde anlatılır. Onun gönderildiği Âd kavmi, maddî bakımdan güçlü fakat iman ve ahlâk bakımından bozulmuş bir toplumdu.
Bu kıssanın merkezindeki büyük hakikat şudur:
İnsanı ve toplumları ayakta tutan yalnız maddî güç değildir. Güç Allah’ın nimeti olarak bilinmez, şükür ve adaletle kullanılmazsa insanın imtihanına, hatta helâkine dönüşebilir.
Hz. Hûd aleyhisselâm, Kur’ân'da adı açıkça zikredilen peygamberlerden biridir. Allah Teâlâ onu Âd kavmine peygamber olarak göndermiştir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?’”
(A‘râf, 7/65)
Hz. Hûd’un davetinin temeli son derece açıktır:
Tevhid.
Yani:
Allah birdir. İbadet yalnız O’na yapılır. İnsan yaratılmışlara değil, Yaratıcı’ya kulluk eder.
Bütün peygamberlerin ortak daveti de budur.
Âd kavmi sıradan ve güçsüz bir toplum değildi.
Kur’ân onların maddî imkânlarına ve kuvvetlerine dikkat çeker. Hz. Hûd onlara şöyle hatırlatmıştır:
“Düşünün ki Allah sizi Nûh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta size üstün bir güç verdi. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”
(A‘râf, 7/69)
Demek ki Allah onlara:
kuvvet,
beden gücü,
imkân,
servet,
yapı ve şehirleşme kabiliyeti,
toplum hâlinde yaşama gücü,
maddî gelişmişlik
vermişti.
Fakat burada çok önemli bir imtihan başladı.
Âd kavminin büyük kısmı ikinci yolu seçti.
Âd kavminin psikolojisini anlatan en çarpıcı âyetlerden biri Fussilet sûresindedir:
“Âd kavmi ise yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve ‘Bizden daha güçlü kim var?’ dediler.”
(Fussilet, 41/15)
İşte Âd kavminin hastalığı bu cümlede özetlenmektedir:
Kendilerine verilen kuvvetin kaynağını unuttular.
Kuvveti Allah’ın nimeti olarak görmek yerine kendilerinden bildiler.
Kur’ân hemen ardından onların büyük yanılgısını hatırlatır:
“Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu görmediler mi?”
(Fussilet, 41/15)
Bu âyet çağımız insanına da son derece güçlü bir ders verir.
İnsan:
“Param var.”
“Makamım var.”
“Teknolojim var.”
“Ordum var.”
“Bilgim var.”
“Şirketim var.”
“Gücüm var.”
diyebilir.
Fakat asıl soru şudur:
İnsan kendi kalbini bile kendi iradesiyle çalıştırmıyorsa, sahip olduğu güçle nasıl mutlak şekilde övünebilir?
Risale-i Nur'un birçok yerinde nimetlerin insanı Mün‘im-i Hakikî'ye, yani gerçek nimet verici olan Allah’a götürmesi gerektiği üzerinde durulur.
Bir sofraya baktığımızda yalnız ekmeği görmemeliyiz.
Ekmeğin arkasındaki:
rahmeti, kudreti, hikmeti ve ikramı görmeliyiz.
Âd kavminin yanıldığı noktalardan biri buydu.
Nimeti gördüler fakat Mün‘im’i unuttular.
Kuvveti gördüler fakat Kadir-i Mutlak’ı unuttular.
Serveti gördüler fakat Rezzâk’ı unuttular.
Hayatı gördüler fakat Muhyî’yi unuttular.
Böylece nimet onları şükre değil, kibre götürdü.
Bir insan:
“Ben kazandım.”
demek yerine:
“Allah bana çalışma imkânı verdi; akıl, sağlık, zaman ve fırsat verdi. Ben de sebeplere müracaat ettim.”
demelidir.
Bu anlayış çalışmayı azaltmaz.
Tam tersine çalışmayı şükre ve ibadete dönüştürür.
Âd kavminin en büyük manevî hastalıklarından biri kibirdi.
Kibir insanın yalnız başkalarını küçümsemesi değildir.
Daha tehlikelisi:
Hz. Hûd onlara Allah’ın âyetlerini anlatıyordu.
Fakat onlar hakikati değerlendirmek yerine peygambere karşı çıkıyorlardı.
Bu bize önemli bir ölçü öğretir:
Bir söz söylendiğinde ilk sorumuz:
“Bunu kim söyledi?”
olmamalıdır.
