- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan hata edebilen bir varlıktır. İslâm'ın insandan istediği, hiç günah işlememek gibi beşer takatini aşan bir hâl değil; günah karşısında duyarsızlaşmamak, hatayı meşrulaştırmamak ve düştüğünde tövbe ederek yeniden Allah'a yönelmektir.
Bu sebeple asıl tehlike yalnızca günah işlemek değildir. Daha büyük tehlike;
günaha alışmak, günahı küçümsemek, tövbeyi terk etmek, günahı savunmaya başlamak ve sonunda günahı yasaklayan ilahî hükümden rahatsız olmaktır.
Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar'ın İkinci Lem'a'sında bu manevî süreci son derece çarpıcı bir ifadeyle anlatır:
“Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var.”
Ardından günahın istiğfarla temizlenmemesi hâlinde kalpte küçük bir “manevî yılan” gibi zarar vermeye devam edeceğini ifade eder.
Bu söz, “Her günah işleyen kâfir olur.” demek değildir.
Bilakis çok daha ince bir hakikati anlatır:
Günah günah olarak bilinip ondan pişmanlık duyulduğu müddetçe insan tövbe kapısındadır. Fakat günah sürekli işlenir, savunulur ve insan vicdanındaki rahatsızlığı gidermek için dinin hükümlerini sorgulamaya başlarsa, günah zamanla iman esaslarına karşı bir inkâr arzusuna dönüşebilir.
İkinci Lem'a'daki asıl ikaz budur.
Günah ilk bakışta insanın yaptığı belirli bir fiil gibi görünür.
Fakat Risale-i Nur, günahın yalnızca dış dünyadaki bir davranış olmadığını; kalpte, vicdanda ve düşünce dünyasında iz bırakan manevî bir hadise olduğunu gösterir.
İnsan bir günah işlediğinde üç şey arasında gerilim meydana gelebilir:
İman: “Allah bunu yasakladı.”
Vicdan: “Bunu yapmamalıydın.”
Nefis: “Ben bunu yapmak istiyorum.”
İnsan iman ve vicdan tarafını dinlerse:
Günah → pişmanlık → istiğfar → tövbe → ıslah
yolu ortaya çıkar.
Fakat nefis hâkim olursa farklı bir süreç başlayabilir:
Günah → tekrar → alışkanlık → duyarsızlaşma → savunma → meşrulaştırma → dinî hükümden rahatsızlık → şüphe → inkâra meyil
İşte “küfre giden yol” esas olarak burada ortaya çıkar.
Bediüzzaman aynı bölümde günahın kalp üzerindeki tesirini anlatırken, günahın kalbe işleyerek onu gittikçe karartıp katılaştırabileceğini belirtir.
Buradaki “siyahlanma” maddî değil, manevî bir kararmadır.
İnsan başlangıçta günahından utanabilir.
Bir müddet sonra utanması azalabilir.
Sonra günah normalleşebilir.
Daha sonra insan günahını savunabilir.
En tehlikeli safhada ise:
“Bunda ne var?”
demeye başlayabilir.
Kur'an'ın Mutaffifîn sûresindeki şu ayeti bu hakikati düşündürür:
“Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları şeyler kalplerini paslandırmıştır.”
(Mutaffifîn, 83/14)
Günahın tekrar edilmesi kalpte manevî bir “pas” meydana getirebilir.
Bu sebeple mesele yalnızca kaç günah işlendiği değildir.
Daha önemli sorulardan biri şudur:
İşlenen günah insanın kalbinde nasıl karşılanıyor?
Bu ayrım son derece önemlidir.
Bir insan nefsine mağlup olarak günah işleyebilir ve ardından:
“Allah'ım, yanlış yaptım. Beni affet.”
diyebilir.
Başka bir insan ise aynı günahı işleyip:
“Bunun günah olduğuna inanmıyorum.”
diyebilir.
Bu iki ruh hâli birbirinden çok farklıdır.
Birincisinde kişi Allah'ın hükmünü kabul ediyor fakat kendi nefsini suçluyor.
İkincisinde ise insan, bazı durumlarda nefsini temize çıkarmak için ilahî hükmü sorgulamaya başlayabilir.
Risale-i Nur'un ikazı özellikle bu ikinci tehlikeye yöneliktir.
Bu süreç çoğu zaman bir anda gerçekleşmez.
İnsan nefsine yenilir.
