- Salih Avcı
- 18.01.2025
İslâm tarihinde Resûlullah’tan (asm) sonra adı en fazla sadakat, teslimiyet, fedakârlık ve doğrulukla anılan şahsiyetlerin başında Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (ra) gelir.
O, yalnızca Peygamber Efendimizin (asm) yakın arkadaşı veya ilk halifesi değildir. Onun hayatı; imanın nasıl yakîne dönüşeceğini, sevginin nasıl fedakârlık doğuracağını, tevekkülün korkuyu nasıl aşacağını ve Allah rızasının dünya menfaatlerinin önüne nasıl geçirileceğini gösteren canlı bir örnektir.
Kur’ân-ı Kerîm'de ismi açıkça zikredilmese de hicret sırasında Resûlullah’ın (asm) yanında bulunan “iki kişiden ikincisi” olarak ona işaret edilir:
“Hani onlar mağaradayken iki kişiden biri olarak arkadaşına: ‘Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.’ diyordu.”
(Tevbe, 9/40)
Bu ayet, Hz. Ebû Bekir’in (ra) hayatının merkezindeki büyük hakikati de özetler:
Allah ile beraber olan, görünüşte yalnız kalsa bile hakikatte yalnız değildir.
Hz. Ebû Bekir’in (ra) asıl adı Abdullah b. Ebî Kuhâfe Osman b. Âmir’dir. Kureyş kabilesinin Teymoğulları kolundandır.
İslâm’dan önce de Mekke toplumunda itibarlı, güvenilir ve güzel ahlâklı bir kişi olarak tanınıyordu. Ticaretle uğraşıyor, nesep bilgisindeki genişliğiyle biliniyordu.
İslâm daveti başladığında Resûlullah’ın (asm) doğruluğunu yakından bilenlerden biri olduğu için daveti tereddütle karşılamadı. İslâm tarihindeki en önemli özelliklerinden biri burada ortaya çıktı:
Hakikati tanıdığında onu geciktirmeden kabul etti.
Bu özellik daha sonra bütün hayatına hâkim olacaktır.
İnsanların çoğu bir hakikatle karşılaştığında önce çevresine bakar:
“İnsanlar ne der?”
“Menfaatim zarar görür mü?”
“Toplum beni dışlar mı?”
“Bunun bana maliyeti ne olur?”
Hz. Ebû Bekir’in (ra) tavrı ise farklıydı.
O, hakikati insanlara göre değil, hakikatin kendisine göre değerlendirdi.
Resûlullah’ın (asm) doğruluğunu bildiği için onun Allah’tan vahiy aldığını haber vermesi karşısında iman etti.
Buradan önemli bir ders çıkar:
Risale-i Nur’un iman anlayışında da esas mesele, imanı yalnızca çevreden alınmış bir alışkanlık olarak taşımak değil, onu tahkikî imana yükseltmektir.
Hz. Ebû Bekir’in hayatı, tahkikî imanın güçlü bir tarihî örneğidir.
Hz. Ebû Bekir denildiğinde akla gelen en önemli unvan:
Sıddîk; doğruluğu yalnız diliyle söyleyen değil, hakikati bütün varlığıyla tasdik eden, sözü ile hayatı arasında ayrılık bulunmayan kimse anlamına gelir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”
(Tevbe, 9/119)
Hz. Ebû Bekir’in hayatında doğruluk yalnızca konuşma ahlâkı değildir.
Onun sıdkı:
imanında sıdk,
Resûlullah’a bağlılığında sıdk,
malını vermesinde sıdk,
hicrette sıdk,
ibadetinde sıdk,
halifeliğinde sıdk,
dostluğunda sıdk,
Allah’a teslimiyetinde sıdk şeklinde görünür.
Müminin en büyük sermayelerinden biri güvenilir olmaktır.
İnsan namaz kıldığı hâlde sözünde durmuyorsa, ibadet ettiği hâlde insanları aldatıyorsa, dinî bilgiler öğrendiği hâlde menfaat karşısında hakikati değiştiriyorsa sıdk ahlâkında ciddi eksiklik vardır.
