- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Ali b. Ebî Tâlib (ra), İslâm tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biridir. Resûlullah’ın (asm) amcası Ebû Tâlib’in oğlu, damadı, Ehl-i Beyt’in önde gelenlerinden ve Hulefâ-yi Râşidîn’in dördüncüsüdür. Hz. Fâtıma’nın (ra) eşi; Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in (ra) babasıdır.
Onun hayatını yalnızca savaşlardaki kahramanlığıyla değerlendirmek eksik olur. Hz. Ali’nin şahsiyetinde iman, ilim, hikmet, ibadet, zühd, cesaret, sadakat, adalet, merhamet ve fitne karşısında ümmetin birliğini koruma hassasiyeti birlikte görülür.
Risale-i Nur’da da Hz. Ali’ye (ra) özel bir hürmet gösterilir. Bediüzzaman Said Nursî, onu Ehl-i Beyt’in büyük bir imamı, velâyet ve ilim sahasının önemli bir temsilcisi olarak ele alır. Bununla beraber Hz. Ali sevgisini, diğer sahâbeleri küçümseyen bir anlayışa dönüştürmez. Risale-i Nur'un yaklaşımında Ehl-i Beyt muhabbeti ile sahâbe muhabbeti birbirinin rakibi değil, aynı nübüvvet kaynağına bağlı iki nurdur.
Hz. Ali’nin hayatına bu ölçüler içerisinde bakıldığında, günümüz insanına da hitap eden çok önemli dersler ortaya çıkar.
Hz. Ali’nin en büyük nimetlerinden biri, küçük yaşlarından itibaren Resûlullah’ın (asm) yakınında bulunmasıdır.
Mekke’de yaşanan ekonomik sıkıntılar sebebiyle Hz. Ali bir dönem Resûlullah’ın (asm) himayesinde yetişmiştir. Böylece henüz çocukluk çağlarında Allah Resûlü’nün ahlâkını, ibadetini, doğruluğunu, merhametini ve yaşayışını yakından görme imkânı bulmuştur.
Bu durum bize çok önemli bir eğitim hakikati öğretmektedir:
İnsan yalnızca söylenen sözlerden değil, beraber yaşadığı insanların hâl ve davranışlarından da eğitim alır.
Çocuğa yüz defa doğruluk anlatmaktan daha etkili olan şey, anne ve babasının doğruluğuna şahit olmasıdır.
Namazı anlatmak önemlidir; fakat çocuğun anne ve babasını namaz başında görmesi daha kuvvetli bir derstir.
Merhameti öğretmek güzeldir; fakat evde merhamet görmek daha kalıcıdır.
Hz. Ali’nin Peygamber hanesinde yetişmesi, hâl ile yapılan terbiyenin önemini göstermektedir.
Çocuklarımızın nasıl insanlar olmasını istiyorsak, önce onların karşısında o ahlâkı yaşamaya çalışmalıyız.
Hz. Ali (ra), İslâm’ı ilk kabul edenlerden ve gençler arasında ilk Müslümanlardan biridir.
İslâm henüz güç sahibi değildi.
Müslüman olmak makam kazandırmıyor, aksine baskı ve tehlikeyi beraberinde getiriyordu.
Buna rağmen Hz. Ali hakikati gördüğünde yaşının küçüklüğünü bahane etmedi.
Burada büyük bir ders vardır:
Hakikat, çoğunluğun kabul etmesiyle hakikat olmaz; hakikat olduğu için kabul edilir.
Kur’ân insanı körü körüne çoğunluğa uymaktan sakındırır:
“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
(En‘âm, 6/116)
Hz. Ali’nin genç yaşta iman etmesi özellikle gençlere hitap eden büyük bir örnektir.
İman ve kulluk için yaşlanmayı beklemek doğru değildir.
Gençlik, yalnızca dünyanın zevklerini yaşama dönemi değil; Allah’ı tanıma, karakter oluşturma ve ebedî hayatın temelini atma dönemidir.
Risale-i Nur’un Gençlik Rehberi boyunca üzerinde durduğu temel hakikatlerden biri de budur: Gençlik geçicidir; fakat gençlikte yapılan ibadet ve güzel ameller ebedî neticeler verebilir.
Hz. Ali’nin hayatındaki en çarpıcı hadiselerden biri hicret gecesidir.
Müşrikler Resûlullah’ı (asm) öldürmek için evini kuşattıklarında Hz. Ali, Allah Resûlü’nün yatağında kalmıştır.
Fakat hadisenin bir başka önemli yönü daha vardır:
Resûlullah’ın (asm) yanında Mekkelilerin emanetleri bulunuyordu. Kendisine düşmanlık eden insanlar bile mallarını onun yanında emniyette tutuyorlardı.
