- Salih Avcı
- 13.08.2026
Kur’ân-ı Kerîm’in en dikkat çekici özelliklerinden biri, bazı sûrelerin “Elif Lâm Mîm”, “Hâ Mîm”, “Yâ Sîn”, “Tâ Hâ”, “Kâf”, “Nûn” gibi tek tek okunan harflerle başlamasıdır. İslâmî ilimlerde bunlara “hurûf-ı mukattaa” denilir.
“Hurûf”, harfler; “mukattaa” ise kesilmiş, ayrılmış, birbirinden bağımsız hâle getirilmiş demektir. Bu harfler bir kelime gibi birleştirilerek değil, harflerin kendi isimleri söylenerek okunur. Meselâ:
الٓمٓ
“Elem” diye değil:
Elif – Lâm – Mîm
şeklinde okunur.
Kur’ân'da 29 sûrenin başında bulunan bu harfler Arap alfabesindeki harflerin 14 tanesinden meydana gelir. TDV İslâm Ansiklopedisi de hurûf-ı mukattaayı, Kur’ân’da 29 sûrenin başında bulunan ve isimleriyle telaffuz edilen harfler olarak tarif etmektedir.
Bu harflerin kesin mânasının ne olduğu konusunda Hz. Peygamber'den bize ulaşmış açık ve sahih bir tefsir bulunmamaktadır. Bu sebeple burada yapılması gereken en önemli şey, kesin olanla muhtemel yorumu birbirinden ayırmaktır.
İslâm âlimlerinin ihtiyatlı yaklaşımını şöyle özetleyebiliriz:
“Allah Teâlâ bu harflerle neyi murad ettiğini en iyi bilendir.”
Ancak bu, hurûf-ı mukattaanın hiçbir hikmeti olmadığı anlamına gelmez. Bilakis Kur’ân’ın nazmı, belâgatı ve sûrelerin başlangıçları incelendiğinde bu harflerin çok önemli hikmetlere işaret ettiği görülmektedir.
Kur’ân'daki 29 sûre şöyledir:
| Mukattaa harfleri | Bulunduğu sûreler |
|---|---|
| الم – Elif Lâm Mîm | Bakara, Âl-i İmrân, Ankebût, Rûm, Lokman, Secde |
| المص – Elif Lâm Mîm Sâd | A‘râf |
| الر – Elif Lâm Râ | Yûnus, Hûd, Yûsuf, İbrâhim, Hicr |
| المر – Elif Lâm Mîm Râ | Ra‘d |
| كهيعص – Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd | Meryem |
| طه – Tâ Hâ | Tâhâ |
| طسم – Tâ Sîn Mîm | Şuarâ, Kasas |
| طس – Tâ Sîn | Neml |
| يس – Yâ Sîn | Yâsîn |
| ص – Sâd | Sâd |
| حم – Hâ Mîm | Mü’min/Gâfir, Fussilet, Zuhruf, Duhân, Câsiye, Ahkâf |
| حم عسق – Hâ Mîm, Ayn Sîn Kâf | Şûrâ |
| ق – Kâf | Kâf |
| ن – Nûn | Kalem |
Böylece 29 sûrenin başlangıcında farklı şekillerde 14 Arap harfi kullanılmış olur.
En önemli ilmî mesele budur.
Hayır; hurûf-ı mukattaanın her birinin kesin olarak şu veya bu anlama geldiğini söyleyebileceğimiz sahih bir hadis mevcut değildir.
TDV İslâm Ansiklopedisi de, Kur’ân okumaya dair “Elif-lâm-mîm bir harf değildir; elif bir harf, lâm bir harf, mîm bir harftir” anlamındaki hadisin dışında muteber hadis kaynaklarında bu harflerin mânasını açıklayan doğrudan bir nebevî beyan bulunmadığını belirtmektedir.