Fakat vicdanı rahatsızdır.
Bu hâl henüz büyük bir ümit kapısıdır.
Çünkü vicdan yaşamaktadır.
Tekrarlar alışkanlık oluşturur.
İnsan daha önce büyük gördüğü şeyi küçük görmeye başlayabilir.
İlk zamanlarda:
“Bunu yapmamalıyım.”
diyen insan zamanla:
“Herkes yapıyor.”
demeye başlayabilir.
Artık mesele yalnızca nefsin yenilmesi değildir.
İnsan günahı hayat tarzının bir parçası hâline getirebilir.
Fakat iman hâlâ:
“Bu haramdır.”
demektedir.
İşte burada insan iki seçenekle karşılaşır:
Ya günahı bırakacaktır,
ya da vicdanını susturmaya çalışacaktır.
Nefis şöyle demeye başlayabilir:
“Bunun neresi yanlış?”
“Bence bunda günah yok.”
“Bu zamanda böyle şeyler olmaz.”
Böylece insan davranışını değiştirmek yerine ölçüyü değiştirmeye kalkabilir.
İnsan günahından vazgeçmek istemediği için, o günahı yasaklayan hüküm kendisine ağır gelebilir.
Burada mesele artık yalnızca amel meselesi olmaktan çıkıp itikadî tehlikeye doğru yaklaşabilir.
İnsan artık hakikati öğrenmek için değil, yaptığı şeyi haklı göstermek için delil aramaya başlayabilir.
Bu çok tehlikeli bir noktadır.
Çünkü:
Önce günah şüphe doğurmuş, sonra şüphe günahı korumaya başlamıştır.
İkinci Lem'a'daki dikkat çekici örneklerden biri gizli işlenen günahla ilgilidir.
İnsan utandığı bir günahı gizlice işler.
İnsanların bunu görmesinden utanır.
Fakat imanına göre insan yalnız değildir.
Allah her şeyi bilir.
Melekler vardır.
Ameller kayıt altına alınmaktadır.
Eğer kişi tövbe yerine günahında ısrar ederse, zamanla nefsine meleklerin varlığı bile ağır gelmeye başlayabilir.
Neden?
Çünkü insanın içinde şöyle bir psikolojik çatışma oluşur:
“Keşke beni gören ve amellerimi kaydeden manevî varlıklar bulunmasaydı.”
İşte günah böylece bir iman esasından rahatsızlık doğurabilir.
Bediüzzaman'ın göstermek istediği tehlike budur.
İkinci örnek daha da dikkat çekicidir.
İnsan büyük bir günah işler.
Kur'an ve sünnet ise o günahın ahirette hesabı olduğunu bildirir.
İnsan tövbe ederse mesele başka bir yola girer:
Günah → korku → istiğfar → rahmet
Fakat insan günahı bırakmak istemezse, cehennem düşüncesi onu rahatsız etmeye başlayabilir.
Nefis şöyle arzu edebilir:
“Keşke cehennem olmasaydı.”
Bediüzzaman'ın işaret ettiği psikolojik tehlike buradadır.
Önce:
“Keşke olmasaydı.”
Sonra:
“Acaba gerçekten var mı?”
Daha sonra:
“Belki yoktur.”
ve nihayet, Allah muhafaza:
“Yoktur.”
noktasına doğru bir kapı açılabilir.
Demek ki bazen insanın zihnindeki şüphe yalnızca fikrî bir problem olmayabilir; arkasında terk edilmek istenmeyen bir günah bulunabilir.
Bediüzzaman bunu İkinci Lem'a'da cehennem örneği üzerinden açıkça gösterir.
Bediüzzaman'ın üçüncü örneği namazdır.
Bir insan namazın Allah'ın emri olduğunu bilir.
Fakat sürekli ihmal eder.
Başlangıçta:
“Namazımı kaçırdım.”
diye üzülür.
Sonra:
“Daha sonra kılarım.”
demeye başlayabilir.
Daha sonra namaz hatırlatıldığında rahatsız olabilir.
Sonra mesele namazdan çıkıp kulluk düşüncesine doğru genişleyebilir:
“Niçin ibadet etmek zorundayım?”
İşte burada amelî tembellik, tedavi edilmediğinde itikadî bir rahatsızlığın zeminine dönüşebilir.
Bediüzzaman'ın ikazı şudur:
İnsan ibadeti terk etmekten dolayı kendisini sorgulaması gerekirken, zamanla ibadeti emreden hakikati sorgulamaya başlayabilir.