Hz. Ebû Bekir bize şunu öğretir:
İman yalnız doğruyu bilmek değil, doğru insan olmaktır.
Hz. Ebû Bekir’in “Sıddîk” unvanıyla anılması özellikle İsra ve Miraç hadisesiyle ilişkilendirilmiştir.
Müşrikler, Resûlullah’ın (asm) gece yolculuğunu anlattığını Hz. Ebû Bekir’e ulaştırarak onun imanını sarsabileceklerini düşündüler.
Fakat Hz. Ebû Bekir’in tavrı iman psikolojisinin çok önemli bir ölçüsünü gösterdi.
Manası itibarıyla:
“Eğer bunu o söylüyorsa doğrudur.”
dediği nakledilir.
Burada körü körüne inanmak değil, önceden doğruluğu kesin olarak bilinen bir peygamberin haberine güvenmek vardır.
Hz. Ebû Bekir açısından mesele şuydu:
Muhammedü’l-Emîn’in (asm) peygamberliği doğruysa, Allah’ın ona bildirdiği gaybî haberleri kabul etmek de aklî ve imanî bir tutarlılıktır.
İmanın bir kısmını kabul edip, aklımıza ağır gelen kısmında Allah’ın kudretini sınırlamak doğru değildir.
Risale-i Nur’un Miraç bahislerinde de dikkat çekilen esaslardan biri budur:
Allah’ın kudreti açısından büyük-küçük, uzak-yakın bizim ölçülerimizdeki gibi değildir.
İnsan kendi aczini Allah’ın kudretine ölçü yapmamalıdır.
Hz. Ebû Bekir’in hayatındaki en çarpıcı özelliklerden biri malını Allah yolunda kullanmasıdır.
O, zenginliği yalnız şahsî rahatlığını artırmak için değerlendirmedi.
Mekke döneminde ağır işkenceler gören bazı Müslüman kölelerin özgürlüğüne kavuşması için malından harcadı. Bunların en meşhurlarından biri Hz. Bilâl-i Habeşî’dir (ra).
Kur’ân'da Leyl sûresindeki şu ayetlerin Hz. Ebû Bekir hakkında nazil olduğuna dair klasik tefsirlerde rivayetler bulunmaktadır:
“Malını vererek arınan, en çok sakınan kimse ise ondan uzak tutulacaktır. Onun yanında, karşılığı verilecek hiçbir kimsenin nimeti yoktur. O ancak yüce Rabbinin rızasını istemek için verir. Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.”
(Leyl, 92/17-21)
Buradaki ölçü son derece önemlidir:
İşte ihlâs budur.
İyilik yaparken:
“Beni takdir etsinler.”
“Adımı bilsinler.”
“Bana teşekkür etsinler.”
“Bir gün karşılığını versinler.”
düşüncesinden kurtulmak gerekir.
Hz. Ebû Bekir’in infak anlayışında merkezde insanlardan gelecek teşekkür değil, Allah’ın rızası vardır.
Hz. Bilâl (ra), imanından dolayı ağır işkencelere maruz bırakılmıştı.
Hz. Ebû Bekir onu satın alarak hürriyetine kavuşturdu.
Bu hadise yalnızca bir kölenin azat edilmesi değildir.
Burada çok büyük bir medeniyet dersi vardır:
Hz. Ebû Bekir malını insanları kendisine bağlamak için değil, insanların zincirlerini çözmek için kullandı.
Bugünün insanı açısından bunun karşılığı şudur:
Malımız insanların yükünü artırıyor mu, yoksa yükünü azaltıyor mu?
Hz. Ebû Bekir’in hayatındaki en şerefli hadiselerden biri Resûlullah (asm) ile yaptığı hicrettir.
Mekke’den Medine’ye hicret sırasında müşriklerin takibinden korunmak amacıyla Sevr Mağarası’na sığındılar.
Kur’ân bu hadiseye doğrudan işaret eder:
“Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir. Hani inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydılar; o, arkadaşına, ‘Üzülme, Allah bizimle beraberdir.’ diyordu.”