Hz. Ali Mekke’de kalarak bu emanetlerin sahiplerine ulaştırılması vazifesini yerine getirdi.
Burada iki büyük ahlâk aynı hadisede birleşmektedir:
Fedakârlık ve emanet.
Düşman seni öldürmek istese bile onun emanetine ihanet etmemek…
İşte İslâm ahlâkının yüksekliği burada görülür.
Müminin ahlâkı karşısındaki insanın davranışına göre değişmemelidir.
Birisi bize haksızlık yaptı diye biz de haksızlık yapamayız.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Hz. Ali denildiğinde akla gelen en belirgin özelliklerden biri cesarettir.
Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve diğer önemli hadiselerde gösterdiği kahramanlık İslâm tarihinde meşhurdur.
Ancak onun cesaretini yalnızca fiziksel güç şeklinde anlamamak gerekir.
Gerçek cesaret:
ölümü küçümsemek değil,
Allah’tan başka hiçbir varlığı mutlak güç sahibi görmemek,
hakkı savunmak,
gerektiğinde nefsini susturmak,
öfkeyi kontrol etmek,
zulüm karşısında adaletten ayrılmamaktır.
Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında hakiki cesaretin kaynağı iman ve tevekküldür.
Allah’a iman eden insan bilir ki hayatı veren Allah’tır.
Ecel Allah’ın ilmindedir.
Rızkı veren Allah’tır.
Böyle bir iman insanı sebepler karşısında zillete düşmekten kurtarır.
Cesaret sadece düşmana karşı kılıç kullanmak değildir.
Bugün cesaret bazen:
harama “hayır” diyebilmektir.
Bazen:
herkes yanlış yaparken doğruyu savunmaktır.
Bazen:
haksız olduğunu kabul edip özür dilemektir.
Bazen de:
öfkeliyken susabilmektir.
Hayber’in fethi sırasında Resûlullah’ın (asm) Hz. Ali’ye sancağı vermesi onun hayatındaki önemli hadiselerden biridir.
Sahih hadislerde Resûlullah’ın (asm):
“Yarın sancağı Allah’ı ve Resûlü’nü seven, Allah ve Resûlü’nün de kendisini sevdiği bir kimseye vereceğim.”
buyurduğu, ertesi gün sancağı Hz. Ali’ye verdiği bildirilmiştir.
(Buhârî, Fezâilü Ashâbi’n-Nebî; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe)
Bu hadis Hz. Ali’nin faziletini gösteren en güçlü sahih rivayetlerden biridir.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Allah sevgisinin işareti yalnızca söz değildir.
Hz. Ali’nin hayatında sevgi;
itaate, fedakârlığa, hizmete ve mücadeleye dönüşmüştür.
“Allah’ı seviyorum.” demek kolaydır.
Asıl mesele:
Bu sevgi hayatımızda neyi değiştirdi?
Namazımızı mı?
Ahlâkımızı mı?
Kazancımızı mı?
İnsanlarla ilişkilerimizi mi?
Hakiki sevgi davranışa dönüşür.
Hz. Ali’nin (ra) hayatının en güzel bölümlerinden biri Hz. Fâtıma (ra) ile kurduğu aile yuvasıdır.
Bu evlilik maddî ihtişam üzerine kurulmamıştı.
Evleri sade, imkânları sınırlıydı.
Fakat o evden Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gibi Resûlullah’ın (asm) sevgili torunları yetişti.
Bu bize şu hakikati öğretmektedir:
Bir evin büyüklüğü metrekaresiyle değil, içindeki iman ve muhabbetle ölçülür.
Bugün evliliklerin önündeki engellerden biri aşırı maddî beklentilerdir.
Ev, araba, düğün, eşya, altın ve gösteriş bazen evliliğin asıl maksadının önüne geçebilmektedir.
Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın yuvası ise bize şunu öğretir:
Az eşya ile büyük saadet mümkündür.
Çünkü aileyi ayakta tutan esas unsurlar:
iman, sadakat, merhamet, sabır ve karşılıklı fedakârlıktır.
Hz. Ali ve Hz. Fâtıma’nın hayatlarında zaman zaman ciddi maddî sıkıntılar yaşanmıştır.
Hz. Fâtıma’nın ev işlerinden ellerinin yorulduğu ve bir hizmetçi talep ettiği; Resûlullah’ın (asm) ise onlara yatmadan önce tesbih, tahmid ve tekbir tavsiye ettiği sahih hadislerde bildirilmiştir.
Bu meşhur zikir:
33 defa Sübhanallah,
33 defa Elhamdülillah,
34 defa Allahu Ekber
şeklindedir.
Bu zikir daha sonra Tesbih-i Fâtıma olarak meşhur olmuştur.
