- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan hayatı; korkular, belirsizlikler, hastalıklar, geçim endişeleri, ayrılıklar, musibetler, gelecek kaygıları ve insanın gücünü aşan nice hadiselerle çevrilidir. İnsan çoğu zaman her şeyi kontrol etmek ister; fakat kısa bir süre sonra kendi kudretinin ne kadar sınırlı olduğunu görür.
İşte Kur’ân-ı Kerîm, insanın bu aczi karşısında ona çok güçlü bir iman hakikatini öğretir:
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
“Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl.”
Anlamı:
“Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.”
Bu ifade Âl-i İmrân Sûresi’nin 173. ayetinde yer almaktadır.
Ayet yalnızca bir dua veya teselli cümlesi değildir. İçinde tevhid, tevekkül, teslimiyet, iman, emniyet, kadere rıza ve kulluk gibi pek çok büyük hakikati taşır.
Risale-i Nur’un iman ve tevekkül dersleriyle bakıldığında bu kısa cümlenin adeta insan ruhuna verilmiş bir manevî kuvvet reçetesi olduğu görülür.
Âl-i İmrân Sûresi’nde şöyle buyrulur:
“Onlar öyle kimselerdir ki insanlar kendilerine, ‘Düşmanlarınız size karşı kuvvet topladılar, onlardan korkun’ dediklerinde bu söz onların imanını artırdı ve ‘Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl — Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ dediler.”
Âl-i İmrân, 3/173
Burada dikkat çekici bir durum vardır.
Normal şartlarda bir tehdit haberi insanın korkusunu artırabilir. Fakat müminlerde tam tersine iman artmaktadır.
Niçin?
Çünkü mümin hadiseye yalnız sebepler açısından bakmaz. Sebeplerin arkasında Allah’ın kudretini, iradesini ve rububiyetini görür.
Düşmanın gücünü görür fakat:
“Allah’ın kudreti bütün kudretlerin üzerindedir.”
der.
Tehlikeyi görür fakat:
“Allah izin vermeden hiçbir şey bana zarar veremez.”
hakikatini hatırlar.
İşte “Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl” sözü böyle bir iman şuurunun ifadesidir.
“Hasbünallah” kelimesi:
“Allah bize yeter.”
demektir.
Fakat buradaki “yeter” kelimesi çok geniş bir mana taşır.
Yani:
Allah’ın rahmeti bize yeter.
Allah’ın kudreti bize yeter.
Allah’ın ilmi bize yeter.
Allah’ın himayesi bize yeter.
Allah’ın hikmeti bize yeter.
Allah’ın takdiri bize yeter.
Allah’ın yardımı bize yeter.
Allah’ın merhameti bize yeter.
Kul bütün sebeplerden önce Allah’a yöneldiği zaman kalbinde şu hakikat yerleşir:
“Benim her şeyi çözmeye gücüm yetmeyebilir. Fakat Rabbimin her şeye gücü yeter.”
İşte tevekkülün temel noktası budur.
“Vekil” kelimesi burada:
İşleri kendisine bırakılan, kulunun işlerini en güzel şekilde idare eden ve koruyup gözeten
manasına gelir.
“Ni‘mel vekîl” ise:
“O ne güzel vekildir.”
demektir.
İnsan bir işini başka bir insana bıraktığında bazı endişeler taşır.
Acaba unutur mu?
Acaba gücü yeter mi?
Acaba beni gerçekten düşünüyor mu?
Acaba doğru karar verir mi?
Fakat Allah hakkında bunların hiçbiri düşünülemez.
Çünkü Allah:
Her şeyi bilir.
Her şeye gücü yeter.
Hiçbir şeyi unutmaz.
Kuluna şah damarından daha yakındır.
Rahmeti sonsuzdur.
Hikmeti kusursuzdur.
İşte bu yüzden Allah’a tevekkül eden insan:
“Ben işimi öyle bir Zâta bıraktım ki O beni benden daha iyi bilir.”
diyebilir.
Risale-i Nur’da tevekkül, sebepleri terk etmek şeklinde anlatılmaz.
