- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) kıssası yalnızca ilk insanın nasıl yaratıldığını anlatan tarihî bir hadise değildir. Kur’an-ı Kerîm bu kıssa üzerinden insanın kim olduğunu, neden dünyaya gönderildiğini, nefsin ve şeytanın insan üzerindeki tesirini, günahın mahiyetini, tövbenin önemini, insanın yeryüzündeki vazifesini ve Allah’ın rahmetinin genişliğini öğretir.
Risale-i Nur’un insan, ubudiyet, nefis, şeytan, tövbe, kader ve hilafet hakkındaki izahlarıyla beraber okunduğunda Hz. Âdem’in kıssası adeta insanın dünya yolculuğunun özeti hâline gelir.
Âdem’in kıssası aslında her insanın kıssasıdır:
İnsan yaratılır, nimetlendirilir, imtihan edilir, nefis ve şeytanla karşılaşır, hata yapabilir; fakat hatasını anlayıp Rabbine yönelirse yeniden yükselir.
Kur’an, insanın yaratılışının başlangıcını bize açıkça bildirir:
إِنَّ مَثَلَ عِيسَىٰ عِندَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ ۖ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ
“Şüphesiz Allah katında Îsâ’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da oluverdi.”
(Âl-i İmrân, 3/59)
Başka âyetlerde insanın yaratılışı için toprak, çamur ve şekillenmiş balçık gibi ifadeler kullanılır.
Bu bize çok önemli bir hakikati öğretir.
İnsan bugün ne kadar zengin, güçlü, güzel, makam sahibi veya meşhur olursa olsun yaratıldığı madde itibarıyla topraktan gelmektedir.
Bu nedenle Hz. Âdem’in yaratılışı insana ilk olarak tevazu öğretir.
İnsan kibirlenmemelidir.
İnsanın başlangıcı toprak, dünyadaki hayatı kısa, bedeni fanidir.
İnsanın gerçek değeri bedeninden, servetinden veya makamından değil; imanından, marifetullahından, güzel ahlâkından ve Allah’a kulluğundan gelir.
Hz. Âdem’in yaratılışı anlatılırken Kur’an son derece dikkat çekici bir ifade kullanır:
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً
“Hani Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti.”
(Bakara, 2/30)
Buradaki “halife” kavramı insanın dünyadaki sorumluluğuna işaret eder.
İnsan dünyaya başıboş gönderilmiş değildir.
O;
Allah’ı tanımak,
O’na iman etmek,
O’na ibadet etmek,
nimetlerine şükretmek,
yeryüzünde adaletle hareket etmek,
emaneti korumak,
iyiliği yaymak,
kötülükten sakınmak
gibi büyük vazifelerle yükümlüdür.
Dünya yalnızca yaşanacak bir yer değil, vazife yapılacak bir imtihan meydanıdır.
Risale-i Nur’un genel yaklaşımıyla insan, bu dünyaya yalnızca rahat etmek ve lezzet almak için gönderilmiş değildir.
İnsanın yaratılışındaki büyük maksat;
iman, marifetullah, muhabbetullah, şükür ve ubudiyettir.
Allah Teâlâ Hz. Âdem’e özel bir ilim verdi:
وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا
“Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.”
(Bakara, 2/31)
Bu âyet insanın en büyük özelliklerinden birinin öğrenme kabiliyeti olduğunu göstermektedir.
İnsan;
düşünür, öğrenir, isimlendirir, karşılaştırır, araştırır, keşfeder ve bilgiyi nesilden nesle aktarır.
Fakat Risale-i Nur açısından ilmin en yüksek gayelerinden biri, varlıkların arkasındaki İlâhî isimleri okuyabilmektir.
Mesela insan;
bir çiçekte güzelliği görür ve Cemîl ismini,
rızıklarda ikramı görür ve Rezzâk ismini,
canlıların şifasında Şâfî ismini,
düzen ve ölçüde Hakîm ismini,
merhamette Rahmân ve Rahîm isimlerini,
hayatta Hayy ismini
tefekkür edebilir.
İlim insanı Allah’tan uzaklaştırmak için değil, Allah’ın sanatını daha iyi tanımak için kullanılmalıdır.
Gerçek ilim insanı kibirlendirmez; aksine bildikleri arttıkça bilmediklerinin büyüklüğünü fark ettirir.
Allah meleklere şöyle buyurdu:
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ
“Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ dediğimizde İblîs hariç hepsi secde ettiler.”
(Bakara, 2/34)
Buradaki secde, Hz. Âdem’e ibadet etmek anlamında değildir. Allah’ın emrine itaat mahiyetinde bir tazim secdesidir.