Buradaki ders, maddî sebepleri tamamen terk etmek değildir.
Asıl ders şudur:
İnsanın ruh kuvveti yalnız maddî rahatlıktan gelmez.
Kalbin Allah’a bağlılığı insana büyük bir dayanma gücü verir.
Risale-i Nur’da da kanaat büyük bir manevî hazine olarak değerlendirilirken hırsın insanı zillete ve huzursuzluğa sürükleyebileceği üzerinde durulur.
Servet artınca ihtiyaçlar da sınırsız büyüyorsa insan yine fakir hissedebilir.
Kanaat ise azı bereketlendirir.
Hz. Ali sadece savaş meydanlarının kahramanı değildi.
Aynı zamanda sahâbenin ilim, fıkıh ve hüküm verme konusunda önde gelen isimlerinden biriydi.
Kur’ân’ı, Resûlullah’ın sünnetini ve İslâm hukukunun temel meselelerini iyi bilen sahâbeler arasındaydı.
Burada İslâm’ın ideal insan anlayışına dair önemli bir ölçü ortaya çıkar:
Müslüman güçlü olduğu kadar bilgili, bilgili olduğu kadar ahlâklı olmalıdır.
İlimden mahrum güç tehlikeli olabilir.
Ahlâktan mahrum ilim kibir doğurabilir.
İmansız zekâ ise insanı hakikate ulaştırmak yerine nefsin hizmetine girebilir.
Hz. Ali’nin şahsında:
ilim + iman + cesaret + ibadet + ahlâk
birlikte görülmektedir.
Hz. Ali’nin ilmî şahsiyetinden alınabilecek önemli derslerden biri de dinî meselelerde utanıp yanlış hüküm vermek yerine bilgiye müracaat etmektir.
Sahih rivayetlerde, mahrem bir mesele hakkında doğrudan Resûlullah’a (asm) sormaktan Hz. Fâtıma sebebiyle çekindiği ve Hz. Mikdâd’dan soruyu iletmesini istediği anlatılır.
Bu hadise bize önemli bir usul öğretir:
Din konusunda utanmak, bilgisiz kalmanın bahanesi olmamalıdır.
Kur’ân:
“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”
buyurur.
(Nahl, 16/43)
Dinî konularda sosyal medyada gördüğümüz her sözü doğru kabul etmek yerine:
Kur’ân’a,
sahih sünnete,
güvenilir âlimlerin açıklamalarına,
sağlam kaynaklara
müracaat etmek gerekir.
Hz. Ali’nin hayatında ibadet önemli bir yere sahiptir.
Onun zühdü, duası, Allah korkusu ve ahiret şuuru İslâm geleneğinde geniş şekilde anlatılmıştır.
Fakat sahih bilgi açısından dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır:
Hz. Ali’ye nispet edilen her söz veya menkıbe sahih değildir.
Özellikle sonraki dönemlerde onun adına çok sayıda söz, hikâye ve olağanüstü hadise aktarılmıştır.
Bu sebeple Hz. Ali sevgisinin gereği, ona ait olmayan sözleri ona nispet etmek değil; sahih olanı sahih olmayandan ayırmaktır.
Bu da başlı başına bir hikmet dersidir:
Sevgi, ölçüsüzlüğü değil, doğruluğu gerektirir.
Hz. Ali’nin hayatını doğru anlamanın en önemli noktalarından biri Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemleriyle münasebetidir.
İslâm tarihinde hilâfet meselesi etrafında daha sonraki asırlarda çok büyük tartışmalar yaşanmıştır.
Ancak Ehl-i Sünnet anlayışında Hulefâ-yi Râşidîn:
Hz. Ebû Bekir,
Hz. Ömer,
Hz. Osman,
Hz. Ali
olarak kabul edilir.
Hz. Ali’nin faziletini anlatmak için önceki halifeleri küçümsemeye ihtiyaç yoktur.
Aynı şekilde önceki halifeleri sevmek Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisine engel değildir.
Risale-i Nur'un önemli ölçülerinden biri de budur.
Sahâbeyi birbirine karşı kullanmak yerine hepsini Resûlullah’ın (asm) etrafında yetişmiş yıldızlar olarak değerlendirmek gerekir.
Hz. Ali, Hz. Ömer döneminde de ilmî ve hukukî meselelerde görüşüne müracaat edilen önemli sahâbeler arasındaydı.
Bu durum çok önemli bir ahlâkı göstermektedir:
Bir makamın başında sen değilsen de hakka hizmet edebilirsin.
Günümüzde insanlar bazen:
“Ben yönetmiyorsam katkıda bulunmam.”
“Benim fikrim kabul edilmediyse ilgilenmem.”
şeklinde davranabilmektedir.