Tam tersine insan:
sebeplere teşebbüs eder, vazifesini yapar, fakat neticeyi Allah’tan bilir.
Bediüzzaman’ın tevekkül anlayışının özünde şu ölçü vardır:
Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir.
İnsan çalışır.
Tedbir alır.
Doktora gider.
İlacını kullanır.
Rızkını kazanmak için çalışır.
Dersine hazırlanır.
Tarlasını eker.
Ticaretini yapar.
Fakat neticeyi sebeplerden bilmez.
Çünkü sebepler yalnızca Allah’ın kudretine birer perde hükmündedir.
Gerçek neticeyi yaratan Allah’tır.
Risale-i Nur’un tevekkül anlayışı bir çiftçi misaliyle kolayca anlaşılabilir.
Çiftçi:
Tarlayı sürer.
Tohumu eker.
Sulama yapar.
Bakımını gerçekleştirir.
Fakat tohumu çatlatan çiftçi değildir.
Topraktan kökü çıkaran çiftçi değildir.
Güneş ışığını gönderen çiftçi değildir.
Yağmuru indiren çiftçi değildir.
Bir tohumdan yüzlerce tane çıkaran da çiftçi değildir.
Demek insanın vazifesi:
sebebe müracaat etmektir.
Netice ise:
Allah’ın yaratmasıdır.
İşte “Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl” insanın bu hakikati kalben kabul etmesidir.
Bazen tevekkül yanlış anlaşılır.
“Allah’a tevekkül ettim.” diyerek tedbiri bırakmak gerçek tevekkül değildir.
Bir insan:
Çalışmadan para bekliyorsa,
ders çalışmadan başarı bekliyorsa,
tedavi olmadan şifa bekliyorsa,
tedbir almadan korunmayı bekliyorsa,
bu tevekkül değil, yanlış bir anlayıştır.
Resûlullah’ın (asm) sünnetinde de tedbir ve tevekkül birlikte görülür.
Hicret sırasında:
Yol planlanmıştır.
Rehber tutulmuştur.
Gizlilik tedbirleri alınmıştır.
Mağaraya sığınılmıştır.
Fakat bütün tedbirlerden sonra kalp yalnız Allah’a dayanmıştır.
Demek gerçek tevekkül:
“Tedbir benden, takdir Allah’tan.”
demektir.
Risale-i Nur’da insanın en önemli kulluk sermayelerinden biri aczdir.
İnsan görünüşte güçlü olmak ister. Fakat hakikatte son derece acizdir.
Bir mikrop onu yatağa düşürebilir.
Küçücük bir damar tıkanması hayatını değiştirebilir.
Beklenmedik bir haber bütün planlarını bozabilir.
Bir deprem, fırtına veya hastalık karşısında insan kendi gücünün ne kadar sınırlı olduğunu fark eder.
İşte Risale-i Nur’a göre insanın aczi bir eksiklikten ibaret değildir.
Aczini anlayan insan:
Kadir-i Mutlak’a dayanır.
Kendi kudretinin sınırlılığını anlayınca Allah’ın sonsuz kudretini tanır.
Böylece acz:
iman yoluyla büyük bir kuvvete dönüşür.
Risale-i Nur’un önemli kavramlarından biri de fakrdır.
Buradaki fakr yalnız maddî fakirlik değildir.
İnsanın sonsuz ihtiyaçlarını ifade eder.
İnsan havaya muhtaçtır.
Suya muhtaçtır.
Güneşe muhtaçtır.
Toprağa muhtaçtır.
Kalbinin çalışmasına muhtaçtır.
Beyninin faaliyetlerine muhtaçtır.
Sevgiye muhtaçtır.
Emniyete muhtaçtır.
Ahirete muhtaçtır.
Bağışlanmaya muhtaçtır.
Cennete muhtaçtır.
Fakat insan bunların hiçbirini kendi başına meydana getiremez.
İşte insan fakrını fark ettiğinde şöyle der:
“Ben fakirim; fakat Rabbim Ganî’dir. Ben muhtacım; fakat O bütün ihtiyaçlarımı bilir.”