(Tevbe, 9/40)
Kur’ân'ın Hz. Ebû Bekir’i burada Resûlullah’ın “sahibi/arkadaşı” olarak zikretmesi büyük bir şereftir.
Bu cümle sadece Hz. Ebû Bekir’e söylenmiş tarihî bir teselli değildir.
Her çağın müminine tevekkül dersi verir:
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”
İnsan bazen bütün yolların kapandığını düşünebilir.
Borçlar olabilir.
Hastalık gelebilir.
Dostlar terk edebilir.
Planlar bozulabilir.
İnsanların düşmanlığı artabilir.
Fakat mümin bilir ki:
Sebeplerin bitmesi, Allah’ın yardımının bitmesi değildir.
Sevr Mağarası bunun tarihî bir dersidir.
Dışarıdan bakıldığında iki insan bir mağaraya sığınmıştır.
Hakikat açısından ise Allah’ın inayeti altındaki bir peygamber ve onun sadık dostu vardır.
Tevekkül, sebepleri terk etmek değildir.
Hicrette:
yol planlanmıştır,
rehber tutulmuştur,
gerekli hazırlık yapılmıştır,
tedbir alınmıştır,
takipten korunmaya çalışılmıştır.
Sonra netice Allah’a bırakılmıştır.
Bu, Risale-i Nur’da sıkça vurgulanan hakikî tevekkül anlayışıyla uyumludur:
Vazifeyi yapmak, neticeyi Allah’a bırakmak.
Hz. Ebû Bekir’in Resûlullah’a (asm) muhabbeti sadece duygusal bir bağlılık değildi.
O sevgi:
hicrette yol arkadaşlığına,
malını vermeye,
tehlikeyi paylaşmaya,
davayı savunmaya,
Resûlullah’ın yanında durmaya dönüşmüştür.
Buradan önemli bir ölçü çıkar:
“Allah’ı seviyorum.”
“Peygamberimizi seviyorum.”
demek değerlidir.
Fakat bu sevginin namazda, ahlâkta, sünnete bağlılıkta, haramdan kaçınmada ve insanlara merhamette karşılığının bulunması gerekir.
Tebük Seferi hazırlıkları sırasında sahabiler Allah yolunda infaka teşvik edildi.
Hz. Ömer (ra), o gün Hz. Ebû Bekir’i geçebileceğini düşünerek malının önemli bir kısmını getirdi.
Hz. Ebû Bekir ise sahip olduklarını büyük ölçüde Allah yoluna sundu.
Resûlullah’ın ailesine ne bıraktığını sorması üzerine:
“Allah ve Resûlü’nü bıraktım.”
manasındaki meşhur cevabı verdi.
Burada önemli bir nokta vardır:
Bu davranış herkes için aynı şekilde uygulanması gereken genel bir mal dağıtma emri değildir.
Hz. Ebû Bekir’in yüksek tevekkül ve iman seviyesinin özel bir tezahürüdür.
İslâm aile fertlerinin nafakasını ihmal etmeyi emretmez.
Mal insanın elinde bulunmalı, kalbinde taht kurmamalıdır.
Risale-i Nur’un temel eğitimlerinden biri mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu anlamaktır.
İnsan:
“Benim malım.”
“Benim param.”
“Ben kazandım.”
der.
Fakat biraz düşündüğünde görür:
Aklı kim verdi?
Bedeni kim verdi?
Sağlığı kim verdi?
Dünyayı kim yarattı?
Rızık sebeplerini kim hazırladı?
Hayatı kim verdi?
O hâlde insan hakikî malik değil, emanetçi ve istifade edendir.
Hz. Ebû Bekir’in infakı bu hakikatin hayata geçirilmiş şekli gibidir.
Malını verirken hakikatte Allah’ın verdiğini yine Allah’ın rızası için kullanıyordu.
Resûlullah’ın (asm) vefatı Müslümanlar üzerinde tarifsiz bir sarsıntı meydana getirdi.
Hz. Ömer (ra) gibi güçlü sahabiler dahi büyük bir şok yaşadı.
İşte Hz. Ebû Bekir’in liderlik vasfı burada açık biçimde ortaya çıktı.