Dolayısıyla:
“Elif kesinlikle Allah demektir, Lâm kesinlikle Cebrâil demektir, Mîm kesinlikle Muhammed demektir.”
gibi ifadeler, kesin dinî bilgi olarak ileri sürülemez.
Bunlar bazı âlimlerin işârî yorumları olabilir; fakat “Hz. Peygamber bunu böyle açıklamıştır” denilemez.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa ona bir hasene vardır ve bir hasene on misliyle karşılık görür. Ben ‘Elif Lâm Mîm bir harftir’ demiyorum. Bilakis elif bir harf, lâm bir harf ve mîm bir harftir.”
Hadisin hurûf-ı mukattaa bakımından önemli tarafı şudur:
Elif, Lâm ve Mîm gerçekten Kur’ân’ın okunup sevap kazanılan harflerindendir.
Yani onların mânasını bilemesek dahi:
onları Kur’ân kabul ederiz,
tilâvet ederiz,
üzerlerinde tefekkür ederiz,
fakat hakkında kesin delil bulunmayan anlamları Allah’a nispet etmeyiz.
Bu yaklaşım, Selef âlimlerinin ihtiyatlı metoduna uygundur.
Sahâbe ve tâbiîn döneminden itibaren bazı âlimler hurûf-ı mukattaayı müteşâbihât içerisinde değerlendirmişlerdir.
Buna göre:
Bu harflerin gerçek mânasını Allah bilir.
İnsan bunların Allah kelâmı olduğuna iman eder, fakat murad-ı ilâhî hakkında kesin hüküm vermez.
Bu yaklaşımın temelinde ilmî edep vardır.
Çünkü Kur’ân:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.”
(İsrâ, 17/36)
buyurur.
Dolayısıyla mümin:
“Mutlaka şudur.”
demek yerine:
“Şu hikmetlere işaret ediyor olabilir; fakat hakiki muradı Allah bilir.”
der.
Hurûf-ı mukattaa konusunda en güvenli temel budur.
Hurûf-ı mukattaa hakkında en kuvvetli yorumlardan biri şudur:
“İşte bu Kur’ân, sizin de kullandığınız eliflerden, lâmlardan, mîmlerden, sînlerden meydana gelmektedir. Eğer onun insan sözü olduğunu iddia ediyorsanız aynı harflerle siz de onun benzerini meydana getirin.”
Bu yorum klasik ve çağdaş birçok müfessir tarafından önemsenmiştir. TDV maddesinde de özellikle son dönemlerde hurûf-ı mukattaanın Kur’ân'ın i‘câzını ortaya koyan ve muhatabı vahye dikkat kesilmeye çağıran bir unsur olduğu görüşünün ağırlık kazandığı belirtilmektedir.
Buradaki hakikat son derece derindir.
Arapların kullandığı harflerle Kur’ân'ın kullandığı harfler aynıdır.
Malzeme aynıdır.
Fakat meydana çıkan eser aynı değildir.
Bir tarafta insan sözü vardır.
Diğer tarafta:
Kelâmullah.
Bir marangozla büyük bir sanatkâr aynı ağacı kullanabilir.
Fakat eserleri aynı değildir.
İki ressam aynı boyaları kullanabilir.
Fakat ortaya çıkan sanat aynı değildir.
İnsan da Kur’ân da:
ا ب ت ث ج...
gibi aynı Arapça harfleri kullanmaktadır.
Fakat Kur’ân:
nazmıyla,
belâgatıyla,
mânâ genişliğiyle,
gaybî haberleriyle,
hukuk ve ahlâk sistemiyle,
insan ruhuna tesiriyle,
asırlar üstü mesajıyla
beşer kelâmının ulaşamayacağı bir seviyededir.
Hurûf-ı mukattaa bu açıdan Kur’ân’ın meydan okumasının başlangıç işaretlerinden biri kabul edilebilir.
Bediüzzaman Said Nursî, özellikle İşârâtü’l-İ‘câz adlı tefsirinde Bakara sûresinin başındaki:
الم
üzerinde geniş şekilde durur.