“Hasbünallahu” sözü bu hakikatin kısa fakat çok güçlü bir ifadesidir.
Tevekkülün gerçek temeli tevhiddir.
Çünkü bir insan gerçekten:
“Allah her şeyin yaratıcısıdır.”
diye inanıyorsa neticeleri sebeplerden değil Allah’tan bekler.
Mesela ilaç şifaya sebeptir.
Fakat şifayı yaratan Allah’tır.
Doktor vesiledir.
Şifayı veren Allah’tır.
Toprak sebeptir.
Rızkı yaratan Allah’tır.
İş yeri sebeptir.
Rızkı veren Allah’tır.
İnsanlar vesile olabilir.
Fakat yardımın hakiki kaynağı Allah’tır.
Bu sebeple tevekkül aslında:
tevhidin günlük hayata yansımasıdır.
Risale-i Nur’da sebeplerin Allah’ın kudretine perde olduğu sıkça anlatılır.
Mesela:
Meyve ağacın eliyle gelir.
Fakat ağacın şuuru yoktur.
Süt ineğin bedeninden gelir.
Fakat inek sütün içindeki proteinleri, vitaminleri ve mineralleri hesaplayamaz.
Bal arının eliyle gelir.
Fakat arı insanın ihtiyaçlarını bilemez.
Demek sebepler:
yaratıcı değil, hizmetkârdır.
Bu bakış insanı sebeplerin esaretinden kurtarır.
İnsan artık:
“Bu kişi olmazsa işim biter.”
“Bu makam olmazsa hayatım mahvolur.”
“Bu para giderse her şeyim gider.”
gibi aşırı korkulardan yavaş yavaş kurtulur.
Çünkü bilir:
Sebepler değişir ama Rezzâk değişmez.
İnsanlar gider ama Allah’ın rahmeti gitmez.
Kapılar kapanır ama Allah yeni kapılar açabilir.
“Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl” zikri insanın iç dünyasında büyük bir dönüşüm meydana getirir.
İnsan kaygılandığında zihni sürekli kötü ihtimalleri üretmeye başlayabilir:
“Ya işimi kaybedersem?”
“Ya hastalık ilerlerse?”
“Ya insanlar beni terk ederse?”
“Ya işler istediğim gibi gitmezse?”
Tevekkül ise insana şunu öğretir:
“Ben geleceği bilmiyorum; fakat geleceği yaratan Rabbimi biliyorum.”
Bu düşünce çok derin bir huzur kaynağıdır.
İnsan gelecek hakkında çok az şey bilir.
Bir saat sonra ne olacağını kesin olarak bilemez.
Fakat Allah:
Geçmişi bilir.
Şimdiyi bilir.
Geleceği bilir.
Bütün ihtimalleri bilir.
Bizim için neyin hayırlı olduğunu bilir.
Bu sebeple mümin dua eder, çalışır ve sonra şöyle der:
“Rabbim! Benim ilmim az, Senin ilmin sonsuzdur. Benim tercihim sınırlı, Senin hikmetin sonsuzdur.”
Bu anlayış insanı kader karşısında teslimiyete götürür.
Risale-i Nur’da kader, insanı pasifliğe değil huzura götüren bir iman hakikati olarak ele alınır.
İnsan vazifesini yaptıktan sonra netice istediği gibi çıkmazsa kendisini sonsuz bir pişmanlık içerisinde tüketmez.
Der ki:
“Ben vazifemi yaptım. Netice Allah’ın takdiridir.”
Bu düşünce özellikle geçmiş hadiseler konusunda büyük bir teselli verir.
Çünkü insan çoğu zaman şöyle düşünür:
“Keşke bunu yapmasaydım.”
“Keşke oraya gitmeseydim.”
“Keşke böyle davranmasaydım.”
Tedbir ve sorumluluk kısmı değerlendirildikten sonra mümin kaderi hatırlayarak kalbini teskin eder.
Musibet insanın dünya hayatındaki aczini açıkça gösterir.