Hz. Ali’nin hayatı ise hizmetin makamdan büyük olduğunu öğretir.
Mümin:
“Ben nerede olursam olayım hakka nasıl hizmet edebilirim?”
diye düşünmelidir.
Hz. Osman’ın (ra) şehit edilmesi İslâm tarihinde çok büyük bir kırılma meydana getirdi.
İslâm toplumu kısa zamanda ciddi siyasî ve toplumsal karışıklıkların içine girdi.
Hz. Ali böyle ağır bir ortamda halife oldu.
Onun hilâfet dönemi yaklaşık beş yıl sürdü ve büyük ölçüde iç karışıklıklarla geçti.
Burada Hz. Ali’nin hayatından alınabilecek çok önemli bir ders vardır:
Bazen en büyük insanların karşısına bile çözümleri son derece zor tarihî problemler çıkabilir.
Her problem kişinin yetersizliğinden kaynaklanmaz.
Bazen şartlar öylesine ağırlaşır ki en doğru insanların bile önünde çok zor tercihler bulunur.
Hz. Ali döneminde yaşanan en acı hadiselerden biri Cemel Vakası’dır.
Bir tarafta Hz. Ali, diğer tarafta Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr gibi büyük sahâbeler bulunuyordu.
Bu hadiseleri değerlendirirken Ehl-i Sünnet âlimleri son derece ihtiyatlı davranmıştır.
Sahâbe arasındaki ihtilafları kişisel kin ve dünyevî menfaat kavgası gibi değerlendirmek doğru değildir.
Tarafların temel hedefleri arasında Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılması ve toplum düzeninin sağlanması vardı; fakat bunun zamanı ve yöntemi konusunda farklı değerlendirmeler ortaya çıktı.
Bediüzzaman da sahâbeler arasındaki bu mücadeleleri değerlendirirken meseleyi basit bir iktidar kavgası seviyesine indirmez.
İyi insanların ihtilaf etmesi mümkündür.
İhtilaf eden iki taraftan birinin hatalı olması, onun bütün faziletlerini ortadan kaldırmaz.
Bu ölçü günümüz Müslümanlarının en fazla ihtiyaç duyduğu ahlâklardan biridir.
Hz. Ali dönemindeki ikinci büyük fitne Sıffîn Savaşı’dır.
Hz. Ali ile Şam valisi Muâviye b. Ebî Süfyân arasında meydana gelen ihtilaf daha sonra silahlı çatışmaya dönüşmüştür.
Ehl-i Sünnet'in genel değerlendirmesinde Hz. Ali hakka daha yakın görülür.
Bununla birlikte karşı taraftaki sahâbelerin tamamını kötü niyetli veya dinden çıkmış insanlar olarak görmek doğru değildir.
Risale-i Nur'un yaklaşımı burada son derece öğreticidir:
Tarihî ihtilafları bugünün Müslümanları arasında yeni düşmanlıklar üretmek için kullanmamak gerekir.
Bin dört yüz yıl önceki bir ihtilafı bugünkü Müslümanların birbirine kin beslemesinin bahanesi hâline getirmek, tarihten ders almak değil; tarihin fitnesini yeniden üretmektir.
Sıffîn sonrasında ortaya çıkan Haricî hareket Hz. Ali’nin karşılaştığı en ciddi problemlerden biri oldu.
Haricîlerin dikkat çekici tarafı şuydu:
İbadet görüntüleri güçlüydü.
Kur’ân okuyorlardı.
Dinî sloganlar kullanıyorlardı.
Fakat din anlayışlarında büyük bir aşırılık vardı.
Müslümanları kolaylıkla tekfir edebiliyorlardı.
Bu durum çok önemli bir hakikati gösterir:
Dindarlık görüntüsü tek başına doğru din anlayışının garantisi değildir.
Kur’ân okumak gerekir.
Fakat Kur’ân’ı doğru anlamak da gerekir.
İbadet gerekir.
Fakat ibadetin yanında:
ilim, hikmet, merhamet, adalet ve sünnet ölçüsü de gerekir.
Bir insanın çok sert konuşması onun daha dindar olduğunu göstermez.
Bir Müslümanı kolayca kâfir, münafık veya sapık ilan etmek büyük bir tehlikedir.
Haricîler:
“Hüküm ancak Allah’ındır.”
anlamındaki Kur’ânî ifadeyi sloganlaştırmışlardı.
Söz doğrudur.
Fakat Hz. Ali onların bu sözü yanlış maksatla kullandıklarına dikkat çekmiştir.
Burada İslâm düşüncesinin çok önemli bir prensibi ortaya çıkar:
Bir sözün doğru olması, onu kullanan kişinin yorumunun da doğru olduğu anlamına gelmez.