Asıl soru:
“Bu söz doğru mu?”
olmalıdır.
Hakikat bazen fakirden gelir.
Bazen çocuktan gelir.
Bazen senden daha az eğitimli gördüğün bir insandan gelir.
Müminin vazifesi hakikati söyleyen kişinin makamından önce hakikatin kendisine bakmaktır.
Hz. Hûd aleyhisselâm kavmine şöyle demiştir:
“Ey kavmim! Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
(Hûd, 11/51)
Bu, peygamberlerin ihlâsının büyük göstergelerinden biridir.
Hz. Hûd:
“Bana para verin.”
“Bana makam verin.”
“Beni hükümdar yapın.”
demiyordu.
Aksine:
diyordu.
Buradan özellikle din hizmetinde bulunan insanlar için büyük bir ders çıkar:
Risale-i Nur'un ihlâs anlayışının temelinde de Allah rızasını esas almak vardır.
Hizmetin merkezinde:
şöhret değil rıza,
menfaat değil ihlâs,
makam değil kulluk
bulunmalıdır.
Hz. Hûd aleyhisselâm kavmine çok dikkat çekici bir çağrıda bulunur:
“Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.”
(Hûd, 11/52)
Burada çok güzel bir bağlantı vardır:
İstiğfar → tövbe → rahmet → bereket → kuvvet
Demek ki insanın Allah ile münasebeti yalnız âhiret hayatını ilgilendirmez.
Manevî hayat ile dünya hayatı arasında da hikmetli ilişkiler vardır.
Ancak bunu “Her tövbe eden mutlaka zengin olur” şeklinde mekanik bir formüle çevirmek doğru değildir.
Asıl hakikat şudur:
Hz. Hûd aleyhisselâm kavminin tehditlerine rağmen büyük bir teslimiyet göstermiştir:
“Şüphesiz ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın.”
(Hûd, 11/56)
Bu âyet tevekkülün muhteşem ifadelerinden biridir.
Hz. Hûd tek başına görünüyordu.
Karşısında güçlü bir toplum vardı.
Fakat o meseleye yalnız görünen sebepler açısından bakmıyordu.
Biliyordu ki:
İnsanların kalpleri O’nun kudretindedir.
Hayat O’nun elindedir.
Ölüm O’nun emrindedir.
Rızık O’nun hazinesindedir.
Neticeleri yaratan O’dur.
İşte gerçek tevekkül budur.
Tevekkül:
“Hiçbir şey yapmayayım, Allah halleder.”
demek değildir.
Risale-i Nur perspektifinden sebeplere müracaat etmek fiilî duadır.
İnsan:
çalışır,
tedbir alır,
plan yapar,
gayret eder,
doğru sebeplere müracaat eder,
sonra sonucu Allah’a bırakır.
Formül şöyledir:
Bu anlayış insanı hem tembellikten hem aşırı kaygıdan kurtarır.
Hz. Hûd aleyhisselâmın karşısında büyük bir kavim vardı.
Onların çoğunluğu peygamberlerine karşı çıkıyordu.
Fakat sayılarının fazla olması onları haklı yapmadı.
Buradan çok önemli bir iman ölçüsü çıkar:
Bir toplumun tamamına yakını:
“Böyle düşünüyor.”
diye bir düşünce doğru hâle gelmez.
Bir günah toplumda normalleştiğinde helâl olmaz.
Bir haram yaygınlaştığında meşru olmaz.
Bir yanlış milyonlarca insan tarafından tekrarlandığında hakikat hâline gelmez.
Mümin ölçüsünü:
Allah’ın kitabından, Resûlullah’ın sahih sünnetinden ve sağlam dinî bilgiden almalıdır.
Kur’ân Hz. Hûd’un kavmine söylediği şu sözleri aktarır:
“Siz her yüksek yere bir alâmet bina edip boş şeylerle mi uğraşıyorsunuz? Ebedî kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?”
(Şuarâ, 26/128-129)
Burada binaların veya teknolojinin kendisi kötülenmemektedir.
Eleştirilen şey:
israf, gösteriş, gurur ve dünyada ebedî kalacakmış gibi yaşamaktır.
Bugün de insan:
çok büyük evler,
lüks araçlar,
yüksek binalar,
dev projeler,
teknolojik sistemler
yapabilir.
Bunların kendisi haram değildir.
