- Salih Avcı
- 18.01.2025
İnsanlık tarihinde öyle şahsiyetler vardır ki hayatlarının bütün ayrıntıları bilinmese bile Kur’ân’ın onlar hakkında verdiği birkaç cümle, onların büyüklüğünü anlamaya yeter. Firavun’un hanımı da bunlardan biridir.
Kur’ân-ı Kerîm onun adını açıkça zikretmez; ondan “Firavun’un karısı” diye söz eder. Sahih hadislerde ise Firavun’un hanımı Âsiye olarak anılmış ve faziletli kadınlardan biri olduğu bildirilmiştir.
Hz. Âsiye’nin hayatındaki en çarpıcı hakikat şudur:
O, Firavun’un sarayında yaşadı; fakat Firavun’un dünyasına teslim olmadı.
Etrafında servet, iktidar, ihtişam ve korku vardı. Fakat onun kalbi bunların ötesinde Allah’a yöneldi.
Bu yönüyle Hz. Âsiye’nin kıssası yalnızca geçmişte yaşamış saliha bir kadının hikâyesi değildir. Aynı zamanda iman ile çevre, hakikat ile menfaat, dünya ile ahiret, saray ile cennet arasındaki büyük tercihin sembolüdür.
Risale-i Nur’un iman, ihlas, tevekkül, dünyanın faniliği, musibetlerin mahiyeti ve Allah’a intisap hakkındaki ölçüleriyle bakıldığında Hz. Âsiye’nin duası çok daha derin bir anlam kazanır.
Hz. Âsiye’nin Kur’ân’daki en önemli yeri Tahrîm Sûresi’ndedir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını misal verdi. Hani o, ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni zalimler topluluğundan kurtar’ demişti.”
(Tahrîm, 66/11)
Bu ayetin son derece dikkat çekici bir tarafı vardır:
Allah, Firavun’un hanımını yalnız kadınlara değil,
“iman edenlere”
örnek göstermektedir.
Demek ki Hz. Âsiye’nin duruşu erkek-kadın bütün müminler için bir iman dersidir.
Bir tarafta dünyanın en güçlü hükümdarlarından biri olarak görünen Firavun vardır.
Diğer tarafta Allah’a sığınan bir mümin kadın...
Dışarıdan bakıldığında Firavun güçlü, Hz. Âsiye güçsüz görünmektedir.
Fakat Kur’ân’ın ölçüsünde gerçek üstünlük tersinedir.
Firavun helâk olmuş; Hz. Âsiye ise kıyamete kadar müminlere örnek gösterilmiştir.
Allah katındaki değer, insanın dünyadaki makamıyla değil, imanıyla ölçülür.
Hz. Âsiye hakkında konuşurken Kur’ân ve sahih sünnet ile daha sonraki tarihî ve tefsirî rivayetleri birbirinden ayırmak gerekir.
Kur’ân bize onun:
Firavun’un hanımı olduğunu,
iman ettiğini,
Firavun’dan ve onun kötü amellerinden Allah’a sığındığını,
cenneti dünyaya tercih ettiğini
kesin olarak bildirir.
Kur’ân ayrıca Hz. Musa’nın bebeklik döneminde Firavun ailesinin onu bulduğunu ve Firavun’un hanımının:
“Bana da sana da göz aydınlığı olsun! Onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz.”
dediğini bildirir.
(Kasas, 28/9)
Ancak Kur’ân burada kadının ismini söylemez.
İslamî kaynaklarda onun Âsiye bint Müzâhim olduğu meşhur şekilde aktarılmıştır.
Burada ilmî bir hassasiyet önemlidir:
Hz. Âsiye’nin hayatı hakkında sonradan anlatılan bütün ayrıntıları Kur’ân veya sahih hadisle kesinleşmiş bilgiler gibi sunmamak gerekir.
Bu sebeple asıl dersimizi Kur’ân’ın kesin olarak bildirdiği hakikatler ve sahih sünnetin ortaya koyduğu fazilet üzerine kurmak daha sağlamdır.
Firavun, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldüren zalim bir hükümdardı.
Fakat Allah’ın kaderi öyle tecelli etti ki korktuğu çocuk bizzat kendi sarayında büyüdü.
Hz. Musa bebekken sandık içerisinde nehre bırakılmış ve Firavun ailesi tarafından bulunmuştu.
Firavun’un hanımı:
“Bana da sana da göz aydınlığı olsun! Onu öldürmeyin...”
(Kasas, 28/9)
dedi.
Burada muazzam bir kader dersi vardır.
Firavun Hz. Musa’yı yok etmek için binlerce tedbir alırken Allah, Musa’yı onun sarayına yerleştirdi.
Firavun’un kudreti Allah’ın kader planını bozamamıştır.