Kur’ân ayeti doğru olabilir.
Hadis doğru olabilir.
Fakat insan onu bağlamından kopararak yanlış neticeler çıkarabilir.
Dinî bir iddia duyduğumuzda yalnızca:
“Delili var mı?”
diye değil,
“Bu delil doğru yerde mi kullanılıyor?”
diye de sormalıyız.
Hz. Ali’nin hilâfetindeki temel meselelerden biri adaletin korunmasıydı.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
Hz. Ali’nin yönetim anlayışında akrabalık, kabile veya kişisel menfaatin adaletin önüne geçirilmemesi önemliydi.
Buradan günümüz yöneticileri, aile reisleri, işverenleri ve sorumluluk sahibi herkes için büyük bir ders çıkar:
Adalet, sevdiğine ayrı, sevmediğine ayrı ölçü kullanmamaktır.
Bir baba çocukları arasında,
bir patron çalışanları arasında,
bir öğretmen öğrencileri arasında,
bir yönetici vatandaşlar arasında
adaleti gözetmek zorundadır.
Risale-i Nur’da toplumsal meseleler değerlendirilirken adalet-i mahza kavramı önemli bir yere sahiptir.
Adalet-i mahza, ferdin hakkını toplumun genel menfaati bahanesiyle kolayca feda etmemeyi ifade eder.
Kur’ân:
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
buyurur.
Bediüzzaman, Hz. Ali’nin siyaset ve adalet anlayışını değerlendirirken onun adalet-i mahza prensibine bağlılığını özellikle öne çıkarır.
Yani:
Bir masumun hakkı, toplum menfaati adına keyfî biçimde feda edilemez.
Bu anlayış bugün insan hakları ve hukuk açısından son derece önemli bir ilkedir.
Hz. Ali’nin hayatından çıkarılabilecek en derin derslerden biri de şudur:
Dünyevî siyasette başarılı olmak ile Allah katında haklı olmak aynı şey değildir.
Bazen daha siyasî davranan taraf dünyada avantaj elde edebilir.
Fakat İslâm ahlâkında temel soru:
“Kazandım mı?”
değil,
“Hak üzere kaldım mı?”
sorusudur.
Risale-i Nur’un Hz. Ali hakkındaki değerlendirmelerinde onun hak, adalet ve dinî esasları siyasî menfaatin üzerinde tutması önemli bir fazilet olarak ele alınır.
Mümin için her kazanç başarı değildir.
Haramla kazanılan para başarı değildir.
Yalanla kazanılan seçim başarı değildir.
Hileyle kazanılan ticaret başarı değildir.
Bir insan dünyayı kazanıp vicdanını kaybetmişse gerçekte kaybetmiştir.
Hz. Ali’nin hayatının belirgin yönlerinden biri dünyaya aşırı bağlanmamasıdır.
Zühd dünyayı tamamen terk etmek değildir.
Zühd:
Dünyanın kalbe hâkim olmamasıdır.
İnsan zengin olabilir fakat mala kul olmayabilir.
Fakir olabilir fakat dünya hırsıyla yanabilir.
Dolayısıyla zühdün asıl merkezi kalptir.
Risale-i Nur perspektifinde dünya üç yüzü bulunan bir varlık olarak değerlendirilir:
Allah’ın isimlerine bakan yüzü güzeldir.
Ahiretin tarlası olan yüzü güzeldir.
Nefsin heveslerine bakan fâni yüzüne aşırı bağlanmak ise insanı aldatabilir.
Hz. Ali’nin hayatı bu ölçünün canlı örneklerinden biridir.
Hz. Ali çocukluğunda fakirliği gördü.
Gençliğinde müşriklerin baskısını gördü.
Savaşlara katıldı.
Peygamber Efendimizin (asm) vefatını yaşadı.
Hz. Fâtıma’nın vefatını yaşadı.
Üç halifenin dönemlerini gördü.
Hz. Osman’ın şehadetine şahit oldu.
Kendi hilâfetinde Müslümanlar arasındaki savaşlarla karşılaştı.
Sonunda kendisi de bir suikast sonucu şehit edildi.
Bütün bunlar gösteriyor ki:
Allah’ın sevdiği kullarının hayatlarının mutlaka dünyada rahat geçeceği şeklinde bir kaide yoktur.
Kur’ân:
“İnsanlar, ‘İman ettik.’ demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?”
(Ankebût, 29/2)
buyurur.
Hz. Ali’nin hayatı aynı zamanda önemli bir yanlış anlayışı düzeltmektedir.
İnsan bazen:
“Allah beni seviyorsa neden başıma bunlar geliyor?”
diye düşünebilir.
Oysa peygamberlerin ve sahâbenin hayatları bunun yanlış olduğunu gösterir.