Melekler Allah’ın emrine teslim oldular.
Fakat İblîs karşı çıktı.
Kur’an İblîs’in davranışını şöyle anlatır:
أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ
“O ise kaçındı, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.”
(Bakara, 2/34)
İblîs’in problemi Allah’ın varlığını bilmemesi değildi.
Allah’ın emrini biliyordu.
Fakat:
“Ben daha üstünüm.”
diyerek kibirlendi.
A‘râf sûresinde gerekçesi şöyle aktarılır:
أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
“Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.”
(A‘râf, 7/12)
Burada insanlık için çok büyük bir ders vardır.
Kibir, insanı hakikati görmekten alıkoyabilir.
İnsan bazen;
“Ben daha bilgiliyim.”
“Ben daha zenginim.”
“Benim makamım daha yüksek.”
“Benim ailem daha üstün.”
“Ben daha zekiyim.”
diyebilir.
İblîs’in düştüğü uçurumun başlangıcında da “Ben daha hayırlıyım.” düşüncesi vardı.
Bu nedenle mümin kendisini başkalarından üstün görmekten ciddi biçimde sakınmalıdır.
Hz. Âdem de hata etti.
Şeytan da Allah’ın emrine karşı geldi.
Fakat ikisinin tavrı tamamen farklıydı.
Hatasını savundu.
Kendini haklı çıkarmaya çalıştı.
Kibir gösterdi.
Suçunu kabul etmedi.
Hatasını kabul etti.
Pişman oldu.
Allah’a yöneldi.
Tövbe etti.
İşte insanın kurtuluşunun büyük sırlarından biri buradadır.
İnsanı mahveden yalnızca hata yapmak değil, hatada ısrar etmektir.
İnsan günahsız değildir.
Fakat müminin özelliği günahını meşrulaştırmak değil, günahından dönmektir.
Allah Hz. Âdem ve eşine büyük nimetler verdi.
Kur’an şöyle bildirir:
وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ
“Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun...”
(Bakara, 2/35)
Onlara geniş bir serbestlik verildi.
Fakat tek bir yasak konuldu:
وَلَا تَقْرَبَا هَٰذِهِ الشَّجَرَةَ
“Şu ağaca yaklaşmayın.”
(Bakara, 2/35)
Burada dikkat çekici bir ifade vardır:
Kur’an yalnızca “yemeyin” değil, “yaklaşmayın” buyruğunu aktarır.
Bu prensip günahlardan korunmada çok önemlidir.
Günaha düşmemek için günaha götüren yollardan da uzak durmak gerekir.
Bir insan sürekli harama yaklaşır, fakat:
“Ben kendimi kontrol ederim.”
derse kendisini tehlikeye atabilir.
İslam bu sebeple bazı günahların yalnızca kendisini değil, ona götüren yolları da yasaklar.
Şeytan Hz. Âdem’e doğrudan:
“Allah’a isyan et.”
demedi.
Daha cazip bir yol kullandı.
Kur’an’da şöyle anlatılır:
هَلْ أَدُلُّكَ عَلَىٰ شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَّا يَبْلَىٰ
“Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir saltanatı göstereyim mi?”
(Tâhâ, 20/120)
Şeytan günahı güzel bir ambalaj içinde sundu.
Ebediyet...
Saltanat...
Devamlılık...
Bunlar insanın arzu ettiği şeylerdi.
Şeytan çoğu zaman kötülüğü insana “kötülük” adıyla sunmaz.
Faizi “kolay kazanç”,
israfı “hayatın tadını çıkarmak”,
kibri “özgüven”,
gıybeti “gerçekleri konuşmak”,
haram bakışı “sadece bakıyorum”,
riyakârlığı “kendini göstermek gerekir”
gibi masumlaştırılmış ifadelerle gösterebilir.
Bu sebeple mümin yalnızca yapılan işe değil, işin Allah katındaki hükmüne bakmalıdır.
A‘râf sûresinde şeytanın Hz. Âdem ve eşine:
وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ
“Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim.”
diye yemin ettiği bildirilir.
(A‘râf, 7/21)
Bu çok önemli bir psikolojik derstir.
Her:
“Senin iyiliğin için söylüyorum.”
diyen gerçekten iyiliğimizi istemeyebilir.
Her güzel söz doğru olmayabilir.
Her cazip teklif hayırlı olmayabilir.
Mümin, sözleri Kur’an ve sünnet ölçüsüyle tartmalıdır.