Risale-i Nur perspektifinden mesele sadece:
“Bu harfler hangi kelimelerin kısaltmasıdır?”
sorusundan ibaret değildir.
Bediüzzaman daha çok onların:
Kur’ân'ın i‘câzındaki yerini,
harfler arasındaki seçimi,
ses özelliklerini,
belâgatı,
Kur’ân'ın meydan okuyuşunu
inceler.
Bediüzzaman'ın dikkat çektiği önemli noktalardan biri şudur:
Arap alfabesindeki harflerin yaklaşık yarısı, hurûf-ı mukattaa içinde kullanılmıştır.
Mukattaa harflerini oluşturan temel harfler şunlardır:
ا – ح – ر – س – ص – ط – ع – ق – ك – ل – م – ن – هـ – ي
Toplam:
14 harf.
Risale-i Nur'daki izahta bu seçimin gelişigüzel olmadığına dikkat çekilir.
Üstelik sadece sayı bakımından yarısı alınmamış; harflerin fonetik özellikleri açısından da dikkat çekici bir denge meydana gelmiştir. İşârâtü’l-İ‘câz'da Bediüzzaman bu seçim üzerinde ayrıntılı şekilde durmaktadır.
Bu noktada önemli bir ölçü vardır:
Bediüzzaman bunları basit bir matematik bulmacasına dönüştürmez.
Asıl üzerinde durduğu şey:
Kur’ân'ın harf seçimindeki ölçü, ahenk ve belâgattır.
Bediüzzaman'ın dikkat çektiği bir başka husus:
Mukattaa harfleri arasında Arapçada çok kullanılan harfler önemli yer tutmaktadır.
Özellikle:
Elif ve Lâm
çok tekrar edilir.
Meselâ birçok sûre:
الم
veya:
الر
ile başlar.
Bu durum, Kur’ân'ın insanın konuşma malzemesini meydana getiren en temel unsurları alarak ilâhî bir kelâm mucizesi ortaya koymasına işaret olarak değerlendirilir.
Bediüzzaman'ın yaklaşımının özünü sade bir ifadeyle şöyle anlatabiliriz:
Kur’ân muarızlarına âdeta şöyle der:
“Benim kelimelerimi meydana getiren harfler sizin elinizde de var. İşte elif, işte lâm, işte mîm. Eğer bu Kur’ân beşer sözüyse siz de bunları kullanarak onun benzerini meydana getirin.”
İşârâtü’l-İ‘câz'ı ele alan akademik çalışmalarda Said Nursî'nin, sûre başlarındaki bu harflerin Kur’ân'ın meydana geldiği harflere işaret ederek muarızlara karşı bir i‘câz ve meydan okuma anlamı taşıdığını belirttiği aktarılmaktadır.
Bu yorum Kur’ân'daki tahaddî âyetleriyle son derece uyumludur.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz onun benzeri bir sûre getirin...”
(Bakara, 2/23)
Başka bir âyette:
“De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’ân'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı olsalar bile onun benzerini getiremezler.”
(İsrâ, 17/88)
buyurulur.
Hurûf-ı mukattaa ile bu âyetler beraber düşünüldüğünde son derece anlamlı bir tablo ortaya çıkar:
Malzeme sizde.
Harfler sizde.
Dil sizde.
Edebiyat sizde.
Şairler sizde.
Fakat:
Kur’ân'ın benzeri yoktur.
Hurûf-ı mukattaa konusunu özellikle Bir İ‘câz Hecelemesi adlı çalışmasında ele alır.
Onun dikkat çekici benzetmelerinden biri şudur:
Kur’ân'ın harfleri, yaratılmış âlemin:
atomları ve hücreleri
gibidir.
İnsan maddenin elementlerini bilir.
Canlıdaki birçok molekülü bilir.
Hücrelerin yapısını inceleyebilir.