Hastalık geldiğinde,
sevilen biri vefat ettiğinde,
maddî kayıp yaşandığında,
planlar bozulduğunda,
insan birçok şeyin kendi kontrolünde olmadığını görür.
İşte böyle anlarda:
“Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl”
demek yalnız dil ile söylenen bir zikir değildir.
Kalbin:
“Rabbim beni görüyor.”
demesidir.
“Rabbim hâlimi biliyor.”
demesidir.
“Rabbim beni terk etmiş değildir.”
demesidir.
“Bu hadisenin içinde benim bilmediğim hikmetler olabilir.”
demesidir.
İman eden insanın hayatında hastalık olmayacak diye bir kaide yoktur.
Fakirlik olmayabilir diye bir garanti yoktur.
Ayrılık olmayabilir diye de bir garanti yoktur.
Peygamberler bile çok ağır imtihanlar yaşamıştır.
Fakat iman:
musibetin manasını değiştirir.
İmansız nazarda musibet:
tesadüf,
anlamsızlık,
karanlık,
yalnızlık
gibi görülebilir.
İman nazarında ise musibet:
imtihan,
terbiye,
arınma,
dua vesilesi,
ahiret azığı,
Allah’a yakınlaşma sebebi
olabilir.
Korkunun temelinde çoğu zaman iki düşünce vardır:
Birincisi:
“Bu tehlike çok büyük.”
İkincisi:
“Ben bu tehlikeye karşı çok güçsüzüm.”
İman ikinci cümleyi reddetmez.
Evet, insan gerçekten güçsüz olabilir.
Fakat üçüncü bir hakikati ekler:
“Ben güçsüzüm ama sonsuz kudret sahibi Allah’a dayanıyorum.”
İşte bu nokta bütün tabloyu değiştirir.
Bir çocuk güçlü olmadığı halde babasının yanında güven hissedebilir.
Kul ise sonsuz kudret sahibi Rabbine dayandığında çok daha büyük bir manevî güven kazanır.
Sahih rivayetlerde “Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl” sözünün Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı sırada söylediği ifade edilir.
Zahirî sebepler açısından kurtuluş ümidi görünmemektedir.
Ateş vardır.
Düşman vardır.
İnsan gücü yetmemektedir.
Fakat Allah’ın kudreti devreye girdiğinde ateş bile yakmak vazifesini yerine getiremez.
Kur’ân’da Allah’ın ateşe:
“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selametli ol.”
buyurduğu bildirilir.
Bu hadise mümine şunu öğretir:
Ateşi yaktıran da Allah’tır.
Suyu serinleten de Allah’tır.
Sebepler bağımsız değildir.
Günümüzde insanların en büyük endişelerinden biri geçim meselesidir.
“İşim ne olacak?”
“Maaşım yeter mi?”
“Borçlarımı ödeyebilir miyim?”
“Gelecekte ne yapacağım?”
Risale-i Nur’da rızık meselesi tevekkül açısından önemli bir yer tutar.
İnsan çalışmakla mükelleftir fakat Rezzâk Allah’tır.
Bu şu demek değildir:
“Hiç çalışmayalım.”
Bilakis çalışmak kulluğun ve sebeplere müracaatın bir parçasıdır.
Fakat kalp:
maaşa değil Rezzâk’a,
işverene değil Allah’a,
ticarete değil rızkı yaratan Rabbine
dayanmalıdır.
İnsan bazen rızkını tek bir kapıya bağlar.
“Bu iş olmazsa biterim.”
“Bu müşteri giderse mahvolurum.”
“Bu kişi yardım etmezse işim olmaz.”
Fakat iman der ki:
Rızkı veren kapı değildir.
Kapıları açan Allah’tır.
Bir kapı kapanabilir.
Fakat Allah yüz başka kapı açabilir.
İnsan bazen bir kapının kapanmasını felaket zanneder; yıllar sonra bunun büyük bir rahmet olduğunu anlayabilir.
Hastalık insanın Allah’a olan ihtiyacını güçlü biçimde hissettiren hallerden biridir.