Hz. Ali gibi Allah Resûlü’nün çok sevdiği bir insan dahi büyük sıkıntılar yaşamıştır.
Demek:
Musibet her zaman ceza değildir.
Bazen imtihandır.
Bazen terakkidir.
Bazen günahlara kefarettir.
Bazen insanın derecesini yükselten bir vesiledir.
Risale-i Nur’un musibet anlayışında da hadiseler yalnız zahirî acılarıyla değil, ahiret neticeleriyle beraber değerlendirilir.
Hz. Ali (ra), Kûfe’de sabah namazına giderken Haricîlerden Abdurrahman b. Mülcem’in saldırısına uğradı ve aldığı yara sebebiyle hicrî 40 yılında şehit oldu.
Böylece İslâm’ın ilk yıllarından itibaren Resûlullah’ın yanında bulunan büyük sahâbelerden biri dünya hayatını şehadetle tamamladı.
Onun ölümü bize çok açık bir hakikati hatırlatmaktadır:
Dünya kalıcı bir mükâfat yeri değildir.
Eğer dünya gerçek mükâfat yeri olsaydı peygamberler ve büyük sahâbeler en rahat hayatı yaşarlardı.
Fakat onlar en ağır imtihanlarla karşılaştılar.
Demek asıl ücret yeri ahirettir.
Hz. Ali’yi sevmek Ehl-i Beyt muhabbetinin önemli bir parçasıdır.
Fakat İslâm’da sevginin de ölçüsü vardır.
Hz. Ali sevgisi:
Hz. Ebû Bekir’e düşmanlık değildir.
Hz. Ömer’e düşmanlık değildir.
Hz. Osman’a düşmanlık değildir.
Hz. Âişe’ye düşmanlık değildir.
Sahâbeyi birbirine düşman kamplar şeklinde okumak sağlıklı değildir.
Risale-i Nur'un yaklaşımı bu noktada birleştiricidir:
Ehl-i Beyt sevgisi, Resûlullah sevgisinin bir neticesidir. Sahâbe sevgisi de aynı Resûlullah sevgisinin bir neticesidir.
Kaynak birdir:
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
Bir insan:
“Ben Hz. Ali’yi çok seviyorum.”
diyebilir.
Fakat gerçek sevginin bir gereği de sevilen kişinin güzel ahlâkından nasiplenmeye çalışmaktır.
Hz. Ali’yi seviyorsak:
onun cesaretinden,
adaletinden,
ilminden,
ibadetinden,
kanaatinden,
sadakatinden,
Resûlullah’a bağlılığından
pay almaya çalışmalıyız.
Hz. Ali’nin cesaretini seviyorum; haksızlık karşısında cesur muyum?
Adaletini seviyorum; kendi menfaatime aykırı olduğunda adil miyim?
İlmini seviyorum; dinimi öğrenmek için gayret ediyor muyum?
Zühdünü seviyorum; dünyaya ne kadar bağlıyım?
İbadetini seviyorum; namazımla ilişkim nasıl?
İşte gerçek muhabbet insanı muhasebeye götürür.
Hz. Ali’nin hayatı özellikle gençler için güçlü mesajlar taşır.
Hz. Ali hakikati genç yaşta kabul etti.
Hakikat bazen azınlıkta olabilir.
Gerçek güç başkasını ezmek değildir.
Cehalet insanı kolayca aşırılığa sürükleyebilir.
Büyük olmak aile sorumluluklarını küçümsemek değildir.
Mal araçtır; insanın gerçek değeri değildir.
Her mücadele bağırmak ve kavga etmek değildir.
İnsanın gerçek kuvvet kaynaklarından biri Allah ile bağının sağlam olmasıdır.
Hz. Ali’nin hayatı yöneticiler açısından da büyük bir mekteptir.
Bir yönetici:
adaleti menfaatten üstün tutmalıdır.
Yakınlarını kayırmamalıdır.
Halkın malını emanet bilmelidir.
Muhaliflerini şeytanlaştırmamalıdır.
Kararlarını ilim ve istişareyle vermelidir.
Kendisine yöneltilen eleştiriyi hemen düşmanlık saymamalıdır.
Makamın geçici olduğunu unutmamalıdır.
Çünkü Kur’ân’ın yönetim anlayışında makam bir üstünlük vesilesinden önce emanettir.
Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın yuvasından günümüz aileleri için de önemli dersler çıkar.
Mutluluk pahalı eşyalara bağlı değildir.
Eşler hayatın yükünü beraber taşımayı öğrenmelidir.
Maddî sıkıntılar sevginin sonu olarak görülmemelidir.
Çocukların manevî eğitimi ihmal edilmemelidir.
Evin merkezinde yalnız tüketim değil, iman ve ibadet bulunmalıdır.
