- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsanın yaratılışına yerleştirilen duyguların hiçbiri bütünüyle gereksiz ve başıboş değildir. Sevgi, korku, öfke, merak, rekabet, gelecek endişesi ve kazanma arzusu gibi hırs duygusunun da doğru bir hedefe yöneltildiğinde hikmetli bir kullanım alanı vardır.
Problem, insanın istemesi veya çalışması değildir. Problem; dünyaya ait geçici şeyleri hayatın asıl gayesi hâline getirmek, sonucu bütünüyle kendi çabasına bağlamak ve elde edemediğinde ruhen yıkılacak derecede neticeye bağlanmaktır.
Risale-i Nur’da hırsın karşısına tembellik değil; kanaat, tevekkül, iktisat ve Allah’ın taksimine rıza çıkarılır. Bu sebeple hırsı doğru anlamanın temel ölçüsü şudur:
Çalışmak başka, hırs başka; kanaat başka, tembellik başkadır.
İnsan sebeplere tam olarak sarılabilir, çok çalışabilir, büyük hedefler koyabilir; fakat neticeyi Allah’tan bilir ve kalbini neticeye esir etmezse çalışması hırstan ziyade gayret ve azim hâline gelir.
Hırs, genel anlamıyla insanın bir şeyi şiddetle istemesi, ona aşırı derecede bağlanması ve elde etmek için güçlü bir arzu taşımasıdır.
Ancak hırs ile azim birbirinden ayrılmalıdır.
Azim: Vazifeye yoğunlaşmaktır.
Hırs: Neticeye aşırı bağlanmaktır.
Azimli insan:
“Ben üzerime düşeni en güzel şekilde yapmalıyım.” der.
Hırslı insan ise:
“Bu sonuç mutlaka benim olmalı.” düşüncesine kapılabilir.
İşte bu küçük görünen fark, insanın ruh dünyasında çok büyük sonuçlar meydana getirir.
Bediüzzaman Said Nursî, hırs konusunu özellikle İktisat Risalesi başta olmak üzere çeşitli bahislerde ele alır.
Risale-i Nur’un dikkat çektiği önemli hakikatlerden biri şudur:
“Hırs, sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.”
Burada anlatılmak istenen, insanın çalışmayı bırakması değildir.
Aksine insan çalışacaktır; fakat rızkı meydana getirenin yalnızca kendi zekâsı, ticareti, mesleği veya kuvveti olmadığını bilecektir.
Çünkü sebepler rızkın yaratıcısı değil, rızka ulaşmanın vasıtalarıdır.
İlk bakışta bunun tam tersi düşünülebilir:
“Bir insan ne kadar hırslı olursa o kadar çok çalışır; dolayısıyla daha çok kazanır.”
Fakat Risale-i Nur meseleye yalnız maddî kazanç açısından bakmaz.
Hırs insanı bazen:
acele karar vermeye,
yanlış riskler almaya,
helal-haram hassasiyetini zayıflatmaya,
başkasının hakkına göz dikmeye,
elindekini küçümsemeye,
sürekli kendisini başkalarıyla karşılaştırmaya,
kazandığından zevk alamamaya,
şükürden uzaklaşmaya,
endişe ve strese sürüklenmeye
götürebilir.
Böylece insan belki mal kazanır fakat huzur kaybeder.
Serveti artar fakat kanaati azalır.
İmkânları çoğalır fakat ihtiyaçları daha hızlı çoğalır.
Sonunda insan sahip olduğu şeylerin sahibi olmaktan çıkar; sahip olmak istediği şeylerin esiri hâline gelir.
Bu nokta özellikle önemlidir.
İslam'ın ve Risale-i Nur'un tenkit ettiği hırsı, çalışkanlıkla karıştırmamak gerekir.
Bir insan sabah erken kalkabilir.
On saat çalışabilir.
Yeni bir iş kurabilir.
Ticaretini büyütebilir.
Yeni bilgiler öğrenebilir.
Para biriktirebilir.
Çocuklarının geleceği için yatırım yapabilir.
Bunların hiçbiri kendi başına kötü değildir.
Mesele insanın kalbinin bunlara bağlanma biçimidir.
Çalışkan insan:
“Vazifemi yaparım, neticeyi Allah'a bırakırım.”
der.