Kur’an Hz. Âdem hakkında şöyle buyurur:
وَعَصَىٰ آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَىٰ
“Âdem Rabbine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.”
(Tâhâ, 20/121)
Fakat hemen ardından çok önemli bir hakikat gelir:
ثُمَّ اجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَىٰ
“Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.”
(Tâhâ, 20/122)
İşte İslam’ın günaha bakışındaki büyük denge budur:
Günah küçümsenmez.
Fakat günah işleyen insan da ümitsizliğe terk edilmez.
Hz. Âdem ve Havvâ hatalarını fark edince şöyle dua ettiler:
رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”
(A‘râf, 7/23)
Bu dua, insanın hayat boyunca okuyabileceği en önemli tövbe dualarından biridir.
Dikkat edilirse Hz. Âdem:
“Şeytan beni kandırdı.”
diyerek sorumluluğu üzerinden atmadı.
“Benim kaderim böyleymiş.”
demedi.
“Ne yapayım, herkes hata yapıyor.”
demedi.
Önce:
“Biz kendimize zulmettik.”
dedi.
Gerçek tövbenin başlangıcı, insanın kendi hatasını kabul etmesidir.
Kur’an şöyle buyurur:
فَتَلَقَّىٰ آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِ
“Derken Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı; Allah da onun tövbesini kabul etti.”
(Bakara, 2/37)
Bu âyet insana büyük bir ümit verir.
İnsan ne kadar hata etmiş olursa olsun samimi biçimde Allah’a dönerse tövbe kapısı açıktır.
Mümin günahından dolayı pişman olur; fakat Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.
Risale-i Nur’da da ümitsizlik, insanı manen zayıflatan tehlikeli hâllerden biri olarak değerlendirilir.
Şeytan bazen önce insana günah işletmeye çalışır.
Sonra ikinci bir tuzak kurar:
“Sen artık düzelemezsin.”
İşte bu ikinci düşünce de şeytanın aldatmasıdır.
Mümin:
“Günahım büyük olabilir; fakat Rabbimin rahmeti daha büyüktür.”
diyerek tövbeye yönelmelidir.
Burada önemli bir itikadî incelik vardır.
İnsan günah işlemeden önce:
“Kaderimde varsa yaparım.”
diyerek kaderi bahane edemez.
Çünkü insan Allah’ın kendisi hakkında ne takdir ettiğini bilmez ve iradesinden sorumludur.
Risale-i Nur’da kader meselesinin önemli hikmetlerinden biri, insanı sorumluluktan kaçırmak değil; musibetlerde teselli etmek ve iyiliklerde gururu kırmaktır.
Bu nedenle mümin:
İyilik yaptığında:
“Allah nasip etti.”
der.
Günah işlediğinde:
“Ben hata ettim.”
der.
Başına iradesi dışında bir musibet geldiğinde:
“Allah’ın takdiridir; sabredeceğim.”
der.
Bu çok önemli bir kulluk dengesidir.
Hz. Âdem’in dünyaya gönderilişini yalnızca:
“Yasak meyveyi yediği için cennetten kovuldu.”
şeklinde anlatmak Kur’an’ın ortaya koyduğu bütün çerçeveyi karşılamaz.
Çünkü Hz. Âdem yaratılmadan önce Allah:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”
buyurmuştu.
(Bakara, 2/30)
Demek ki insanın yeryüzündeki vazifesi İlâhî planda zaten bulunmaktadır.
Bu nedenle dünya insan için büyük bir imtihan, kulluk, marifet ve terakki meydanıdır.
Dünya hayatının amacı yalnızca rahat yaşamak değildir.
İnsan burada;
sabır,
şükür,
ibadet,
helal-haram hassasiyeti,
merhamet,
adalet,
fedakârlık,
tövbe,
tevekkül
gibi manevi dereceler kazanır.
Kur’an Hz. Âdem’in iki oğlunun isimlerini açıkça zikretmez; fakat İslamî gelenekte bunlar Hâbil ve Kâbil olarak bilinir.
Kur’an şöyle buyurur:
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ
“Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat.”
(Mâide, 5/27)
İkisi Allah’a kurban sundular.
Birinden kabul edildi, diğerinden kabul edilmedi.
Bunun üzerine kıskançlık başladı.
Kardeşlerden biri diğerine:
لَأَقْتُلَنَّكَ
“Seni mutlaka öldüreceğim.”
dedi.
Diğeri ise:
إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ
“Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.”
(Mâide, 5/27)
dedi.
Buradan çok önemli bir ders çıkar.
İbadetin yalnızca dış görünüşü değil, ihlâs ve takvâsı önemlidir.