İnsan tedbir alır; fakat hüküm Allah’ındır.
Risale-i Nur’un kader anlayışı açısından bakıldığında sebepler birer perdedir. Neticeyi yaratan sebepler değil, Allah’ın kudretidir.
Firavun bütün maddî sebeplere sahipti.
Hz. Musa ise bebekti.
Fakat neticeyi sebepler değil, Allah’ın iradesi belirledi.
Hz. Âsiye’nin hayatının en büyük derslerinden biri budur.
O Firavun’un sarayındaydı.
Fakat kalbi Firavun’un değildi.
Bu çok önemli bir iman ölçüsüdür.
İnsan:
servetin içinde bulunabilir fakat mala kul olmayabilir,
makam sahibi olabilir fakat makamın esiri olmayabilir,
bozuk bir çevrede yaşayabilir fakat ahlakını koruyabilir,
günahların yaygın olduğu bir toplumda bulunabilir fakat imanını muhafaza edebilir.
Hz. Âsiye’nin hayatı bize şunu gösterir:
Çevre insan üzerinde etkilidir fakat insanın kaderi değildir.
İnsan:
“Herkes böyle yapıyor.”
diyerek yanlışını meşrulaştıramaz.
Firavun’un evinde bile Allah’ın veli bir kulu çıkabiliyorsa hiçbir mümin:
“Çevrem kötü olduğu için imanımı yaşayamıyorum.”
sözünü mutlak bir mazeret haline getiremez.
Kur’ân Tahrîm Sûresi’nde çok dikkat çekici karşılaştırmalar yapar.
Hz. Nuh ve Hz. Lut’un hanımlarını inkâr edenlere örnek gösterirken Firavun’un hanımını iman edenlere örnek gösterir.
Burada önemli bir prensip ortaya çıkar:
Hidayet aile bağıyla otomatik olarak kazanılmaz veya kaybedilmez.
Bir peygamberin ailesinden olmak tek başına kurtuluş garantisi değildir.
Aynı şekilde bir zalimin ailesinden olmak da insanın mutlaka zalim olacağı anlamına gelmez.
Her insan Allah’ın huzurunda kendi imanından ve iradesinden sorumludur.
Hz. Âsiye:
“Ben Firavun’un hanımıyım.”
diyerek zulmü benimsememiştir.
Hakikati görünce tarafını seçmiştir.
Hakikat, aile bağlarından ve dünyevî menfaatlerden daha üstündür.
Hz. Âsiye iman ettiğinde kaybedeceği çok şeyi vardı.
Dünya açısından bakıldığında:
sarayı vardı,
yüksek bir konumu vardı,
maddî imkânları vardı,
hükümdarın hanımıydı.
Fakat imanının bedeli bütün bunlardan vazgeçmek olabilirdi.
İşte burada gerçek iman ortaya çıktı.
Çünkü iman yalnız rahat zamanlarda:
“Allah’a inanıyorum.”
demek değildir.
İman bazen:
“Allah için neyi terk edebilirim?”
sorusuyla imtihan edilir.
Hz. Âsiye’nin tercihi son derece açıktır:
Saray yerine cennet.
Firavun’un yakınlığı yerine Allah’ın yakınlığı.
Dünyevî emniyet yerine ebedî saadet.
Hz. Âsiye’nin duasının en dikkat çekici kısmı budur:
“Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap.”
(Tahrîm, 66/11)
Bu duada büyük bir iman şuuru vardır.
O zaten dünyada bir sarayda yaşamaktadır.
Fakat:
“Rabbim, sarayımı koru.”
dememektedir.
Bunun yerine:
“Bana cennette bir ev yap.”
demektedir.
Bu, dünyanın hakikatini anlamaktır.
Dünyanın sarayı bile fanidir.
Cennetteki en küçük nimet ise ebedîdir.
Risale-i Nur’un dünya-ahiret karşılaştırmasında sürekli vurgulanan hakikatlerden biri de budur:
Fani olan, bâki olana tercih edilmemelidir.
İnsan dünyayı tamamen terk etmekle değil, dünyayı ahiretin önüne geçirmemekle yükümlüdür.
Hz. Âsiye:
“Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap.”
demektedir.
Burada dikkat çekici olan yalnızca “cennet” istemesi değildir.
Önce:
“Senin katında...”
demektedir.
Bu ifade kulluğun yüksek bir mertebesini düşündürür.
Mümin yalnız nimeti değil, nimetin sahibini ister.
Yalnız cenneti değil, Allah’ın rızasını arar.
Risale-i Nur’un ihlas anlayışında da kulluğun özü Allah’ın rızasıdır.
İbadetin temel hedefi dünyevî menfaat değildir.