Burada çok ince bir ayrım vardır.
Bir mümin:
“Bu günah nefsime hoş geliyor ama Allah yasaklamış; keşke nefsime hâkim olabilsem.”
derse imanıyla mücadele etmektedir.
Fakat:
“Ben bunu seviyorum, dolayısıyla bunun haram olması yanlış.”
noktasına doğru giderse mesele değişmeye başlar.
Birincisi nefsini sorgular.
İkincisi hükmü sorgulamaya başlayabilir.
Müminin güvenli yolu şudur:
Nefsini vahye göre düzeltmek.
Tehlikeli yol ise:
Vahyi nefsine göre yorumlamaya çalışmak.
İnsan yalnızca düşünen değil, aynı zamanda arzu eden bir varlıktır.
Bu sebeple bazen insan:
inandığı gibi yaşamaktan
ziyade,
yaşadığı gibi inanmaya
başlayabilir.
İnsan sürekli günah işliyorsa, iman ona sürekli:
“Yanlış yapıyorsun.”
der.
Bu ikaz rahatsızlık meydana getirir.
İnsan bu rahatsızlıktan iki şekilde kurtulabilir:
Birincisi: Günahı terk etmek.
İkincisi: Günahı günah olmaktan çıkarmaya çalışmak.
Birincisi tövbeye götürür.
İkincisi ise iman bakımından tehlikeli bir yola dönüşebilir.
Şeytan insana çoğu zaman:
“Dinden çık.”
diye yaklaşmaz.
Bunun yerine:
“Bir kereden bir şey olmaz.”
diyebilir.
Sonra:
“Zaten herkes yapıyor.”
Sonra:
“Allah affeder.”
Sonra:
“Bu kadar da günah değildir.”
Sonra:
“Bunun haram olduğundan emin miyiz?”
Böylece küçük görülen günah, düşünce dünyasını değiştirmeye başlayabilir.
Bu nedenle günahın küçüklüğünden önce kime karşı işlendiğine bakmak gerekir.
İnsan kendi manevî hayatında bazı işaretlere dikkat edebilir:
Namaz ağır gelmeye başlıyorsa,
Kur'an okumaktan alınan zevk azalıyorsa,
zikir sıkıcı geliyorsa,
haramlar normal görünmeye başlıyorsa,
nasihat rahatsız ediyorsa,
günah işleyenlerle beraberlik huzur verirken salih insanlar sıkıcı geliyorsa,
tövbe sürekli erteleniyorsa,
“Bunda ne var?” cümlesi çoğalıyorsa,
insanın kendi hatasını savunma ihtiyacı artıyorsa,
bunlar manevî muhasebeyi gerektiren işaretler olabilir.
İkinci Lem'a'da günahlardan meydana gelen yaraların kalbe ve lisana tesir ederek imanı zedeleyebileceği ve insanı zikrin manevî zevkinden uzaklaştırabileceği özellikle vurgulanır.
Bu nokta mutlaka açıkça belirtilmelidir.
“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır”
demek:
“Her günah işleyen kâfir olur.”
demek değildir.
Bediüzzaman'ın ifadesindeki kelime çok önemlidir:
“Yol.”
Yani günah, tedavi edilmez ve sürekli beslenirse tehlikeli bir istikamete dönüşebilir.
Nitekim Risale-i Nur açıklamalarında da bu sözün her günah işleyenin hemen imanını kaybettiği şeklinde anlaşılmaması gerektiği; özellikle günaha ısrar, pişmanlığın kaybolması ve tövbenin terk edilmesiyle ilgili bir tehlikeye dikkat çektiği belirtilmektedir.
Dolayısıyla bir mümin günah işlediğinde:
“Artık imanım gitti.”
diye ümitsizliğe düşmemelidir.
Tam tersine:
“Rabbimin rahmet kapısı hâlâ açık.”
deyip tövbeye yönelmelidir.
Şeytan günah konusunda iki zıt uçtan yaklaşabilir.
“Bir şey olmaz.”
“Sen bittin, Allah seni affetmez.”
İkisi de aldatmadır.
Mümin ise şöyle düşünmelidir:
Günah işlemeden önce:
“Bu küçük değildir; Rabbime karşı işleniyor.”
Günah işledikten sonra:
“Bu büyük olsa bile Allah'ın rahmeti daha büyüktür; tövbe edeceğim.”