Fakat bütün malzemeler elinde bulunmasına rağmen:
yoktan hayat yaratamaz.
Bunun gibi insan:
elif harfini bilir,
lâmı bilir,
mîmi bilir,
bütün Arap alfabesini bilir.
Fakat bunlarla:
Kur’ân'ın bir benzerini meydana getiremez.
Yazar bu yaklaşımını tanıtan eserde bu düşünce açıkça aktarılmaktadır: Nasıl ki canlıyı meydana getiren elementler bilindiği hâlde insan yeni bir canlı yaratamıyorsa, Kur’ân da herkesin bildiği harflerden meydana geldiği hâlde onun benzeri meydana getirilemez.
Bu benzetme Risale-i Nur'un i‘câz yaklaşımıyla büyük ölçüde örtüşmektedir.
Yazarın hurûf-ı mukattaa konusunda üzerinde durduğu bir başka önemli nokta da insan bilgisinin sınırlılığıdır.
İnsan Kur’ân'dan çok şey öğrenir.
Fakat öğrendikçe yeni hakikatlerin bulunduğunu görür.
Bilgi genişledikçe:
bilinmeyenler de genişler.
Hurûf-ı mukattaa bu açıdan insana âdeta şöyle der:
“Kur’ân'dan çok şey anlayabilirsin; fakat Allah'ın kelâmının bütün derinliğini kuşattığını zannetme.”
Bu harfler bir bakıma:
“bildiğimiz hakikatlerin arkasında bilmediğimiz daha nice derinliklerin bulunduğunun sembolü”
olarak değerlendirilir. Nitekim ilgili eserin tanıtımında de bu harflerin, insanın Kur’ân karşısındaki aczini fark ettiren “bilinmeyen hakikatlerin simgesi” şeklindeki yorum aktarılmaktadır.
Bu yorumun güzel tarafı şudur:
İnsanı tefsirden uzaklaştırmaz.
Fakat:
tefsirde kibirden uzaklaştırır.
Ayrıca hurûf-ı mukattaayı kesin anlamı insan tarafından kuşatılamayan, fakat sûrelerin muhtevasıyla birtakım ilişkiler taşıması muhtemel:
“ilâhî şifreler”
olarak değerlendirir.
Ancak burada “şifre” kelimesini modern anlamda çözülebilir bir matematik kod olarak anlamamak gerekir.
Asıl kastedilen:
Allah ile Resûlü arasındaki vahyin bizim bütünüyle bilemediğimiz derinliklerini gösteren işaretler
olmasıdır.
Kendi ifadelerinin aktarıldığı çalışmada da gerçek murad-ı ilâhîyi tayin etmenin insan idrakinin üzerinde olduğu özellikle vurgulanmaktadır.
Dolayısıyla bu yaklaşım:
“Ben şifreyi çözdüm.”
demek değildir.
Tam aksine:
“Şifrenin hakiki mahiyetini Allah bilir.”
demektir.
Hurûf-ı mukattaa ile başlayan sûrelerin büyük bir bölümünde hemen ardından:
Kur’ân,
Kitap,
vahiy,
âyetler
konusunun gelmesi son derece dikkat çekicidir.
Meselâ Bakara:
الم
ذَٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ
“Elif Lâm Mîm. İşte o kitap; onda şüphe yoktur...”
diye devam eder.
Âl-i İmrân:
الم
اللّٰهُ لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ...
“Elif Lâm Mîm... O sana kitabı hak olarak indirdi...”
buyurur.
Yûsuf sûresi:
الر
تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
“Elif Lâm Râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir.”
der.
Şuarâ sûresi:
طسم
تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
“Tâ Sîn Mîm. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir.”
şeklinde başlar. Diyanet'in Kur’an Yolu tefsiri de mukattaa harflerinden sonra çoğu defa kitap, âyetler veya vahiyden söz edildiğine özellikle dikkat çekmektedir.