Hatta cennet dahi Allah’ın fazlı ve rahmetiyle verilen büyük bir mükâfattır; kulluğun özü ise Allah’ın emrine itaat ve rızasını kazanmaktır.
Hz. Âsiye’nin duası bu açıdan çok derindir:
“Rabbim! Bana katında...”
Sonra:
“cennette bir ev...”
Hz. Âsiye’nin kıssasını tek bir cümleyle özetlemek gerekirse:
Geçici sarayı bırakıp ebedî sarayı tercih etti.
Bu tercih aslında her insanın önündedir.
Elbette herkes Firavun’un sarayında yaşamıyor.
Fakat herkesin bir “dünya sarayı” vardır.
Kimisi için:
para,
makam,
şöhret,
güzellik,
kariyer,
ev,
araba,
sosyal statü,
insanların takdiri
hayatın merkezine dönüşebilir.
Problem bunlara sahip olmak değildir.
Problem bunların insanın kalbine sahip olmasıdır.
Hz. Âsiye’nin hayatı şöyle seslenmektedir:
Dünya elinde olsun; fakat kalbinde taht kurmasın.
Duanın ikinci bölümü şöyledir:
“Beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar.”
Burada çok önemli bir ayrım vardır.
Hz. Âsiye yalnız Firavun’un şahsından değil:
“onun yaptıklarından”
da Allah’a sığınmaktadır.
Bu bize kötülük karşısındaki doğru tavrı öğretir.
Bir mümin yalnız zalimin zulmünden korunmak istememelidir.
Aynı zamanda:
“Ben de onun ahlakına benzemeyeyim.”
diye endişe etmelidir.
Çünkü bazen insan zulümden nefret ederken farkında olmadan zalimin yöntemlerini kullanmaya başlayabilir.
Kur’ânî ahlak ise sadece zalimden uzaklaşmayı değil, zulüm ahlakından da uzaklaşmayı gerektirir.
Hz. Âsiye duasını şöyle tamamlar:
“Beni zalimler topluluğundan kurtar.”
Bu ifade iman açısından son derece önemlidir.
Çünkü kötülük sadece fertlerle sınırlı değildir.
Bazen zulüm:
bir sistem,
bir kültür,
bir çevre,
bir alışkanlık,
bir toplumsal baskı
haline gelebilir.
Mümin böyle bir ortamda kalben zulmü reddetmelidir.
Hz. Âsiye sarayın içinde olmasına rağmen sarayın zulüm anlayışının bir parçası olmamıştır.
Mekân yakınlığı, kalp yakınlığı demek değildir.
Risale-i Nur’da ihlasın temel ölçülerinden biri, yapılan işte yalnız Allah’ın rızasını esas almaktır.
Hz. Âsiye’nin tercihi bunun güçlü örneklerinden biridir.
Çünkü onun imanını dünyada alkışlayacak güçlü bir çevre yoktu.
Aksine iman etmek onun dünyadaki konumunu tehlikeye sokuyordu.
Demek ki imanının arkasında dünyevî bir menfaat bulunmuyordu.
Bu, ihlasın yüksek bir tezahürüdür.
İhlas:
İnsanların alkışını değil Allah’ın rızasını aramaktır.
İnsanlar terk etse bile Allah’ın razı olmasını yeterli bilmektir.
Firavun karşısında maddî olarak büyük bir güç dengesizliği vardı.
Fakat Hz. Âsiye Allah’a sığındı.
Bu tevekkülün özüdür.
Tevekkül:
Sebepleri tamamen terk etmek değil, sebepleri kullandıktan sonra kalbi Allah’a bağlamaktır.
Risale-i Nur perspektifinden insan aciz ve fakirdir.
Fakat insanın aczi, Allah’a dayanması halinde büyük bir kuvvet vesilesine dönüşür.
Kul:
“Ben tek başıma güçlüyüm.”
dediğinde zayıftır.
Fakat:
“Rabbim bana yeter.”
dediğinde kudreti sonsuz olan Allah’a dayanmış olur.
Hz. Âsiye’nin duası bu kulluk şuurunun canlı bir örneğidir.
Risale-i Nur’da musibetlerin her zaman yalnız ceza olarak değerlendirilmemesi gerektiği üzerinde durulur.
Bazı musibetler:
insanı Allah’a yaklaştırır,
dünyanın faniliğini gösterir,
sabrı öğretir,
kulluğu derinleştirir,
manevi derecelerin yükselmesine vesile olabilir.
Hz. Âsiye’nin imtihanı da onun imanındaki sadakati ortaya çıkarmıştır.
Rahatlık zamanında herkes birtakım güzel sözler söyleyebilir.
Fakat kayıp başladığında insanın gerçek bağlılığı daha açık görünür.
Bu nedenle iman:
Sadece nimet zamanındaki şükür değil, musibet zamanındaki sadakattir.