Hırsın esiri olan insan ise:
“İstediğim sonucu mutlaka almalıyım; alamazsam her şey mahvoldu.”
psikolojisine girebilir.
Birincisinde gayret + tevekkül vardır.
İkincisinde gayret + aşırı netice bağımlılığı vardır.
Necm Suresi'nde şöyle buyrulur:
“İnsan için ancak çalıştığı vardır.”
(Necm, 53/39)
Bu ayet tembelliği değil, gayreti teşvik eder.
İnsan çalışacaktır.
Fakat çalışmanın yanında başka bir Kur'anî ölçü daha vardır:
“Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona yeter.”
(Talâk, 65/3)
Bu iki ölçüyü birleştirdiğimizde dengeli hayat ortaya çıkar:
Çalış + gayret et + tedbir al + dua et + sonucu Allah'a bırak.
Risale-i Nur'da kanaat çok güçlü biçimde övülür.
Ancak kanaat:
“Hiç çalışmayayım, ne gelirse gelsin.”
demek değildir.
Kanaat, çalıştıktan sonra Allah'ın verdiğine razı olabilmektir.
Bu yüzden kanaat ile tembellik birbirine karıştırılmamalıdır.
İnsan kazancını artırmaya çalışabilir.
Fakat bugünkü rızkını küçümsememelidir.
Daha güzel bir ev isteyebilir.
Fakat mevcut evine karşı nankörlük etmemelidir.
İşini geliştirebilir.
Fakat kazancı istediği kadar artmadığında Allah'a karşı şikâyetkâr olmamalıdır.
Kanaat insanın çalışmasını değil, doyumsuzluğunu sınırlar.
Burada çok ince bir nokta vardır.
İnsana verilmiş kuvvetli isteme kabiliyeti tamamen yok edilmek için değil, yönlendirilmek için verilmiştir.
Dünya malına karşı sınırsız hırs tehlikelidir.
Fakat insan aynı kuvvetli arzuyu:
ilim öğrenmeye, güzel ahlâka, ibadete, Allah'ın rızasını kazanmaya, insanlara faydalı olmaya, mesleğinde kaliteli iş üretmeye ve ahiretini kazanmaya
yöneltebilir.
Böylece nefsânî hırs, ulvî gayrete dönüştürülebilir.
Risale-i Nur'un genel terbiyesi açısından çok güzel bir denge kurulabilir:
Dünyevî nasiplerde kanaat;
manevî gelişimde yüksek gayret.
İnsan dünyalık konusunda sürekli yukarıdakilere bakarsa kendisini fakir hisseder.
Fakat nimetler konusunda kendisinden daha az imkâna sahip insanları düşündüğünde şükür hissi gelişebilir.
Maneviyatta ise insan:
“Bu kadar ibadet bana yeter.”
demek yerine:
“Allah'a daha güzel nasıl kulluk edebilirim?”
diye düşünmelidir.
İşte hırsın enerjisinin hikmetli yönlerinden biri budur.
Para kötü değildir.
Mal kötü değildir.
Ticaret kötü değildir.
Zenginlik de tek başına kötü değildir.
Asıl mesele insanın malın sahibi mi yoksa malın kölesi mi olduğudur.
Kur'an:
“Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma.”
(Kasas, 28/77)
buyurur.
Bu son derece dengeli bir ölçüdür.
Mümin:
“Para kazanmayacağım.”
demez.
Fakat:
“Para benim hedefim değil, hayırlı işler için kullanacağım bir vasıtadır.”
diyebilir.
Para kalbe değil cebe girdiğinde faydalı olabilir.
Bir tüccar düşünelim.
İki farklı zihniyet mümkündür.
Birinci kişi:
“Ne pahasına olursa olsun daha çok kazanmalıyım.”
der.
Bu düşünce zamanla onu hileye, müşteriyi yanıltmaya veya başkasının hakkına girmeye götürebilir.
İkinci kişi ise:
“Helal kazanacağım, işimi kaliteli yapacağım, müşteriye güven vereceğim, israftan kaçınacağım, çalışacağım ve neticeyi Allah'a bırakacağım.”
der.
İkinci insan da çok çalışır.
Fakat onun çalışma motoru hırs değil, gayrettir.