Resûlullah’ın vefatını gördükten sonra Müslümanların karşısına çıktı ve meşhur manasıyla şöyle söyledi:
“Kim Muhammed’e kulluk ediyorsa bilsin ki Muhammed vefat etmiştir. Kim Allah’a kulluk ediyorsa bilsin ki Allah Hayy’dır, ölmez.”
Ardından şu ayeti okudu:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?”
(Âl-i İmrân, 3/144)
Hz. Ömer daha sonra bu ayeti işitince gerçeği bütün ağırlığıyla idrak ettiğini ifade etmiştir.
Bu olaydan çağımıza ulaşan çok önemli bir ders vardır.
İnsanlar:
âlimleri,
mürşidleri,
hocaları,
öğretmenleri,
liderleri,
büyük şahsiyetleri
sevebilirler.
Fakat hiçbir insan dinin kendisi değildir.
Hz. Ebû Bekir’in o gün yaptığı şey, ümmetin yönünü tekrar Allah’a çevirmekti.
Risale-i Nur açısından da şahıs merkezli değil, hakikat merkezli bir iman anlayışı esastır.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde şahsına değil Kur’ân hakikatlerine dikkat çekmesi bu ölçüyle birlikte düşünülebilir.
Mürşid gider.
Âlim vefat eder.
Hizmet insanları değişir.
Fakat:
Kur’ân bâkidir.
İman hakikatleri bâkidir.
Allah’ın dini bâkidir.
Hz. Ebû Bekir, Resûlullah’ın (asm) vefatından sonra Müslümanların ilk halifesi oldu.
Fakat halifeliği kişisel iktidar ve üstünlük vesilesi olarak görmedi.
Kendisine nispet edilen ve tarih kaynaklarında farklı lafızlarla aktarılan ilk hutbesinin temel mesajı son derece dikkat çekicidir:
“En hayırlınız olmadığım hâlde başınıza getirildim. Doğru yaparsam bana yardım edin; yanlış yaparsam beni düzeltin.”
Bu yaklaşım İslâm yönetim ahlâkı açısından çok önemlidir.
Lider:
“Ben ne dersem doğrudur.”
diyen kişi değildir.
Aksine:
Hak karşısında kendisinin de sorumlu olduğunu bilen kişidir.
Hz. Ebû Bekir’in yönetim anlayışında adalet merkezî bir konumdadır.
Onun anlayışında toplumun güçlü kişisi haksızlık yapıyorsa, hakkı alınana kadar gerçekte zayıftır.
Zayıf görünen mazlum ise hakkı teslim edilene kadar yönetimin koruması altındadır.
Bu anlayış Kur’ân'ın şu emriyle uyumludur:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
Adalet:
Sevdiğine ayrı, sevmediğine ayrı ölçü kullanmamaktır.
Akrabası haksızsa “haksız” diyebilmek;
düşmanı haklıysa hakkını teslim edebilmek gerçek adalettir.
Hz. Ebû Bekir’in halifeliğinin ilk dönemlerinde bazı Arap kabilelerinde irtidat hareketleri ortaya çıktı; bazı gruplar ise zekât yükümlülüğünü siyasî veya dinî sebeplerle reddetmeye başladı.
Bu durum yeni kurulmuş İslâm toplumunu ciddi biçimde tehdit ediyordu.
Bazı sahabiler şartların ağırlığını dikkate alarak daha ihtiyatlı davranmayı düşündüler.
Fakat Hz. Ebû Bekir, dinin temel hükümlerinden birinin sistematik biçimde ortadan kaldırılmasına razı olmadı.
Buradaki ders şudur:
Mümin insanlara merhametli olur.
Fakat hakikati insanların hoşuna gitsin diye değiştirmez.
Hz. Ebû Bekir’in güçlü kararlılığı onun istişareden uzak olduğu anlamına gelmez.
Bilakis sahabilerle istişare ederdi.
Bu çok önemli bir liderlik dersidir:
Kararlı olmak başka, inatçı olmak başkadır.
Kararlı insan:
başkalarını dinler,
delilleri değerlendirir,
istişare eder,
sonra doğru bildiğinde sebat eder.