Bu düzen i‘câz yorumunu kuvvetlendirmektedir.
Bu sûre başlangıçlarını beraber düşündüğümüzde şöyle bir anlam ufku belirir:
“Elif, Lâm, Mîm...”
Yani:
İşte harfler.
Sonra:
“İşte Kitap...”
Yani:
Bu harflerden meydana gelen fakat sizin benzerini meydana getiremediğiniz ilâhî kitap.
Bu, Kur’ân'ın belâgatındaki son derece güçlü bir başlangıç üslubudur.
Arapların alışık olduğu hitabette dinleyiciyi uyandırmak için çeşitli yöntemler vardır.
Kur’ân'da:
yeminler,
sorular,
nidâlar,
“elâ” gibi dikkat edatları
kullanılır.
Hurûf-ı mukattaa da insan kulağının beklemediği bir başlangıçtır.
Bir kişi:
“Elif... Lâm... Mîm...”
sesini duyduğunda ister istemez dikkat kesilir.
“Bu nedir?”
diye düşünür.
Böylece ardından gelecek vahiy için zihni hazırlanır.
TDV İslâm Ansiklopedisi'nde de, hurûf-ı mukattaanın Kur’ân vahyine dikkat çekme fonksiyonunun güçlü ihtimallerden biri olduğu, özellikle hemen arkasından Kur’ân ve Kitap ifadelerinin gelmesinin bunu desteklediği belirtilmektedir.
Kur’ân mucizesi sadece:
“anlattığı bilgiler”
değildir.
Aynı zamanda:
kelimelerin seçimi,
kelimelerin sıralanışı,
harflerin sesleri,
âyetlerin ritmi,
fasılalar,
sûrelerin kompozisyonu
da bu mucizeliğin parçalarıdır.
Bediüzzaman'ın İşârâtü’l-İ‘câz'daki yaklaşımı tam burada önem kazanır.
Çünkü o, Kur’ân'ın belâgatını yalnız büyük cümlelerde aramaz.
Bazen:
tek bir harfte
bile i‘câz işaretlerinin bulunabileceğini göstermeye çalışır.
Bazı sûrelerin tek harfle başlaması daha da dikkat çekicidir.
Meselâ:
نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ
“Nûn. Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun...”
(Kalem, 68/1)
Burada:
Nûn
harfinden hemen sonra:
kalem ve yazı
gelmektedir.
Bu bağlantı üzerinde çeşitli işârî yorumlar yapılmıştır.
Fakat tekrar hatırlatmak gerekir:
“Nûn kesinlikle şu demektir.”
şeklinde nebevî bir açıklama elimizde olmadığı için kesin hüküm vermek doğru değildir.
Kâf sûresi:
قٓ وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ
“Kâf. Şerefli Kur’ân'a yemin olsun.”
diye başlar.
Yine dikkat çekici biçimde:
Kâf harfinin hemen ardından Kur’ân'a yemin
gelmektedir.
Bu da hurûf-ı mukattaa ile Kur’ân'ın kendisi arasındaki bağın tesadüfî olmadığını düşündürmektedir.
Sâd sûresi:
صٓ وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ
“Sâd. Öğüt sahibi Kur’ân'a yemin olsun.”
diye başlar.
Burada da aynı tablo görülür:
Mukattaa harfi → Kur’ân.
Bu tekrarlar, mukattaa harflerinin Kur’ân'ın vahiy ve i‘câzına dikkat çeken işaretler olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir.
Kur’ân'da art arda gelen yedi sûre:
Mü’min/Gâfir,
Fussilet,
Şûrâ,
Zuhruf,
Duhân,
Câsiye,
Ahkâf
Hâ Mîm
ile başlar.
Bu sûrelere İslâmî literatürde:
Havâmîm
denilir.