Hırs insanın gözünü sürekli sahip olmadığı şeye çevirebilir.
Şükür ise insanın gözünü sahip olduğu nimetlere çevirir.
Hırs:
“Daha yok.”
der.
Şükür:
“Ne kadar çok verilmiş.”
der.
Hırs:
“Başkalarında var.”
der.
Şükür:
“Bende olanlar da Allah'ın ihsanıdır.”
der.
Bu nedenle şükür, hırsın psikolojik ve manevî panzehirlerinden biridir.
İnsan bazen şöyle düşünebilir:
“Çok çalışırsam her istediğimi mutlaka elde ederim.”
Fakat hayat bunun her zaman böyle olmadığını gösterir.
İki insan aynı ölçüde çalışabilir fakat aynı sonucu alamayabilir.
Çünkü insanın görevi sebeplere müracaat etmektir; sonucu yaratmak değildir.
Çiftçi tarlayı sürer.
Tohumu eker.
Sular.
Gübreler.
Fakat tohumun içinde hayatı yaratan çiftçi değildir.
Yağmuru yağdıran çiftçi değildir.
Güneşi doğduran çiftçi değildir.
İşte tevekkül tam burada başlar:
Elinden geleni yaptıktan sonra elinden gelmeyeni Allah'a bırakmak.
Bediüzzaman'ın yaklaşımında tevekkül, sebepleri terk etmek değildir.
İnsan önce vazifesini yapar.
Tedbir alır.
Çalışır.
Planlar.
Araştırır.
Sonra:
“Netice Allah'ın takdiridir.”
der.
Dolayısıyla:
Tedbir bizden, takdir Allah'tandır.
Gayret bizden, muvaffakiyet Allah'tandır.
Çalışmak bizden, neticeyi yaratmak Allah'tandır.
Bu anlayış insanı hem çalışkan hem huzurlu yapabilir.
İnsan çok istediği bir şeyi dua konusu yapabilir.
Fakat dua:
“Allah'ım bunu mutlaka bana ver.”
şeklindeki bir dayatma değildir.
Daha dengeli dua:
“Allah'ım, bu istediğim şey benim dünyam ve ahiretim için hayırlıysa nasip et. Hayırlı değilse kalbimi ondan çevir ve bana daha hayırlısını ver.”
şeklindedir.
Bu yaklaşım hırsı teslimiyete dönüştürür.
İnsan dünyada ne kazanırsa kazansın sonunda bırakacaktır.
Kur'an:
“Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katındaki ise kalıcıdır.”
(Nahl, 16/96)
buyurur.
Öyleyse insanın güçlü isteme kabiliyeti yalnız geçici dünyaya harcanmamalıdır.
İnsan:
“Daha fazla para nasıl kazanırım?”
sorusunun yanında:
“Daha fazla sevap nasıl kazanırım?”
“Daha çok insana nasıl faydalı olurum?”
“Allah'ın rızasına nasıl yaklaşırım?”
“Arkamda nasıl bir hayır bırakabilirim?”
sorularını da sormalıdır.
Hırs yalnız insanın kendisine yönelirse:
“Ben kazanayım.”
der.
Himmet ise:
“Ben kazanırken başkaları da kazansın.”
der.
Hırs:
“Ben yükseleyim.”
der.
Himmet:
“İnsanlara nasıl faydalı olabilirim?”
diye sorar.
İşte nefsânî hırsın en güzel dönüşümlerinden biri himmettir.
Bir Müslüman ticaret veya yeni bir iş yaparken şöyle bir yol takip edebilir:
Niyet: Helal rızık kazanmak.
Plan: Akıl ve tecrübeyle doğru hesap yapmak.
İstişare: Bilen insanlara danışmak.
Tedbir: Riskleri önceden değerlendirmek.
Gayret: İşin gerektirdiği emeği göstermek.
Dürüstlük: Haram ve hileden uzak durmak.
Dua: Muvaffakiyeti Allah'tan istemek.
Tevekkül: Sonucu Allah'a bırakmak.
Kanaat: Elde edilen helal kazancı küçümsememek.
Şükür: Nimeti Allah'tan bilmek.
Bu on basamak, hırsın kontrol edilmesine yardımcı olur.