Kur’ân:
“Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et.”
(Tâhâ, 20/132)
buyurur.
Hz. Ali’nin ilmî kişiliğinden hareketle ilimle uğraşan insanlar için de önemli ölçüler vardır.
İlim kibir sebebi olmamalıdır.
İlim insanları aşağılamak için kullanılmamalıdır.
Bilmediğimiz meselede “bilmiyorum” diyebilmeliyiz.
Delil ile kanaati birbirinden ayırmalıyız.
Sahih hadis ile zayıf veya uydurma rivayeti ayırmalıyız.
Bir âlimi sevdiğimiz için ona ait olmayan sözleri ona nispet etmemeliyiz.
Çünkü hakikat sevgisi şahıs sevgisinden üstün olmalıdır.
Belki de Hz. Ali’nin hayatının günümüz açısından en önemli yönü budur.
Onun hilâfet dönemi bir fitne dönemiydi.
Fitne zamanlarında:
Doğru ile yanlış birbirine karışabilir.
Haberler hızla yayılabilir.
İnsanlar kamplara ayrılabilir.
Duygular aklın önüne geçebilir.
Dindar insanlar bile birbirini yanlış anlayabilir.
İşte böyle dönemlerde Kur’ân’ın şu emri hayati önem kazanır:
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın…”
(Hucurât, 49/6)
Bugün sosyal medya çağında bu ayetin önemi daha da büyüktür.
Bir haberi paylaşmadan önce:
Doğru mu?
Kaynağı güvenilir mi?
Bağlamı nedir?
Bir insana haksızlık ediyor muyum?
diye düşünmek gerekir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde Hz. Ali (ra), Ehl-i Beyt’in büyük bir imamı olarak özel bir yere sahiptir.
Risale-i Nur’da Hz. Ali’nin özellikle:
iman hizmeti, velâyet, ilim, Ehl-i Beyt, adalet ve manevî mücadele
yönleri üzerinde durulur.
Bediüzzaman'ın yaklaşımında Hz. Ali yalnız tarihî bir şahsiyet değildir. O, sonraki asırlarda Ehl-i Beyt kanalıyla devam eden büyük bir manevî hizmet çizgisinin önemli temsilcisidir.
Ancak Risale-i Nur’un Hz. Ali’ye duyduğu yüksek muhabbet, sahâbe arasındaki tarihî ihtilafları yeniden körükleme aracı yapılmaz.
Tam tersine temel hedef:
muhabbet, uhuvvet ve iman kardeşliğidir.
Ehl-i Beyt sevgisinin kaynağı Resûlullah’a (asm) olan sevgidir.
Bir insan Peygamberimizi seviyorsa onun ailesini, torunlarını ve yakınlarını da sever.
Hz. Ali,
Hz. Fâtıma,
Hz. Hasan,
Hz. Hüseyin
bu muhabbetin merkezinde bulunan mübarek şahsiyetlerdir.
Fakat Ehl-i Beyt sevgisi yalnız duygusal bir bağlılık olmamalıdır.
Onların temsil ettiği:
takva, sünnet, fedakârlık, ilim ve istikamet
esaslarına bağlanmak gerekir.
Hz. Ali’nin hayatını birkaç kelimeyle özetlemek gerekirse şöyle bir tablo ortaya çıkar:
Gençlikte iman.
Tehlikede sadakat.
Savaşta cesaret.
Ailede fedakârlık.
Fakirlikte kanaat.
İlimde derinlik.
İbadette kulluk.
Yönetimde adalet.
Fitnede hakka bağlılık.
Dünyaya karşı zühd.
Resûlullah’a karşı sadakat.
Hayatın sonunda şehadet.
Bütün bunların merkezinde ise:
Hz. Ali’nin hayatından çıkarabileceğimiz temel dersleri şöyle özetleyebiliriz:
Hakikat yaşa bakmaz; genç insan da büyük iman sahibi olabilir.
İman cesaretin en kuvvetli kaynaklarından biridir.
Emanete sadakat düşmana karşı bile korunmalıdır.
Gerçek cesaret öfkeye teslim olmak değildir.
İlim ile kuvvet beraber bulunmalıdır.
Allah sevgisi sözden ibaret kalmamalı, amele dönüşmelidir.
Mutlu aile için zenginlik şart değildir.
Kanaat büyük bir manevî servettir.
Bilmediğimiz konuda ehline sormak fazilettir.
Dinî rivayetlerde sahih kaynak aranmalıdır.
Makam hizmetin amacı değil, aracıdır.
Adalet kişisel menfaatten üstün tutulmalıdır.
Bir masumun hakkı kolayca feda edilemez.
İyi insanlar arasında da ihtilaf çıkabilir.