Bu denge insanı hem günahı küçümsemekten hem de Allah'ın rahmetinden ümit kesmekten korur.
Bediüzzaman sadece tehlikeyi göstermiyor, ilacı da gösteriyor:
İstiğfar.
İstiğfar yalnızca:
“Estağfirullah.”
demek değildir.
Gerçek istiğfarın ruhunda şunlar vardır:
Fark etmek → pişman olmak → Allah'a yönelmek → günahı terk etmeye çalışmak → tekrar etmemeye karar vermek → gerekiyorsa kul hakkını telafi etmek.
Böyle bir tövbe, günahın kalpte kökleşmesine engel olur.
Risale-i Nur'un ortaya koyduğu perspektiften hareketle pratik bir manevî tedavi programı şöyle kurulabilir:
1. Günahı küçümseme.
“Bir şey olmaz.” deme.
2. Fakat ümitsizliğe de düşme.
“Ben artık düzelemem.” deme.
3. Hemen istiğfar et.
Tövbeyi yarına bırakma.
4. Günahı günah olarak kabul et.
Nefsini savunmak için ilahî ölçüyü değiştirmeye çalışma.
5. Günaha götüren sebepleri araştır.
Arkadaş mı?
Telefon mu?
Sosyal medya mı?
Yalnızlık mı?
Öfke mi?
Para mı?
Şehvet mi?
Kibir mi?
6. Sebepleri ortadan kaldır.
Tövbe yalnızca sonuçla değil, sebebiyle de mücadele etmektir.
7. Günahın yerine iyilik koy.
Boşluğu hayırla doldur.
8. Namazı muhafaza et.
9. Kur'an'la irtibatı artır.
10. Salih çevre edin.
İslâm'da kötülükten sonra iyilik yapmak önemli bir manevî prensiptir.
Çünkü günah insanı Allah'tan uzaklaştırırken, ibadet ve iyilik yeniden Allah'a yöneltir.
Bu sebeple günah işleyen insan:
“Nasıl olsa günahkârım, ibadetimin ne faydası var?”
dememelidir.
Tam tersine ibadete daha sıkı sarılmalıdır.
Çünkü şeytanın istediği şudur:
Önce bir günah işletmek,
sonra o günah sebebiyle insanı namazdan uzaklaştırmak,
sonra Kur'an'dan uzaklaştırmak,
sonra duadan uzaklaştırmak,
sonra ümitsizliğe düşürmek.
Böylece tek bir hata, zincirleme manevî kayıplara dönüşebilir.
Kalbin temizliği günaha karşı duyarsızlık değildir.
Gerçek kalp temizliği:
Allah'ın emrine karşı hassasiyet,
kul hakkından korkmak,
haramdan sakınmak,
hata ettiğinde üzülmek,
tövbeye yönelmek,
merhamet,
tevazu
ve Allah'a karşı mahcubiyet taşımaktır.
İnsan günahı normalleştirip sonra:
“Kalbim temiz.”
diyerek kendisini teselli ederse nefsin muhasebesinden kaçabilir.
Bediüzzaman'ın benzetmesi son derece düşündürücüdür.
Günah istiğfarla temizlenmezse kalpte zarar vermeye devam eden küçük bir “manevî yılan”a benzetilir.
Neden yılan?
Çünkü yılan bazen küçük görünür fakat zehri büyüktür.
Aynı şekilde insan:
“Bu sadece küçük bir günah.”
diyebilir.
Fakat o günah:
ibadeti azaltıyorsa,
kalbi katılaştırıyorsa,
haramı normalleştiriyorsa,
şüphe doğuruyorsa,
Allah'ın hükmünden rahatsızlık meydana getiriyorsa,
artık yalnızca küçük bir davranış değildir.
Risale-i Nur'un ikazını özetleyen muhtemel süreç şöyle gösterilebilir:
Günah
↓
Tövbenin ertelenmesi
↓
Günahın tekrarı
↓
Alışkanlık
↓
Ülfet
↓
Günahın normalleşmesi
↓
Vicdanın hassasiyetini kaybetmesi
↓
Günahı savunma
↓
İlahî hükümden rahatsızlık
↓
“Keşke yasak olmasaydı” arzusu
↓
Şüphelere meyil
↓
İman hakikatlerinden rahatsızlık
↓
İnkâra kapı açılması
İşte:
ifadesinin en önemli manalarından biri budur.