İnsan kendisine şu soruları sorabilir:
Para kazanamadığım zaman bütün huzurum bozuluyor mu?
Başkasının kazancını görünce içimde rahatsızlık oluşuyor mu?
Sürekli “daha fazla” mı diyorum?
Kazandığım şeylerden dolayı şükrediyor muyum?
Ailemden ve ibadetlerimden para uğruna fedakârlık ediyor muyum?
Helal-haram sınırları kazanç söz konusu olduğunda gevşiyor mu?
Başarısız olduğumda kaderi suçluyor muyum?
Kazandığımda bütün başarıyı kendime mi bağlıyorum?
Bu sorulara verilen cevaplar insanın gayret ile hırs arasındaki yerini anlamasına yardımcı olabilir.
Her gün nimetleri hatırlayarak şükret.
Rızkın gerçek sahibinin Allah olduğunu hatırla.
Çalışmayı bırakma; netice bağımlılığını bırak.
Helal kazancı az da olsa küçümseme.
Kendini sürekli başkalarıyla karşılaştırma.
İsraftan kaçın.
Kazancından hayra ve sadakaya pay ayır.
Başarıyı yalnız kendi zekâna bağlama.
Başarısızlıkta sebepleri değerlendir, fakat ümitsizliğe düşme.
Dünyevî arzunun bir kısmını ahiret gayretine dönüştür.
Risale perspektifinden konunun özü şu denklemle ifade edilebilir:
Kanaat ≠ Tembellik
Tevekkül ≠ Tedbirsizlik
Gayret ≠ Hırs
Zenginlik ≠ Dünyaperestlik
Fakirlik ≠ Takva
Asıl mesele kalbin Allah ile olan ilişkisidir.
Bir insan zengin olup kanaatkâr olabilir.
Bir başka insan fakir olduğu hâlde son derece hırslı olabilir.
Dolayısıyla hırsın ölçüsü insanın cebindeki para değil, kalbindeki bağımlılıktır.
Risale-i Nur'un genel prensiplerinden hareketle şöyle bir formül çıkarılabilir:
Böyle olduğunda insanın içindeki güçlü isteme kabiliyeti yok edilmez; terbiye edilmiş olur.
Bu anlayış insanı iki büyük tehlikeden koruyabilir.
Başarı geldiğinde:
kibirden.
Başarısızlık geldiğinde:
ümitsizlikten.
Çünkü insan bilir:
“Benim vazifem çalışmaktır. Muvaffakiyeti yaratmak Allah'a aittir.”
Başarı gelirse şükreder.
Gelmezse sebeplerini araştırır, hatasını düzeltir ve yeniden çalışır.
Fakat kendisini tüketmez.
Bu, aktif tevekküldür.
Risale-i Nur perspektifinden hırs meselesinin özü, insanın bütün arzularını öldürmesi değildir.
Asıl mesele arzuların terbiyesidir.
Dünya malına karşı sınırsız hırs insanı yorabilir.
Fakat aynı güçlü arzu;
ilimde gayrete,
ibadette devamlılığa,
ticarette dürüst çalışmaya,
hizmette himmete,
hayırda yarışmaya,
ahlâkta kemale,
ahirette yüksek hedeflere
yöneltilirse büyük bir kuvvete dönüşebilir.
Bu sebeple insanın hayat düsturu şöyle özetlenebilir:
Dünya için çalış; fakat dünyaya bağlanma.
Rızık için sebeplere sarıl; fakat rızkı sebeplerden bilme.
Büyük hedefler koy; fakat neticeyi ilahlaştırma.
Kazan; fakat kazandığının esiri olma.
Kanaat et; fakat tembelleşme.
Tedbir al; fakat tevekkülü bırakma.
Başarı iste; fakat Allah'ın rızasını başarının önüne koyma.
Hırs “mutlaka benim olsun” der.
Kanaat “verilene şükrederim” der.
Gayret “vazifemi en güzel şekilde yaparım” der.
Tevekkül ise “neticeyi Allah'a bırakırım” der.
İnsanın huzuru, çalışmayı bırakmakta değil; gayret ile kanaati, tedbir ile tevekkülü, dünya çalışması ile ahiret hedefini aynı hayatın içinde dengeli biçimde birleştirmektedir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.