Birbirlerine yakın konular taşımaları ve aynı mukattaa başlangıcını paylaşmaları, bu harflerle sûrelerin genel muhtevası arasında bizim bütünüyle bilemediğimiz birtakım münasebetler bulunabileceğini düşündürmektedir.
Bu harfler, bir mesajın başlangıcındaki şifre veya anahtar benzetmesiyle açıklanır.
Buna göre mukattaa harfleri:
arkasından gelecek sûrenin mesaj dünyasına açılan bir kapı
gibi düşünülebilir.
Bu kesin bir tefsir değil, açıklayıcı bir benzetmedir.
Tıpkı bir müzik eserinin ilk birkaç notasının gelecek eserin atmosferini hissettirmesi gibi...
Sûrenin başlangıcındaki:
الم
veya:
حم
Allah Resûlü'nün vahiy tecrübesinde bizim bilemediğimiz çok daha geniş hakikatlere işaret etmiş olabilir.
Mukattaa harflerinin ardından gelecek mesaj için bir “şifre” veya anahtar mahiyetinde düşünülebileceğini ifade etmektedir.
Fakat bu yorum:
ihtimal ve işaret seviyesinde tutulmalıdır.
Risale-i Nur'da dikkat çekilen güzel bir başka husus şudur:
Harflerin:
“Elif, Lâm, Mîm”
diye tek tek söylenmesi bir nevi heceleme biçimidir.
Bediüzzaman bunun, ümmî bir Peygamberin insanlara Kur’ân gibi benzersiz bir kitap getirmesindeki mucizevî yönü de hatırlattığını ifade eder.
Yani:
Okuma-yazmayı insanlardan öğrenmemiş bir Peygamber,
insanlığın önüne:
dil,
belâgat,
hukuk,
ahlâk,
iman,
hikmet,
ibadet
alanında asırlara meydan okuyan bir kitap koymaktadır.
Bu da:
Kur’ân'ın onun şahsî telifi olmadığının önemli delillerindendir.
Bazı klasik rivayetlerde:
Elif'in “Allah”a,
bazı harflerin Allah'ın isimlerine,
bazı kombinasyonların ilâhî isimlerin remizlerine
işaret ettiği ileri sürülmüştür.
Fethullah Gülen de klasik tefsirlerde nakledilen bu ihtimallere değinir.
Fakat burada tekrar ilmî sınırı belirlemek gerekir:
Bu yorumların bir kısmı:
işârî ve tasavvufî yorumlardır.
Sahih bir hadisle:
“Allah Resûlü الٓمٓ harflerini kesin olarak şöyle tefsir etti”
şeklinde sabit değildir.
Dolayısıyla bunlardan manevî ders alınabilir; fakat:
akide esasına dönüştürülmemelidir.
Mukattaa harfleri tarih boyunca:
ebced,
cifir,
ilmü'l-hurûf
çalışmalarının da konusu olmuştur.
Risale-i Nur'da da bazı harflerden birtakım işârî ve gaybî tevafuklar çıkarıldığı yerler vardır.
Ancak burada çok önemli bir denge gerekir.
Ebced ve cifir:
Kur’ân'ın açık mânasının yerine geçmez.
Farz, haram, helâl, iman esası veya kesin tarih belirleme yöntemi hâline getirilemez.
Bir işaret bulunabilir.
Fakat:
“Kur’ân kesin olarak gelecekte şu olayın şu tarihte gerçekleşeceğini bu harflerle bildiriyor.”
şeklindeki iddialarda son derece ihtiyatlı olmak gerekir.
Risale-i Nur'un işârî tefsir anlayışı da zahirî ve muhkem mânayı iptal eden bâtınîliğe kapı açmaz.
Belki de bu harflerin en güzel hikmetlerinden biri şudur:
İnsan Kur’ân'ın başına gelir.
Daha ilk âyette:
الم
ile karşılaşır.
Kur’ân ona âdeta şöyle öğretir:
“Her şeyi anlayabileceğini zannetme.”