Burada yalnızca korku üzerinde durmamak gerekir.
Çünkü aynı insan için dönüş yolu da açıktır:
Günah
↓
Vicdan azabı
↓
Pişmanlık
↓
İstiğfar
↓
Tövbe
↓
Günahın sebeplerinden uzaklaşma
↓
İbadete yönelme
↓
Salih amel
↓
Kalbin temizlenmesi
↓
İmanın kuvvetlenmesi
↓
Allah'a yakınlık
Bu nedenle günah mümin için mutlaka son değildir.
Bazen samimi bir tövbe, insanın Allah'a yönelişinde çok önemli bir dönüm noktası olabilir.
Bu bahsin İkinci Lem'a'da Hz. Eyyûb Aleyhisselâm üzerinden anlatılması da son derece manidardır.
Bediüzzaman, Hz. Eyyûb'un bedenindeki yaralar ile insanın günahlarının açtığı manevî yaralar arasında mukayese yapar.
Beden yarası dünya hayatını tehdit eder.
Fakat günah yarası insanın:
kalbini,
imanını,
ahiretini,
manevî hayatını
tehdit edebilir.
Bu sebeple manevî hastalık bazen maddî hastalıktan daha tehlikelidir.
Bu bahsin tamamı dört kelimeyle özetlenebilir:
Günahı küçük görme.
İşlediğinde pişman ol.
Allah'tan bağışlanma dile.
Allah'ın rahmetinden ümidini kesme.
Bu dört esas korunursa günah, insanın kalbinde kökleşmeden tedavi edilebilir.
Mümin:
“Ben yanlış yaptım.”
diyebilmelidir.
Çünkü:
Nefsini suçlayan insan tövbeye yaklaşır.
Fakat:
Hükmü suçlayan insan tehlikeli bir yola yaklaşabilir.
Bu yüzden mümin günah işlediğinde:
“Allah'ın hükmü doğru; benim davranışım yanlış.”
demelidir.
Bu cümle imanı koruyan çok önemli bir ölçüdür.
Bir insan:
“Namaz farzdır fakat nefsime yenilip kılmıyorum.”
diyebilir.
Bu büyük bir manevî eksikliktir; fakat kişi farziyeti kabul etmektedir.
Başka biri:
“Namaz diye bir yükümlülük olmamalı.”
demeye başlarsa mesele artık farklı bir boyuta yaklaşır.
Aynı şekilde:
“Bu haramdır fakat nefsime yenildim.”
demekle,
“Bunun haram olmasını kabul etmiyorum.”
demek aynı değildir.
Bu nedenle Risale-i Nur'un ikazının merkezi amelden itikada doğru meydana gelebilecek kaymadır.
Bediüzzaman Said Nursî'nin:
ikazı mümini ümitsizliğe düşürmek için değil, manevî uyanıklığa davet etmek içindir.
Mesele:
“Günah işledim, mahvoldum.”
demek değildir.
Doğru tavır:
“Günah işledim; hemen Rabbime döneyim.”
demektir.
Çünkü tehlikeli olan yalnızca düşmek değildir.
Düştüğü yerde kalmayı normal görmek tehlikelidir.
Daha da tehlikelisi, yerde kalmayı haklı göstermek için yolu inkâr etmeye başlamaktır.
Bu yüzden müminin ölçüsü şöyle olmalıdır:
Günah karşısında korku,
tövbe karşısında ümit,
ibadette sebat,
Allah'a karşı hüsnüzan
birlikte bulunmalıdır.
İnsan her düştüğünde yeniden kalkmalı ve:
“Estağfirullah ve etûbü ileyh.”
diyerek Rabbine yönelmelidir.
Çünkü Risale-i Nur'un İkinci Lem'a'daki ikazının hemen yanında gösterdiği ilaç da budur:
Günahın küfre doğru açabileceği yolu kapatan en güçlü kapılardan biri samimi tövbe, istiğfar ve yeniden itaate dönmektir.
Dolayısıyla bu hakikati tek cümlede şöyle özetleyebiliriz:
Kaynak merkez: Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, İkinci Lem'a. İkinci Lem'a'da günahların manevî yaralar açması, kalbi katılaştırması, istiğfarın koruyucu rolü ve melekler, cehennem ve namaz üzerinden günahın inkâra doğru oluşturabileceği psikolojik süreç ele alınmaktadır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.