İnatçı insan ise delil karşısında bile kendi fikrini savunur.
Kur’ân müminlerin vasıflarını anlatırken:
“Onların işleri aralarında istişare iledir.”
(Şûrâ, 42/38)
buyurur.
Yemâme Savaşı’nda Kur’ân'ı ezbere bilen birçok sahabinin şehit olması üzerine Hz. Ömer (ra), Kur’ân ayetlerinin bir araya getirilmesi konusunda Hz. Ebû Bekir’e teklifte bulundu.
Hz. Ebû Bekir başlangıçta Resûlullah’ın yapmadığı bir işi yapmak konusunda çekingen davrandı.
Ancak meselenin zaruretini ve ümmet için taşıdığı faydayı anlayınca bu çalışmayı kabul etti.
Görev Zeyd b. Sâbit’e (ra) verildi.
Büyük bir titizlikle yürütülen çalışma sonucunda Kur’ân yazılı malzemelerden ve sahabilerin ezberlerinden kontrol edilerek bir araya getirildi.
Dini korumak bazen sadece geçmişi tekrar etmek değil, geçmişten alınan esasları yeni şartlarda hikmetle muhafaza etmektir.
Kur’ân'ın toplanması meselesi önemli bir usul dersi verir.
Hz. Ebû Bekir bir taraftan:
“Resûlullah’ın yapmadığı bir şeyi nasıl yaparım?”
diye büyük hassasiyet göstermiştir.
Diğer taraftan ümmetin maslahatını görünce gerekli tedbiri almıştır.
Buradan iki uçtan kaçınmayı öğreniyoruz:
Birinci uç:
Dini değiştirecek şekilde yenilik yapmak.
İkinci uç:
Dinin korunmasına hizmet eden yeni vasıtaları bile reddetmek.
Bugün Kur’ân'ın:
matbaada basılması,
telefon uygulamalarında bulunması,
internetten öğretilmesi,
ses kayıtlarıyla yayılması
vahyin içeriğini değiştirmek değil, onu ulaştırmak için yeni araçlardan yararlanmaktır.
Hz. Ebû Bekir son derece yumuşak kalpli bir sahabiydi.
Kur’ân okurken ağlamasıyla tanınırdı.
Mekke döneminde Resûlullah (asm), hastalığı sırasında namazı kıldırması için Hz. Ebû Bekir’i görevlendirdiğinde, onun hassas ve ağlayan bir kişi olması ailesi tarafından dile getirilmişti.
Bu bize önemli bir ölçü verir:
Hz. Ebû Bekir gerektiğinde son derece kararlıydı.
Fakat kalbi yumuşaktı.
Demek ki İslâm şahsiyetinde:
Kalpte merhamet, prensiplerde sebat birlikte bulunabilir.
Hz. Ebû Bekir’in hayatındaki en çarpıcı ahlâk derslerinden biri İfk Hadisesi sırasında yaşandı.
Kızı Hz. Âişe’ye (r.anha) atılan ağır iftiraya karışanlardan biri, Hz. Ebû Bekir’in maddî yardımda bulunduğu Mistah b. Üsâse idi.
Bir baba açısından düşünüldüğünde bu son derece ağır bir durumdu.
Hz. Ebû Bekir artık ona yardım etmeyeceğine yemin etti.
Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:
“İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermemeye yemin etmesinler. Affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?”
(Nûr, 24/22)
Hz. Ebû Bekir bunun üzerine yardımına devam etti.
Bu ayet Hz. Ebû Bekir’in şahsında bütün insanlığa büyük bir ahlâk dersi verir.
Bir insan bize kötülük yaptığında nefsimiz şöyle der:
“Ben de ona göstereceğim.”
“Bir daha yüzüne bakmam.”
“Bana yaptığını unutmayacağım.”
Kur’ân ise farklı bir pencere açar:
İşte burada affetmenin metafizik boyutu ortaya çıkar.
Biz insanları Allah rızası için affedersek Allah’ın affına talip oluruz.