Fakat insan bunları:
gurur, gösteriş, tahakküm ve israf aracı
hâline getirirse Âd kavminin hastalığından pay alabilir.
Âd kavminin davranışlarında dünyada kalıcılık vehmi görülmektedir.
İnsan da bazen ölümü bildiği hâlde hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar.
Evini düşünüyor.
İşini düşünüyor.
Arabayı düşünüyor.
Malını düşünüyor.
Gelecek yılları düşünüyor.
Fakat ebedî hayatını unutabiliyor.
Risale-i Nur'un sıkça hatırlattığı hakikatlerden biri dünyanın fani bir misafirhane olduğudur.
İnsan burada misafirdir.
Dünya çalışılacak yerdir.
Fakat kalınacak son menzil değildir.
Hz. Hûd kavmine şöyle der:
“Tuttuğunuz zaman zorbaca mı tutuyorsunuz?”
(Şuarâ, 26/130)
Bu ifade Âd kavminin güç kullanımındaki ölçüsüzlüğüne işaret eder.
Böylece Kur’ân çok önemli bir medeniyet prensibi öğretir:
Fakat:
Bu prensip:
ailede,
işyerinde,
devlet yönetiminde,
ticarette,
eğitimde,
toplumda
geçerlidir.
Bir insanın güçlü olması kötü değildir.
Fakat gücünü zayıfı ezmek için kullanması büyük bir ahlâk problemidir.
Hz. Hûd’un mesajının merkezinde kendisi yoktur.
Merkezde Allah vardır.
Bu çok önemlidir.
Gerçek din hizmetinde:
“Bana bağlanın.”
yerine:
anlayışı bulunmalıdır.
Peygamberler insanları kendi şahıslarına kulluğa değil, Allah’ın kulluğuna davet etmişlerdir.
Risale-i Nur'un hizmet anlayışında da şahsı değil hakikati öne çıkarmak esastır.
Hz. Hûd’un karşısında büyük bir toplum vardı.
Fakat o:
“Beni kim destekleyecek?”
diye hakikatten vazgeçmedi.
Bu bize şunu öğretir:
Bazen insan:
ailesinde,
arkadaş çevresinde,
işyerinde,
toplumda
doğruyu savunduğu için yalnız kalabilir.
Fakat Allah’ın razı olduğu yerde bulunmak, insanların alkışından daha değerlidir.
Hz. Hûd kavmine defalarca nasihat etti.
Onların hakaretlerine rağmen vazifesini sürdürdü.
Bu bize özellikle insan yetiştirirken büyük bir ders verir.
Çocuğuna nasihat ediyorsun fakat hemen değişmiyor olabilir.
Bir arkadaşına güzel bir söz söylüyorsun fakat kabul etmiyor olabilir.
Bir insana iyilik yapıyorsun fakat karşılık bulmuyor olabilir.
Hemen:
“Artık uğraşmayacağım.”
dememek gerekir.
Bizim vazifemiz güzel şekilde anlatmak, dua etmek ve örnek olmaktır.
Peygamberlerin vazifesi tebliğdir.
Kalpleri zorla değiştirmek değildir.
Bu sebeple bir insan dini anlatırken:
hakaret,
aşağılama,
zorbalık,
öfke
yerine hikmet ve güzel nasihat yolunu tercih etmelidir.
Bir insana hakikati sevdirmek isterken davranışlarımızla onu hakikatten uzaklaştırmamalıyız.
Âd kavmi bir anda sebepsiz yere helâk edilmedi.
Onlara peygamber gönderildi.
Uyarıldılar.
Nasihat edildiler.
Tövbe etmeye çağrıldılar.
Allah’ın nimetleri hatırlatıldı.
Fakat onlar ısrarla yüz çevirdiler.
Bu durum Allah’ın adalet ve rahmetini birlikte gösterir.
Allah kullarına dönüş kapısını açar.
Fakat insan bile bile zulüm ve inkârda ısrar ederse bunun sonuçları vardır.
Kur’ân onların üzerine şiddetli bir rüzgâr gönderildiğini bildirir.
Hâkka sûresinde:
“Âd kavmi ise uğultulu, azgın bir fırtına ile helâk edildi.”
(Hâkka, 69/6)
Ardından:
“Allah onu üzerlerine yedi gece sekiz gün aralıksız musallat etti.”