Modern tıp çok büyük imkânlara sahiptir.
Fakat yine de doktor da ilaç da şifayı yaratamaz.
İlaç sebeptir.
Doktor sebeptir.
Tedavi sebeptir.
Şifayı veren ise Şâfî-i Hakikî olan Allah’tır.
Bu nedenle mümin:
doktoruna gider,
tedavisini uygular,
ilacını kullanır,
sonra kalben şöyle der:
“Allah bana yeter. Şifayı verecek olan O’dur.”
Dua aslında insanın aczini Allah’a arz etmesidir.
Kul dua ederken:
“Ben yapamıyorum.”
“Ben yetişemiyorum.”
“Ben bilmiyorum.”
“Benim gücüm yetmiyor.”
demektedir.
Fakat aynı anda:
“Sen yapabilirsin.”
“Sen bilirsin.”
“Sen yardım edebilirsin.”
“Sen bana yetersin.”
demektedir.
Bu sebeple dua ile tevekkül birbirine çok yakındır.
Risale-i Nur’un önemli derslerinden biri şudur:
Dua yalnız bir şey elde etmek için yapılan maddî bir talep değildir.
Dua aynı zamanda ibadettir.
İnsan ihtiyacını vesile ederek Rabbine yönelir.
Mesela yağmur duasının zahirî sebebi yağmursuzluktur.
Fakat asıl neticesi:
kulun Allah’a yönelmesidir.
Aynı şekilde hastalık:
Şâfî ismine,
açlık:
Rezzâk ismine,
korku:
Hafîz ismine,
çaresizlik:
Kadir ismine,
yalnızlık:
Rahîm ve Vedûd isimlerine
bir yöneliş vesilesi olabilir.
“Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl” ifadesini düşündüğümüzde birçok ilahî isimle karşılaşırız.
Kullarının işlerini gören, onları koruyan ve idare eden.
Her şeye gücü yeten.
Her şeyi bilen.
Rahmeti bütün varlıkları kuşatan.
Kullarına hususî rahmetiyle muamele eden.
Koruyan ve muhafaza eden.
Rızıkları veren.
Her işi hikmetle yapan.
Bu isimleri bilen insanın tevekkülü daha da kuvvetlenir.
İnsan çoğu zaman gerçek musibetten çok ihtimalî musibetlerden sıkıntı çeker.
Henüz olmamış hadiseleri olmuş gibi düşünür.
“Ya şöyle olursa?”
“Ya böyle olursa?”
diye kendini yorar.
Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde vehim ve korkunun insanı gerçek musibetten daha fazla yorabileceğine dikkat çekilir.
“Hasbünallahu” demek burada zihne şu ölçüyü verir:
Bugünün vazifesini yap.
Yarının yükünü bugünden sırtına alma.
Çünkü yarının Rabbi de Allah’tır.
İnsan iki yönden kuşatılmış gibidir:
Geçmişte yaşadığı hadiselerin elemleri,
gelecekte yaşanabilecek hadiselerin endişeleri.
İman ise insana şunu öğretir:
Geçmiş Allah’ın kaderine teslim edilmiştir.
Gelecek Allah’ın rahmetine emanet edilmiştir.
İnsanın elinde ise yalnız şimdiki zaman vardır.
Bu nedenle mümin:
“Bugün Rabbime karşı vazifem nedir?”
sorusuna yoğunlaşır.
Tevekkül:
İşini Allah’a bırakmaktır.
Teslimiyet ise:
Allah’ın hükmüne gönülden teslim olmaktır.
Rıza ise daha ileri bir mertebede:
Allah’ın takdirinde hikmet bulunduğunu kabul ederek kalben itiraz etmemeye çalışmaktır.
Bu mertebeler birbirini tamamlar:
Tevhid → Tevekkül → Teslim → Rıza → Manevî huzur
Allah’a güvenen insan insanlardan aşırı derecede korkmaz.
Çünkü bilir:
İnsanlar ancak Allah’ın izin verdiği ölçüde tesir edebilir.