Hz. Ebû Bekir bize şunu öğretir:
Affetmek, yapılan kötülüğü doğru kabul etmek değildir.
Affetmek:
Kötülüğün kalbimizi zehirlemesine izin vermemektir.
Mistah hadisesindeki asıl büyüklük şudur:
Hz. Ebû Bekir haklı olarak incinmişti.
Fakat Allah’ın hükmü geldiğinde:
“Benim duygularım ne olacak?”
demedi.
Kur’ân'ın emrine teslim oldu.
Bu gerçek kulluktur.
İnsan Kur’ân'ın kendi istediği hükümlerini kabul edip nefsine ağır gelenleri reddederse teslimiyet eksik kalır.
Gerçek teslimiyet:
Kur’ân nefsimizin aleyhine konuştuğunda da “Baş üstüne” diyebilmektir.
Hz. Ebû Bekir’in hayatını Risale-i Nur'un ihlâs ölçüleriyle okuduğumuzda dikkat çekici bir tablo ortaya çıkar.
Onun hedefi:
makam sahibi olmak,
meşhur olmak,
insanların takdirini kazanmak,
servetini büyütmek
değildi.
Merkezde:
vardı.
Risale-i Nur'daki ihlâs anlayışının özü de budur:
Amelde yalnız Allah’ın rızasını esas maksat yapmak.
İnsanlar alkışlasa da Allah razı değilse ne fayda?
İnsanlar bilmezse fakat Allah biliyorsa ne kayıp?
Hz. Ebû Bekir’in hayatı adeta şu ölçüyü öğretir:
Allah biliyorsa yeter.
Risale-i Nur’da iman yalnız taklit seviyesinde bırakılmaz.
İmanın:
araştırılması,
delillerle kuvvetlendirilmesi,
marifetullaha dönüşmesi,
huzur-u daimîye yaklaşması
hedeflenir.
Hz. Ebû Bekir’in sıddîkiyeti ise hakikati güçlü biçimde tasdik etmenin zirve örneklerinden biridir.
Bu sebeple onun hayatından şu dersi çıkarabiliriz:
İman:
Allah varmış gibi değil, Allah’ın huzurundaymış gibi yaşamaya başlamaktır.
Sevr Mağarası’nda ölüm tehlikesi vardır.
Fakat Hz. Ebû Bekir’in yanında Resûlullah (asm) vardır ve Resûlullah ona:
“Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”
demektedir.
Bu cümle müminin bütün hayatına taşınabilir.
Geçim sıkıntısında:
Allah bizimle.
Hastalıkta:
Allah bizimle.
Yalnızlıkta:
Allah bizimle.
Haksızlığa uğradığımızda:
Allah bizimle.
Ölüm yaklaşırken:
Allah bizimle.
Fakat bunun manası, insanın hiçbir sıkıntı yaşamaması değildir.
Manası şudur:
Mümin sıkıntının içinde sahipsiz değildir.
İnsan tabiatında mal sevgisi vardır.
Kur’ân bunu inkâr etmez.
Fakat problem mala sahip olmak değil, malın insana sahip olmasıdır.
Hz. Ebû Bekir zengindi fakat zenginliği kalbine put olmadı.
Malını gerektiğinde Allah yolunda verebildi.
Bunun için kendimize şu soruyu sormamız gerekir:
Malımız mı bize hizmet ediyor, biz mi malımıza hizmet ediyoruz?
Eğer para kazanmak uğruna:
namaz terk ediliyorsa,
harama giriliyorsa,
aile ihmal ediliyorsa,
yalan söyleniyorsa,
kul hakkı yeniyorsa,
mal artık vasıta olmaktan çıkıp amaç hâline gelmiş demektir.
Hz. Ebû Bekir halife olduğunda dünyanın en önemli siyasî makamlarından birine gelmişti.
Fakat hayat tarzında saltanat gösterişine yönelmedi.
Bu bize İslâm'da makam anlayışını öğretir:
Makam şeref kazanma yeri değil, hesap yüklenme yeridir.
Bir insan:
müdür,
başkan,
öğretmen,
baba,
anne,
yönetici,
işveren
olabilir.