(Hâkka, 69/7)
Kur’ân bu manzarayı son derece ibretli şekilde tasvir eder.
Bir zamanlar:
diyen toplum, Allah’ın emriyle hareket eden bir rüzgâr karşısında aciz kalmıştır.
İşte kıssanın en sarsıcı derslerinden biri budur:
Rüzgâr normalde hayatımız için büyük nimettir.
Bulutları taşır.
Havayı temizler.
Bitkilerin döllenmesine vesile olur.
İklim sistemlerinde görev yapar.
Fakat Allah dilerse aynı rüzgâr başka bir neticeye vesile olabilir.
Risale-i Nur'un bakış açısıyla tabiat başıboş değildir.
Hadiseler Allah’ın:
ilim, irade, kudret ve hikmeti
altında meydana gelir.
Mümin sebepleri inkâr etmez.
Fakat sebepleri ilahlaştırmaz.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Emrimiz gelince Hûd’u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık.”
(Hûd, 11/58)
Buradaki “rahmetimizle” ifadesi çok önemlidir.
İnsan:
“Ben ibadet ettim, dolayısıyla kurtuluşu kendim kazandım.”
diye gururlanmamalıdır.
İbadet ederiz.
Tövbe ederiz.
Salih amel işleriz.
Fakat nihayetinde Allah’ın rahmetine muhtacız.
Kur’ân’da:
“Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.”
(İbrahim, 14/7)
buyurulur.
Âd kavmi kendilerine verilen büyük nimetlere karşı gereken şükrü göstermedi.
Şükür yalnız:
“Elhamdülillah.”
demek değildir.
Risale-i Nur'da işlenen şükür anlayışıyla nimet:
kalben Allah’tan bilinmeli,
dille hamd edilmeli,
fiilen Allah’ın razı olduğu yerde kullanılmalıdır.
Mesela para nimetinin şükrü yalnız “Elhamdülillah” demek değildir.
Helâl kazanmak, israf etmemek, zekât ve sadaka vermek, hayırda kullanmak da o nimetin fiilî şükrüdür.
Âd kavminin:
“Bizden daha güçlü kim var?”
sözü, insanın ene ve benlik probleminin toplumsal hâle gelmiş şekli gibidir.
İnsan:
“Ben yaptım.”
“Ben kazandım.”
“Ben biliyorum.”
“Ben güçlüyüm.”
dediğinde nefsin tehlikeli bölgesine girebilir.
Risale-i Nur'un ene dersinin temel ölçülerinden biri, insandaki kabiliyet ve özelliklerin Allah’ı tanımaya bir ölçü ve ayna olmasıdır.
İnsan:
“Ben biliyorum.”
deyip gururlanmak yerine:
“Bana bu bilme kabiliyetini veren Allah’ın ilmi nasıl sonsuzdur!”
diye düşünmelidir.
Bir toplum:
yüksek binalar yapabilir,
ileri teknoloji geliştirebilir,
zenginleşebilir,
askerî bakımdan güçlenebilir.
Fakat bütün bunlar o toplumun Allah katında üstün olduğunu göstermez.
Gerçek medeniyet:
ile değer kazanır.
Âd kıssası bize şunu öğretmektedir:
Âd kavmi bir dönem çok güçlüydü.
Sonra tarih sahnesinden çekildi.
Bu durum bütün insanlık için büyük bir derstir.
İmparatorluklar kurulur.
Devletler yükselir.
Şirketler büyür.
Servetler toplanır.
İnsanlar makam sahibi olur.
Sonra hepsi değişir.
Fakat Allah’ın mülkü değişmez.
Kur’ân’ın bildirdiği hakikat şudur:
İnsan dünyada malik değil, daha doğru ifadeyle emanetçidir.
Hz. Hûd kıssasını yalnız milletlerin tarihi olarak okumamalıyız.
Evimize de uygulamalıyız.
Baba olmak tahakküm etmek değildir.
Anne olmak yalnız emir vermek değildir.
Eş olmak karşı tarafı kontrol etmek değildir.
Allah insana bir yetki vermişse o yetki aynı zamanda emanettir.
Çocuğa yalnız:
“Ders çalış.”
demek yetmez.
Aynı zamanda:
“Bu aklı sana Allah verdi.”
“Sağlığın bir nimettir.”
“Yemeğin nimettir.”
“Annen-baban nimettir.”
“Hayat nimettir.”
bilinci kazandırılmalıdır.