Bu iman:
insana vakar,
cesaret,
istikamet,
hakkı söyleme kuvveti
kazandırır.
Âl-i İmrân 173. ayetinin bağlamında da müminler düşman tehdidi karşısında paniğe kapılmamış, aksine imanları kuvvetlenmiştir.
İnsan Allah’a dayanmadığında farkında olmadan insanlara fazla bağlanabilir.
Takdirlerini kaybetmekten korkar.
Makam sahiplerinden aşırı çekinir.
Maddî güce sahip kişileri olduğundan fazla büyütür.
Fakat “Hasbünallahu” diyen kalp:
“Benim Rabbim Allah’tır.”
der.
Bu düşünce insana manevî hürriyet kazandırır.
Tevekkül yalnız sıkıntı zamanında değildir.
Nimet zamanında da tevekkül gerekir.
İnsan başarı kazandığında:
“Bunu tamamen ben yaptım.”
derse sebepleri ilahlaştırmaya yaklaşır.
Mümin ise:
çalışmasını kabul eder fakat muvaffakiyetin Allah’ın yardımı olduğunu bilir.
Böylece:
Başarı → kibir değil şükür getirir.
Nimet → gaflet değil hamd getirir.
Risale-i Nur perspektifinde insanın en büyük manevi tehlikelerinden biri enaniyettir.
İnsan başarıyı kendisine mal etmek ister.
Fakat gerçekte:
Akıl Allah’ın nimeti.
Sağlık Allah’ın nimeti.
Zekâ Allah’ın nimeti.
Fırsatlar Allah’ın nimeti.
İnsanlarla karşılaşmak Allah’ın takdiri.
Neticeyi yaratmak Allah’ın kudretidir.
Bundan dolayı mümin:
“Ben sebeplere müracaat ettim; Allah nasip etti.”
der.
Bu sözün gerçek tesiri yalnız tekrar sayısında değildir.
Asıl mesele manasını yaşamaktır.
Dil:
“Allah bana yeter.”
derken kalp hâlâ:
“Falanca olmazsa mahvolurum.”
diyorsa tevekkülün manası henüz tam yerleşmemiş olabilir.
Bu nedenle zikir yapılırken manası düşünülmelidir:
Allah beni görüyor.
Allah beni biliyor.
Allah benim ihtiyacımı biliyor.
Allah her şeye kadirdir.
Allah’ın rahmeti sonsuzdur.
Ben Rabbime dayanıyorum.
İnsan zor bir haber aldığında önce sebepler dairesindeki vazifesini belirlemelidir.
Mesela:
Sağlık sorunu varsa doktora gitmek.
Borç varsa ödeme planı yapmak.
İş problemi varsa yeni imkânlar araştırmak.
Bir hata yaptıysa düzeltmeye çalışmak.
Sonra kalben şöyle demelidir:
“Rabbim! Ben elimden geleni yaptım. Neticeyi Sana bırakıyorum. Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl.”
İşte tevekkül budur.
Müminin kalbi şöyle düşünebilir:
Rızık konusunda:
“Rezzâk olan Allah bana yeter.”
Hastalık konusunda:
“Şâfî olan Allah bana yeter.”
Korku konusunda:
“Hafîz olan Allah bana yeter.”
Yalnızlık konusunda:
“Rahîm ve Vedûd olan Allah bana yeter.”
Gelecek konusunda:
“Alîm ve Hakîm olan Allah bana yeter.”
Günah konusunda:
“Gafûr ve Rahîm olan Allah’ın mağfiretine sığınırım.”
Gerçek tevekkül insana şu düşünceyi kazandırır:
“Kâinat başıboş değildir.”
Bu son derece önemli bir iman hakikatidir.
Dünya:
tesadüflerin elinde değildir.
Hayat:
kontrolsüz değildir.
Hadiseler:
sahipsiz değildir.
Her şey Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti dairesindedir.
Bu düşünce insanın kalbine büyük bir emniyet verir.
Risale-i Nur’un iman derslerinde kâinat başıboş ve sahipsiz bir ülke olarak görülmez.