Her yetki aynı zamanda bir emanettir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
Hz. Ebû Bekir’in hayatındaki önemli özelliklerden biri, şahsını İslâm davasının önüne geçirmemesidir.
Resûlullah’ın (asm) hayatında ona tâbi oldu.
Vefatından sonra ise ümmetin dağılmaması için sorumluluk aldı.
Burada Risale-i Nur'un şahs-ı manevî anlayışıyla bağlantılı önemli bir ders vardır:
İnsan:
“Ben olmazsam bu hizmet olmaz.”
dememelidir.
Doğru tavır:
“Allah dilerse beni kullanır; dilerse başkasını kullanır. Bana düşen ihlâsla vazifemi yapmaktır.”
Hz. Ebû Bekir’in sahabilerle ilişkisi rekabet değil kardeşlik üzerine kuruluydu.
Hz. Ömer ile zaman zaman farklı görüşleri olsa da bu durum düşmanlığa dönüşmedi.
Bu, günümüz Müslümanlarının özellikle ihtiyaç duyduğu bir derstir.
Fikir ayrılığı:
kalp ayrılığı olmak zorunda değildir.
Meşrep farklılığı:
düşmanlık sebebi değildir.
Hizmet yöntemi farklılığı:
kardeşliği bozmayı gerektirmez.
Risale-i Nur'un Uhuvvet Risalesi’nde üzerinde durulan ölçülerden biri de budur.
Mümin kardeşinin bir kusuru yüzünden bütün iyiliklerini görmezden gelmemelidir.
Hz. Ebû Bekir’in dünyaya bakışında ahiret şuuru güçlüydü.
Dünyanın geçici olduğunu biliyordu.
Bu sebeple dünya nimetlerini ebedî hayatı kazanmak için kullandı.
Risale-i Nur'un sıkça hatırlattığı üzere:
İnsan dünyada misafirdir.
Misafir, kaldığı odayı ebedî evi zannetmez.
Mal bırakılır.
Makam bırakılır.
Beden bırakılır.
Şöhret bırakılır.
Fakat:
İman, salih amel ve Allah’ın rızasına uygun yaşanan hayatın neticeleri insanla beraber gider.
Hz. Ebû Bekir’in hayatını bugünün insanına taşıdığımızda şu temel prensipler ortaya çıkar:
Hakikat ortaya çıktığında nefsin bahanelerine teslim olma.
Doğru sözlü olmanın ötesinde doğru bir insan olmaya çalış.
İmanını taklitten tahkike yükselt.
Allah’ın kudretini kendi gücünle kıyaslama.
Malını yalnız kendin için değil, Allah rızası için kullan.
Mazlumların yükünü hafiflet.
Tedbirini al, sonra Allah’a tevekkül et.
Peygamber sevgisini sünnete ittiba ile göster.
İnsanlara değil, Allah’a kulluk et.
Makamı üstünlük değil emanet bil.
Adaleti dost-düşman ayrımı yapmadan uygula.
İstişare et fakat hak bildiğin şeyde sebat göster.
Sana kötülük yapanı Allah’ın affını umarak affedebil.
Hizmette şahsını değil hakikati öne çıkar.
Dünyayı ahiretin önüne geçirme.
Onun hayatı dört kelimeyle özetlenmek istenirse şu kavramlar özellikle öne çıkar:
Hakikati tereddütsüz tasdik etmek ve hayatıyla doğrulamak.
Amelini insanların takdirine değil Allah’ın rızasına bağlamak.
Zor zamanda Resûlullah’ın yanında bulunmak.
Malını, zamanını, rahatını ve imkânlarını iman uğrunda kullanmak.
Bu dört vasıf birleştiğinde sıddîkiyet ahlâkı ortaya çıkar.
Onun hayatını sadece okumak yeterli değildir.
Asıl mesele kendimize bakmaktır.
Şu soruları sorabiliriz:
Hakikat menfaatime ters düştüğünde ne yapıyorum?
İnsanların övgüsünü mü, Allah’ın rızasını mı daha fazla önemsiyorum?
Malımdan Allah yolunda ne kadar verebiliyorum?