İnsan:
“Ben neden onun kadar başarılı değilim?”
“Allah neden ona verdi?”
“Niçin o benden ileride?”
diye kıskançlığa kapılırsa büyük manevi tehlikelere girebilir.
Kur’an şöyle buyurur:
فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ
“Nefsi onu kardeşini öldürmeye sürükledi; o da onu öldürdü.”
(Mâide, 5/30)
İnsanlık tarihindeki ilk büyük aile facialarından biri haset yüzünden ortaya çıktı.
Bu çok ciddi bir uyarıdır.
Haset önce kalpte başlar.
Sonra düşünceyi bozar.
Sonra öfkeye dönüşebilir.
Sonra insanı zulme götürebilir.
Başkasındaki nimetin yok olmasını istemek kalbi zehirler.
Mümin bunun yerine:
“Allah ona vermiş, Rabbim bana da hakkımda hayırlısını nasip etsin.”
demeyi öğrenmelidir.
Kardeşini öldüren kişi cesedi ne yapacağını bilemedi.
Kur’an şöyle anlatır:
فَبَعَثَ اللَّهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الْأَرْضِ
“Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi.”
(Mâide, 5/31)
Burada şaşırtıcı bir ders vardır.
Allah bazen insana küçücük gördüğü bir hayvan aracılığıyla bile ders verebilir.
İnsan bildikleriyle kibirlenmemelidir.
Bazen bir çocuk,
bir fakir,
bir hasta,
bir hayvan,
bir çiçek,
bir ölüm,
bir musibet,
bir başarısızlık
insana yıllarca okuyarak öğrenemediği bir hakikati öğretebilir.
Risale-i Nur’un tefekkür anlayışında kâinatın tamamı okunması gereken büyük bir kitap gibidir.
Şeytanın Hz. Âdem’i aldatırken özellikle:
“ebediyet ağacı”
ifadesini kullanması dikkat çekicidir.
Bu, insanın fıtratında ebedî yaşama arzusu bulunduğunu düşündüren önemli bir noktadır.
İnsan;
ölmek istemez,
sevdiklerinden ayrılmak istemez,
güzelliklerin bitmesini istemez,
mutluluğunun devam etmesini ister.
Risale-i Nur’da insanın bu sonsuzluk arzusunun, ahiret ve ebedî saadet hakikati açısından anlamlı bir delalet taşıdığı sıkça işlenir.
İnsanın sonsuzluk arzusu dünyada tam olarak karşılanamaz.
Çünkü dünya fanidir.
Gençlik gider.
Güzellik değişir.
Mal elden çıkar.
Sevdiklerimizden ayrılırız.
Ömür biter.
Kalbin gerçek ve nihai tatmini, Allah’ın rızasına ve ebedî hayata yönelmekle mümkündür.
Hz. Âdem kıssası Risale-i Nur’un temel kavramlarıyla düşünüldüğünde insanın mahiyetini anlatan büyük bir ders hâline gelir.
Şeytanın küçük bir vesvesesinden bile etkilenebilir.
Bu sebeple Allah’a dayanmalıdır.
Sayısız nimete muhtaçtır.
Bu sebeple Allah’tan istemelidir.
Öğrenmeye muhtaçtır.
Bu sebeple vahyin ve peygamberlerin rehberliğine ihtiyaç duyar.
Bu sebeple tövbeye muhtaçtır.
Bu sebeple zikre muhtaçtır.
Bu sebeple Kur’an’ın ölçülerine muhtaçtır.
Bu sebeple dünyanın geçici nimetleri onu bütünüyle tatmin edemez.
Hz. Âdem’in kıssasını günlük hayatımıza taşırsak şu esasları çıkarabiliriz:
Aslını unutma: Topraktan yaratıldın; kibirlenme.
Değerini unutma: Allah seni büyük kabiliyetlerle yarattı; kendini değersiz görme.
Dünyadaki vazifeni unutma: Başıboş yaratılmadın.
İlim öğren: Âdem’e isimlerin öğretilmesi ilmin önemini gösterir.
İlmi Allah’ı tanımaya vesile yap.
Kibirden kaçın: Şeytanın felaketinin başlangıcı kibirdi.
Kendini başkalarından üstün görme.
Günaha götüren yollardan uzak dur.
Şeytanın günahı süsleyebileceğini unutma.
Her güzel söze hemen aldanma.
Hata yaptığında bahaneye sığınma.
Günahını kabul et.
Hemen tövbe et.
Allah’ın rahmetinden ümit kesme.
Kaderi günaha bahane etme.