Bütün varlıklar Allah’ın mülküdür.
Atomlardan yıldızlara,
hücrelerden galaksilere,
kalbin atışından dünyanın dönüşüne kadar
her şey O’nun kudreti altındadır.
İşte mümin böyle bir Sultan-ı Kâinat’a dayanır.
Bu bakışla:
“Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl”
demek çok daha derin bir anlam kazanır.
İnsanın en büyük korkularından biri ölümdür.
Risale-i Nur’un iman ve ahiret dersleri ölümü mutlak yokluk olarak değil:
dünya vazifesinin sona ermesi,
berzah âlemine geçiş,
ebedî hayat yolculuğunun bir kapısı
olarak ele alır.
Allah’a iman eden insan:
hayatı veren Rabbine güvendiği gibi ölüm anında da Rabbine güvenir.
Çünkü:
Hayatı veren O’dur.
Ölümü yaratan O’dur.
Ahireti yaratacak olan O’dur.
İnsan yalnız dünya problemlerinin çözülmesini istemez.
İnsan ebedî yaşamak ister.
Sevdiklerinden sonsuza kadar ayrılmak istemez.
Mutlak mutluluk ister.
İşte insanın bu sonsuz ihtiyaçlarına dünya cevap veremez.
Risale-i Nur perspektifinde insanın sonsuz arzuları:
ebedî bir hayatın varlığına işaret eden manevî delillerden biri
olarak değerlendirilir.
“Allah bana yeter.” demek bu nedenle yalnız dünya işlerini Allah’a bırakmak değildir.
Asıl büyük manası:
“Dünya ve ahiretim için Rabbim bana yeter.”
demektir.
Allah’a tevekkül eden insan yalnız bu dünyadaki problemlerin çözümünü istemez.
Şöyle düşünür:
“Rabbim beni yoktan yarattı.”
“Bana hayat verdi.”
“Beni büyüttü.”
“Rızık verdi.”
“Kalbimi çalıştırdı.”
“Beni milyonlarca nimetle besledi.”
“O halde ölümden sonra da beni başıboş bırakmayacaktır.”
Bu iman ahiret ümidi doğurur.
Gerçek tevekkülü şu kısa cümleyle özetleyebiliriz:
“Vazifeni yap, neticeyi Allah’a bırak.”
Çalış fakat sonucu ilahlaştırma.
Tedbir al fakat tedbiri yaratıcı zannetme.
Dua et fakat Allah’a nasıl cevap vermesi gerektiğini öğretmeye çalışma.
İste fakat:
“Hayırlısını ver.”
de.
İnsan bazen dua eder fakat istediği şey gerçekleşmez.
Bu durumda:
“Duam kabul edilmedi.”
diye düşünebilir.
Fakat iman perspektifinden duanın kabulü yalnız talep edilen şeyin aynısının verilmesi değildir.
Allah:
talep edileni verebilir,
daha hayırlısını verebilir,
bir musibeti defedebilir,
sevabını ahirete bırakabilir.
Kul her zaman neyin gerçekten hayırlı olduğunu bilemez.
Allah bilir.
Bu yüzden tevekkül:
duadan sonra Allah’ın hikmetine güvenmektir.
Bir çocuk hastalandığında tatlı isteyebilir.
Fakat doktor ona ilaç verir.
Çocuk:
“Ben tatlı istedim, bana acı ilaç verdiler.”
diyebilir.
Fakat doktor çocuğun sıhhatini düşünmektedir.
İnsan da bazen dünyada bazı şeyleri çok ister.
Allah vermeyebilir.
Yıllar sonra insan:
“İyi ki olmamış.”
diyebilir.
Bu durum Allah’ın hikmetine güvenmenin önemini gösterir.
“Hasbünallahu” aynı zamanda:
“Ben kendime malik değilim.”
demektir.
“Ben Rabbimin kuluyum.”
demektir.
“Hayatımı O verdi.”
demektir.
“Rızkımı O veriyor.”
demektir.
“Neticeyi O yaratıyor.”
demektir.
Bu nedenle bu ifade bir bakıma kulun tevhid ilanıdır.