İhtilaf düşmanlığı zorunlu kılmaz.
Aşırı dindarlık görüntüsü hakikatin garantisi değildir.
Kur’ân ayetleri bağlamından koparılmamalıdır.
Dünya başarısı her zaman haklılığın ölçüsü değildir.
Musibet Allah’ın kulunu sevmediğinin delili değildir.
Ehl-i Beyt sevgisi sünnete bağlılık ve güzel ahlâkla tamamlanmalıdır.
Hz. Ali’yi (ra) sadece geçmişte yaşamış büyük bir savaşçı olarak okumak, onun hayatındaki zenginliği eksik anlamaktır.
O:
bir çocukken Peygamber terbiyesi alan talebe,
bir gençken imanını cesaretle savunan mümin,
hicrette canını ortaya koyan fedakâr,
savaş meydanında kahraman,
evinde eş ve baba,
ilim meclisinde fakih,
mihrapta âbid,
devlet yönetiminde halife,
fitne karşısında büyük imtihanlardan geçen lider
ve nihayet şehit bir sahâbîdir.
Onun hayatının bize söylediği en büyük hakikatlerden biri şudur:
İman yalnız zihinde taşınacak bir bilgi değildir; hayatın tamamını şekillendirmesi gereken bir hakikattir.
Hz. Ali’nin cesaretini savaş meydanlarında bırakmamalıyız.
Onu harama karşı cesarete dönüştürmeliyiz.
Adaletini tarih kitaplarında bırakmamalıyız.
Onu ailemizde, işimizde ve insanlarla münasebetimizde yaşatmalıyız.
İlmini övgü cümlelerinde bırakmamalıyız.
Onu Kur’ân’ı ve dini doğru öğrenme gayretine çevirmeliyiz.
Zühdünü fakirlik hikâyesi olarak okumamalıyız.
Onu dünyayı kalbimize hâkim kılmama şuuru hâline getirmeliyiz.
Ehl-i Beyt sevgisini yalnızca sözde bırakmamalıyız.
Onu Resûlullah’ın sünnetine bağlılık, takva, güzel ahlâk ve ümmet kardeşliği hâline getirmeliyiz.
Ve Hz. Ali’nin fitnelerle dolu hilâfet döneminden şu büyük dersi almalıyız:
Fitne zamanlarında tarafgirlikten önce hakikat, öfkeden önce adalet, söylentiden önce tahkik, düşmanlıktan önce kardeşlik düşünülmelidir.
Risale-i Nur’un uhuvvet anlayışıyla ifade edilecek olursa, mümine yakışan vazife ihtilafları büyütmek değil, iman kardeşliğinin bağlarını kuvvetlendirmektir.
Hz. Ali’yi gerçekten sevmek, yalnız onun kahramanlıklarını anlatmak değildir.
Onun imanından imanımıza,
ilminden ilmimize,
adaletinden adaletimize,
cesaretinden cesaretimize,
kanaatinden kanaatimize,
ibadetinden ibadetimize,
Resûlullah’a sadakatinden kendi sünnet bağlılığımıza bir hisse çıkarabilmektir.
Rabbimiz bizlere Hz. Ali’yi, Ehl-i Beyt’i ve bütün sahâbe-i kirâmı hakkıyla sevmeyi; onların güzel ahlâkından nasiplenmeyi ve imanla yaşayıp imanla huzuruna varmayı nasip eylesin.
Allah, Hz. Ali’den, Ehl-i Beyt’ten ve bütün ashâb-ı kirâmdan razı olsun. Âmin.
Kur’ân-ı Kerîm: Nisâ 4/58; Mâide 5/8; En‘âm 6/116, 164; Nahl 16/43; Tâhâ 20/132; Ankebût 29/2; Hucurât 49/6 ve ilgili ayetler.
Sahih hadis kaynakları: Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim başta olmak üzere Hz. Ali’nin faziletleri, Hayber, Ehl-i Beyt ve Tesbih-i Fâtıma hakkındaki sahih rivayetler.
Risale-i Nur: Başta Mektubat’taki sahâbe ve Ehl-i Beyt bahisleri, Lem’alar’daki uhuvvet ve ihlâs ölçüleri, Sözler ve diğer eserlerdeki iman, tevekkül, adalet, dünya-ahiret ve zühd bahisleri.
Not: Hz. Ali’ye tarih boyunca çok sayıda söz ve menkıbe nispet edildiğinden, bu yazıda özellikle Kur’ân’ın genel ölçüleri, sahih hadislerle sabit faziletler ve güvenilir tarihî çerçeve esas alınmıştır. Hz. Ali’ye nispet edilen meşhur fakat sıhhati kesin olmayan sözler dinî delil olarak kullanılmamıştır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.