İnsan aklı değerlidir.
Fakat sınırsız değildir.
İlim büyüktür.
Fakat insanın ilmi sınırlıdır.
Allah'ın kelâmı ise ilâhîdir.
Bu açıdan mukattaa harfleri:
ilim yolunun başında insana tevazu dersi verir.
İslâm ilim geleneğinin büyük ahlâk düsturlarından biri:
“Lâ edrî – bilmiyorum.”
demektir.
Hurûf-ı mukattaa bunun güzel örneğidir.
Asırlardır:
müfessirler,
dil âlimleri,
mutasavvıflar,
belâgat âlimleri
bu harfler üzerinde durmuşlardır.
Onlarca yorum ortaya çıkmıştır.
Fakat kesin delil bulunmadığı için sonunda:
الله أعلم بمراده
“Allah muradını en iyi bilendir.”
demek ilmî acziyet değil;
ilmî emniyettir.
Kur’ân sadece mânâdan ibaret değildir.
Lafzı da vahiydir.
Bu sebeple okunması dahi ibadettir.
İnsan çok şey bilebilir.
Fakat:
her şeyi bilemez.
Harfler bütün insanlığın elindedir.
Fakat:
Kur’ân'ın bir benzeri meydana getirilememiştir.
Toprak basittir.
Ama ondan:
gül çıkar.
Elementler basittir.
Ama onlardan:
insan meydana gelir.
Harfler basittir.
Ama onlardan:
Kur’ân ortaya çıkar.
“Atom-hücre-harf” benzetmesi özellikle anlamlıdır.
“Ben bütün Kur’ân'ı çözdüm.”
diyen kişi Kur’ân'ın sonsuz mânâ derinliği karşısında kendi sınırını unutmuş olur.
Kur’ân'ın lafzı, nazmı ve harfleri içerisinde:
remizler,
telmihler,
işaretler,
belâgat incelikleri
bulunabilir.
Fakat bunlar:
muhkem mânaların önüne geçirilmemelidir.
“Şu anlama gelebilir.”
başkadır.
“Allah kesin bunu kastediyor.”
başkadır.
İkinci ifade için kesin delil gerekir.
Bu üç çizginin ortaklaştığı önemli bir nokta vardır:
Hurûf-ı mukattaayı:
anlamsız ve gelişigüzel sesler
olarak görmek doğru değildir.
Kur’ân'da hiçbir unsur başıboş değildir.
Fakat buna karşılık:
“Ben bunların kesin sırrını çözdüm.”
iddiası da ilmî ihtiyata aykırıdır.
En dengeli yaklaşım şudur:
Hurûf-ı mukattaa:
Kur’ân'ın bir parçasıdır,
29 sûrenin başındadır,
14 temel Arap harfinden meydana gelir,
vahiy olarak okunur,
mânası hakkında Hz. Peygamber'den bize ulaşmış kesin ve ayrıntılı bir açıklama yoktur.
Kur’ân'ın i‘câzı,
muhatabın dikkatini vahye çekmek,
Kur’ân'ın herkesin bildiği harflerden meydana geldiği hâlde taklit edilememesi,
sûrelerin muhtevalarına açılan birtakım işârî anahtarlar,
insanın ilim karşısındaki aczi.
Hurûf-ı mukattaayı Risale-i Nur'un tevhid ve sanat anlayışıyla şöyle bir temsil üzerinden düşünebiliriz:
Bir avuç toprak düşünelim.
Toprağın içinde:
karbon,
azot,
oksijen,
hidrojen,
mineraller
vardır.
Aynı elementlerden:
elma,
kiraz,
gül,
üzüm,
insan
meydana gelir.
İnsan bu elementleri laboratuvarında yan yana getirebilir.
Fakat bir çekirdeğin yaptığı gibi:
canlı bir ağacı yaratamaz.
Aynı şekilde:
İnsan:
elif,
lâm,
mîm,
sîn,
râ,
kâf
harflerini bilir.