Âl-i İmrân 173. ayetindeki müminler bu sözü rahatlık anında değil, tehdit karşısında söylemiştir.
Bu çok önemlidir.
Tevekkülün gerçek değeri:
her şey yolundayken değil,
sebepler zayıfladığında,
kapılar kapandığında,
gelecek belirsizleştiğinde
ortaya çıkar.
İşte o zaman kalp:
“Rabbim bana yeter.”
diyebiliyorsa iman kuvvet kazanmıştır.
Bir sıkıntı geldiğinde insan şu beş adımı düşünebilir:
Birinci adım:
Benim vazifem nedir?
İkinci adım:
Alabileceğim hangi tedbirler var?
Üçüncü adım:
Elimden geleni yaptım mı?
Dördüncü adım:
Kontrolüm dışında kalan kısmı Allah’a bırakabiliyor muyum?
Beşinci adım:
Bu hadise bana hangi iman dersini öğretiyor?
Sonra kalben:
“Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl.”
denilebilir.
Risale-i Nur’un iman dersleri açısından “Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl” şu hakikatleri içinde taşır:
Acz:
Ben güçsüzüm fakat Allah sonsuz kudret sahibidir.
Fakr:
Ben her şeye muhtacım fakat Allah Ganî’dir.
Tevhid:
Neticeleri yaratan yalnız Allah’tır.
Tevekkül:
Vazifemi yapar, sonucu Allah’a bırakırım.
Teslim:
Allah’ın hükmüne teslim olurum.
Rıza:
Allah’ın takdirinde hikmet bulunduğuna inanırım.
Dua:
İhtiyaçlarımı Rabbime arz ederim.
Ümit:
Allah’ın rahmetinden ümidimi kesmem.
Gözümüzü bir an kapatıp düşünelim:
Kalbimizi biz mi çalıştırıyoruz?
Hayır.
Kanımızı biz mi dolaştırıyoruz?
Hayır.
Dünyayı biz mi döndürüyoruz?
Hayır.
Güneşi biz mi doğuruyoruz?
Hayır.
Akciğerlerimizde oksijen alışverişini biz mi yönetiyoruz?
Hayır.
Milyarlarca hücreyi biz mi idare ediyoruz?
Hayır.
Bütün bunları idare eden Rabbimiz, bizim diğer işlerimizi idare etmekten âciz olabilir mi?
Elbette hayır.
İşte iman burada şöyle der:
“Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl.”
“Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl” yalnız zor zamanlarda söylenen bir cümle değildir.
Bu söz bir hayat prensibidir.
İnsana şunu öğretir:
Çalış fakat Allah’a dayan.
Tedbir al fakat neticeyi Allah’tan bil.
Dua et fakat hikmetine güven.
Korktuğunda kudretini hatırla.
Yalnız kaldığında rahmetini hatırla.
Rızık endişesinde Rezzâk ismini hatırla.
Hastalıkta Şâfî ismini hatırla.
Gelecekten korktuğunda Hakîm ve Alîm isimlerini hatırla.
Çünkü mümin bilir ki:
Allah varsa hiçbir şey bütünüyle kaybedilmiş değildir.
Allah’a dayanan sahipsiz değildir.
Allah’a tevekkül eden yalnız değildir.
Allah’ın rahmetine sığınan ümitsiz kalmamalıdır.
Ve kalp nihayet şu büyük Kur’ânî hakikatte huzur bulur:
Allah’ım!
Kalplerimizi yalnız Sana bağla.
Sebepleri yerine getirmeyi, fakat neticeleri yalnız Senden bilmeyi bize nasip et.
Korkularımızı imanla,
endişelerimizi tevekkülle,
çaresizliğimizi dua ile,
yalnızlığımızı Senin yakınlığınla gider.
Bize her hâlimizde:
“Hasbünallahu ve ni‘mel vekîl”
hakikatini yaşayabilmeyi nasip eyle.
Dünya ve ahiret işlerimizde bizi rahmetine, hikmetine ve inayetine emanet eyle.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.