Hasetten sakın.
İbadette ihlâsı esas tut.
Her varlıktan hikmet öğrenmeye çalış.
Dünyanın geçici olduğunu unutma.
Asıl hedefini Allah’ın rızası ve ebedî saadet olarak belirle.
Bu kıssanın belki de en çarpıcı özeti şudur:
| Hz. Âdem’in tavrı | Şeytanın tavrı |
|---|---|
| Hata yaptı | İsyan etti |
| Hatasını kabul etti | Hatasını savundu |
| Pişman oldu | Kibir gösterdi |
| Allah’a yöneldi | Allah’ın emrine itiraz etti |
| Tövbe etti | Israr etti |
| Rahmete kavuştu | Rahmetten uzaklaştı |
Demek ki asıl mesele:
“Hiç hata yapmamak” değil, hata karşısında nasıl davranacağımızdır.
İnsan hata yaptığında Âdem’in yolunu mu, şeytanın yolunu mu takip edeceğine dikkat etmelidir.
Âdem’in yolu:
hata → pişmanlık → tövbe → Allah’a dönüş → rahmettir.
Şeytanın yolu:
hata → kibir → bahane → ısrar → uzaklaşmadır.
Bir insan;
namazını ihmal ettiğinde,
harama baktığında,
gıybet ettiğinde,
birinin kalbini kırdığında,
anne-babasını üzdüğünde,
kul hakkına girdiğinde,
öfkesine yenildiğinde,
kibir gösterdiğinde,
malını israf ettiğinde,
Allah’ı ve ahireti unutarak dünyaya daldığında
şeytan ona:
“Artık çok geç.”
dedirtmemelidir.
Hz. Âdem’in öğrettiği yol şudur:
“Yanlış yaptım.”
“Ama herkes yapıyor.”
deme.
Kalben Allah’a dön.
Ve Âdem’in duasını oku:
رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”
(A‘râf, 7/23)
Hz. Âdem’in kıssasını baştan sona düşündüğümüzde insan hayatının adeta küçük bir haritasını görürüz:
YARATILIŞ
↓
NİMET
↓
İLİM
↓
SORUMLULUK
↓
İMTİHAN
↓
ŞEYTANIN VESVESESİ
↓
NEFSİN ARZULARI
↓
HATA
↓
PİŞMANLIK
↓
TÖVBE
↓
İLÂHÎ RAHMET
↓
DÜNYADA KULLUK VE MÜCADELE
↓
AHİRET
İşte insanın dünya yolculuğu büyük ölçüde bu çerçevede gerçekleşmektedir.
Hz. Âdem kıssasının insana verdiği en güçlü ümitlerden biri budur.
İnsan kusursuz değildir.
Nefsi vardır.
Şeytanı vardır.
Unutkanlığı vardır.
Zaafları vardır.
Fakat aynı insana;
akıl,
vicdan,
iman,
dua,
tövbe,
Kur’an,
peygamberler
ve İlâhî rahmet kapısı verilmiştir.
Bu nedenle insanın büyüklüğü hiçbir zaman hata yapmamasında değil; hatasını fark ettiğinde Rabbine dönebilmesindedir.
Hz. Âdem’in hayatından çıkarılabilecek dersleri birkaç cümlede özetlersek:
Topraktan yaratıldın; kibirlenme.
Allah sana ilim verdi; cahilliğe razı olma.
Sana irade verdi; sorumluluktan kaçma.
Şeytanın var; gaflete düşme.
Nefsin var; her istediğini doğru sanma.
Hata yapabilirsin; günahını savunma.
Düşebilirsin; yerde kalma.
Günah işleyebilirsin; Allah’ın rahmetinden ümit kesme.
Dünya fanidir; onu ebedî zannetme.
Ebediyeti istiyorsan yüzünü ebedî olan Allah’a çevir.
Hz. Âdem’in kıssası insana şu büyük hakikati öğretir:
Şeytanın en büyük felaketi hata etmesi değil, kibrinde ısrar etmesiydi.
Âdem’in kurtuluşunun sırrı ise hatasından sonra Rabbine dönmesiydi.
Öyleyse müminin yolu:
Kibir değil tevazu,
ısrar değil tövbe,
haset değil kardeşlik,
gaflet değil tefekkür,
isyan değil ubudiyet,
ümitsizlik değil Allah’ın rahmetine güven,
dünyaya bağlanmak değil ahirete hazırlanmak
olmalıdır.
Ve Hz. Âdem’den bize kalan en güzel kulluk derslerinden biri şu duada toplanır:
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.