Binlerce kitap yazar.
Fakat:
Kur’ân'ın bir sûresinin dengi olan ilâhî nazmı meydana getiremez.
İşte hurûf-ı mukattaa:
“Malzeme aynı; sanat başka.”
hakikatini haykırıyor gibidir.
Bu noktada şu hakikat görülür:
Kur’ân'ın mucizeliği harflerin kendisinde değil;
o harflerin ilâhî bir nazım içinde dizilmesindedir.
Aynı şekilde:
Bir insan vücudundaki karbonla yerdeki karbon atom bakımından aynıdır.
Fakat insan bedenindeki tertip:
ilim, irade, hikmet ve kudret
gösterir.
Kur’ân'ın harfleri de insanların kullandığı harflerdir.
Fakat onların Kur’ân'daki:
yerleşimi,
anlam örgüsü,
nazmı,
bütünlüğü
ilâhî kelâmın i‘câzını gösterir.
Kur’ân'ın 29 sûresinin başındaki:
الم، الر، حم، يس، طه، كهيعص، ق، ن...
gibi harfler İslâm tefsir tarihinin en derin meselelerinden biridir.
Onların kesin ve nihai mânasının ne olduğuna dair elimizde Hz. Peygamber'den ulaşmış açıklayıcı sahih bir hadis bulunmadığından:
“Hakiki muradını Allah bilir.”
demek en sağlam ilmî tutumdur.
Fakat bu harflerin Kur’ân'daki yerleşiminden hareketle güçlü hikmetler görülmektedir.
Özellikle Kur’ân'ın i‘câzı açısından mesaj çok dikkat çekicidir:
Elif sizin elifinizdir.
Lâm sizin lâmınızdır.
Mîm sizin mîminizdir.
Kelimeler sizin konuştuğunuz dilin kelimeleridir.
Fakat:
“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz onun benzeri bir sûre getirin.”
(Bakara, 2/23)
Kur’ân âdeta şöyle demektedir:
Malzeme elinizde.
Harfler elinizde.
Dil elinizde.
Edebiyat elinizde.
Öyleyse:
“Haydi bir benzerini meydana getirin.”
Asırlar geçmiş;
bu meydan okumaya cevap verilememiştir.
Bediüzzaman Said Nursî'nin i‘câz merkezli yaklaşımı, hurûf-ı mukattaadaki harf seçimini, ses ve belâgat düzenini Kur’ân'ın mucizeliğinin ince işaretlerinden biri olarak değerlendirir. Aynı hakikati canlıların element ve hücrelerden meydana gelmesi üzerinden açıklar: İnsan elementleri bilir ama hayat yaratamaz; bütün harfleri bilir fakat Kur’ân'ın mislini meydana getiremez. Ayrıca bu harfleri, Kur’ân'ın derinlikleri karşısında insana kendi bilgi sınırını hatırlatan işaretler şeklinde değerlendirir.
Neticede hurûf-ı mukattaa bize üç büyük ders verir:
Birincisi: İ‘câz.
Kur’ân insanın bildiği harflerden meydana gelmiş, fakat insan onun benzerini meydana getirememiştir.
İkincisi: Tefekkür.
Kur’ân'ın tek harfinde bile düşünmeye değer hikmetler bulunabilir.
Üçüncüsü: Tevazu.
İnsan Kur’ân'dan çok şey anlayabilir; fakat Allah'ın kelâmının bütün derinliğini kuşattığını hiçbir zaman iddia edemez.
Bu sebeple sözün en güzel sonu yine ilim ehlinin edepli ifadesidir:
وَاللّٰهُ أَعْلَمُ بِمُرَادِهِ
“Allah Teâlâ kendi muradını en iyi bilendir.”
Kur’ân'ın harfleri dahi insana hem ilim, hem i‘câz, hem de acz ve kulluk dersi vermektedir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.