Bana kötülük yapan birini affedebiliyor muyum?
Bir görev verildiğinde bunu üstünlük mü, emanet mi görüyorum?
Eleştirildiğimde öfkeleniyor muyum, yoksa kendimi düzeltebiliyor muyum?
Peygamber sevgim sadece sözde mi, sünneti yaşamaya da çalışıyor muyum?
Zor zamanlarda Allah’ın benimle olduğunu hatırlayabiliyor muyum?
İşte siyer okumanın gerçek faydası burada başlar.
Tarih bilgisi, ahlâk değişimine dönüşmelidir.
Hz. Ebû Bekir’in hayatına Risale-i Nur'un temel kavramlarıyla baktığımızda şöyle bir tablo ortaya çıkar:
İman: Resûlullah’ı tereddütsüz tasdik etti.
Marifet: Allah’ın kudretine güvendi.
Muhabbet: Resûlullah’a olan sevgisini fedakârlıkla gösterdi.
İhlâs: Malını Rabbinin rızası için harcadı.
Uhuvvet: Sahabilerle kardeşliği esas aldı.
Tevekkül: Mağarada sebeplerin ötesindeki İlâhî himayeye dayandı.
Teslimiyet: Kur’ân'ın emri kendi duygularına ağır geldiğinde bile boyun eğdi.
Hizmet: Makamı kendisi için değil ümmet için kullandı.
Fena: Dünyanın geçiciliğini idrak ederek ahirete yatırım yaptı.
Böylece onun hayatı yalnızca okunacak bir tarih değil, yaşanacak bir iman ahlâkı hâline gelir.
Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın (ra) hayatı bize büyük bir hakikati öğretir:
İmanın değeri yalnız rahat zamanda söylenen sözlerle değil, imtihan zamanında gösterilen sadakatle ortaya çıkar.
İslâm geldiğinde iman etti.
Müslümanlar zulüm gördüğünde malını verdi.
Resûlullah hicret ettiğinde onunla yola çıktı.
Mağarada tehlikeyi paylaştı.
İslâm'ın ihtiyacı olduğunda servetini ortaya koydu.
Kızına iftira edildiğinde ağır bir imtihan yaşadı; Kur’ân affetmesini istediğinde affetti.
Resûlullah (asm) vefat ettiğinde ümmet sarsılırken Kur’ân'a sarıldı.
Halife olduğunda saltanat peşinde koşmadı; sorumluluk üstlendi.
Ümmet dağılma tehlikesi geçirdiğinde sebat gösterdi.
Kur’ân'ın korunması gerektiğinde büyük bir hizmetin önünü açtı.
Bütün bunların arkasında tek bir merkez vardı:
Hz. Ebû Bekir’in hayatından alınabilecek en büyük ders belki de şudur:
İman, yalnız Allah’a inanmak değil; Allah’a güvenmek, O’nun için sevmek, O’nun için vermek, O’nun hükmüne teslim olmak ve hayatın bütün imtihanlarında O’nun rızasını her şeyin üzerinde tutmaktır.
Sevr Mağarası’ndan yükselen o İlâhî teselli ise kıyamete kadar bütün müminlere ümit vermeye devam edecektir:
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا
“Üzülme! Şüphesiz Allah bizimle beraberdir.”
(Tevbe, 9/40)
Hz. Ebû Bekir’in (ra) hayatı bize gösterir ki:
Allah’a gerçekten dayanan insan sebepler karşısında ümitsizliğe düşmez.
Hakikati gerçekten seven insan menfaati uğruna onu terk etmez.
Resûlullah’ı gerçekten seven insan sünnetini hayatına taşımaya çalışır.
Ahirete gerçekten inanan insan dünyayı ebedî hayat uğruna kullanır.
Ve Allah’ın rızasını gerçekten isteyen insan, insanların alkışından önce Rabbinin hoşnutluğunu arar.
Allah bizlere Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın (ra) sıdkından, ihlâsından, sadakatinden, cömertliğinden, merhametinden, tevekkülünden ve Kur’ân'a teslimiyetinden hissedar olmayı nasip etsin. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.