Âd kıssasının ticaret hayatına da güçlü mesajları vardır.
Servet insanı kibirlendirmemelidir.
Kazanç insanı Allah’tan uzaklaştırmamalıdır.
İşveren çalışanını ezmemelidir.
Güçlü olan zayıfın hakkını yememelidir.
İnsan kazancını:
“Benim mutlak mülküm.”
olarak değil:
“Allah’ın bana emanet ettiği bir nimet.”
olarak görmelidir.
Bu anlayış ticareti ibadete yaklaştırır.
Hz. Hûd’un tevekkülü özellikle korku yaşayan insanlara büyük ders verir.
İnsan bazen:
“Ya işimi kaybedersem?”
“Ya param biterse?”
“Ya insanlar bana zarar verirse?”
“Ya işlerim istediğim gibi gitmezse?”
diye endişelenebilir.
Hz. Hûd’un tavrı bize şunu hatırlatır:
Çünkü bütün sebeplerin üzerinde Allah’ın kudreti vardır.
Hz. Hûd kıssası Risale-i Nur'daki birçok temel iman hakikatiyle birlikte düşünülebilir:
Her şey Allah’ın kudreti altındadır.
Allah yalnız yaratmaz; idare ve terbiye eder.
Nimet nimeti vereni tanımaya vesile olmalıdır.
İnsan dünyaya yalnız rahat yaşamak için gönderilmemiştir.
Sebeplere müracaat edilir fakat netice Allah’tan bilinir.
Hak hizmetinde Allah’ın rızası esas alınır.
Dünya ebedî değildir.
İnsan kendisine verilen özellikleri sahiplenip kibirlenmemelidir.
Allah’ın kudreti karşısında bütün maddî kuvvetler nihayetinde acizdir.
Allah’tan başka gerçek ilâh yoktur.
Nimetin gerçek sahibi Allah’tır.
Güç şükür ister.
Kibir insanın hakikati görmesine engel olabilir.
Çoğunluk her zaman haklı değildir.
Hakikat menfaat karşılığında anlatılmamalıdır.
İhlâs, hizmetin ruhudur.
Tövbe ve istiğfar rahmet kapısıdır.
Tevekkül sebepleri terk etmek değildir.
Netice Allah’ın elindedir.
Maddî medeniyet ahlâkla tamamlanmalıdır.
İsraf ve gösteriş insanı dünyaya bağlar.
Güç zulüm için değil hizmet için kullanılmalıdır.
Dünyada ebedî kalacakmış gibi yaşamamak gerekir.
Hak yolda yalnız kalmaktan korkulmamalıdır.
Tebliğde sabır esastır.
Hidayet Allah’ın elindedir.
Dünya mülkü geçicidir.
İman insanın en büyük manevi sermayesidir.
Kurtuluş Allah’ın rahmetiyle olur.
Hz. Hûd aleyhisselâmın kıssasını tek bir karşılaştırmayla özetlemek mümkündür.
Âd kavmi dedi ki:
Kur’ân ise cevap verdi:
(Fussilet, 41/15)
İşte bütün mesele budur.
İnsan güçlenebilir.
Zenginleşebilir.
İlim öğrenebilir.
Teknoloji geliştirebilir.
Büyük yapılar kurabilir.
Makam sahibi olabilir.
Fakat bunların hepsi emanettir.
Akıllı insan nimete bakıp nimetin sahibini bulur.
Kuvvete bakıp Allah’ın kudretini tanır.
Rızka bakıp Rezzâk’ı bilir.
Hayata bakıp Muhyî’yi tanır.
Dünyanın geçiciliğine bakıp âhirete hazırlanır.
Ve sonunda kalben şöyle der:
Hz. Hûd aleyhisselâmın kıssasının çağlar üstü mesajı budur:
Gücün varsa kibirlenme; şükret.
Malın varsa sahiplenme; emanet bil.
Haklıysan yalnızlıktan korkma.
Sıkıntıdaysan ümitsiz olma; tevekkül et.
Günah işlediysen kaçma; tövbe et.
Dünyayı sev, fakat ebedî zannetme.
Sebeplere çalış, fakat neticeyi Allah’tan bil.
Ve hiçbir zaman “Benim gücüm yeter” deme; “Hasbünallah — Allah bize yeter” diyebilecek bir iman kazanmaya çalış.
Çünkü Âd kavminin tarihi göstermiştir ki:
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.