Firavun kendisini güçlü görüyordu.
Orduları vardı.
Sarayları vardı.
İnsanlar ondan korkuyordu.
Fakat sonunda ne oldu?
Kur’ân Firavun’un ordusuyla beraber denizde boğulduğunu bildirir.
Dünyanın gözünde Firavun büyük görünüyordu.
Allah’ın huzurunda ise aciz bir kuldu.
Hz. Âsiye ise görünüşte Firavun karşısında güçsüzdü.
Fakat Allah onu Kur’ân’da müminlere örnek yaptı.
İşte iman ölçüsü ile dünya ölçüsü arasındaki fark budur.
Dünya Firavun’u güçlü gösterdi.
Kur’ân Âsiye’yi üstün gösterdi.
Hz. Âsiye’nin fazileti yalnız Kur’ân’da verilen örnekle sınırlı değildir.
Sahih hadislerde de onun yüksek makamına işaret edilir.
Resûlullah ﷺ, kemale eren kadınlardan söz ederken Firavun’un hanımı Âsiye’yi zikretmiştir.
Buhârî ve Müslim’de yer alan rivayetlerde Hz. Âsiye ile Hz. Meryem’in üstün faziletlerine dikkat çekilir.
Bu hadisler bize Hz. Âsiye’nin sıradan bir tarihî şahsiyet olmadığını gösterir.
O:
imanında sadakat,
Allah’a bağlılık,
dünyaya karşı istiğna,
zulüm karşısında manevi direniş,
sabır ve teslimiyet
bakımından ümmete örnek gösterilen büyük bir mümindir.
Hz. Âsiye kıssasından aile hayatına dair de önemli bir ölçü çıkar.
Bir insanın eşi yanlış yolda olabilir.
Ailesi dinî hassasiyetlerden uzak olabilir.
Çevresi günaha teşvik edebilir.
Fakat bunların hiçbiri insanın Allah’a giden yolunu bütünüyle kapatamaz.
Hz. Âsiye bunun en güçlü örneklerinden biridir.
Firavun gibi bir insanın yanında bulunmasına rağmen Kur’ân tarafından bütün müminlere örnek gösterilmiştir.
Bu aynı zamanda şu teselliyi verir:
Allah kulunu bulunduğu çevreye göre değil, kendi imanına, niyetine ve ameline göre değerlendirir.
Hz. Âsiye’nin kıssası İslam’da kadının manevi makamı açısından da son derece önemlidir.
Kur’ân onu bütün iman edenlere örnek göstermektedir.
Bu bize Allah’a yakınlık yolunda esas ölçünün:
cinsiyet,
servet,
makam,
soy
olmadığını gösterir.
Kur’ân’ın temel ölçüsü takvadır:
“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Hz. Âsiye bunun tarih içerisindeki parlak örneklerinden biridir.
Tahrîm 66/11’deki duayı dikkatle incelersek üç temel talep görürüz:
“Rabbim! Bana katında cennette bir ev yap.”
“Beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar.”
“Beni zalimler topluluğundan kurtar.”
Bunlar aslında müminin hayat programını özetler:
Allah’a yaklaş.
Günahtan uzaklaş.
Zulme ortak olma.
Firavun’un sarayında bile iman eden bir insan çıkmıştır.
Firavun kraldı; fakat helâk oldu. Âsiye görünüşte onun hanımıydı; fakat müminlere örnek oldu.
İman bazen dünyevî çıkarları feda etmeyi gerektirir.
İnsan dünyadaki evinden önce ahiretteki evini düşünmelidir.
Hz. Âsiye’nin duasındaki “katında” ifadesi bu hakikati düşündürür.
Zalimin yanında bulunmak başka, onun zulmünü benimsemek başkadır.
İnsan iradesiyle hakikati seçebilir.
Peygambere yakınlık imansız kişiyi kurtarmadığı gibi Firavun’a yakınlık da imanlı kişiyi mahvetmez.
Firavun’un sarayında yaşayan Hz. Âsiye kalben hürdü.
Sabır hakikatte sebat etmektir.
Hz. Âsiye en ağır imtihanında Rabbine yönelmiştir.
Firavun kaybetmiş, Hz. Âsiye kazanmıştır.
Hz. Âsiye’nin hayatına Risale-i Nur’un dünya tasavvuru açısından bakıldığında çok güçlü bir tablo ortaya çıkar.
Risale-i Nur dünyayı tamamen kötülemez.
Dünyanın Allah’ın isimlerini gösteren, ahiretin mahsullerinin yetiştirildiği ve kulluk imtihanının gerçekleştiği güzel yüzleri vardır.
Fakat dünyanın insanın nefsanî arzularına bakan fani ve aldatıcı yüzüne bağlanmak büyük bir yanılgıdır.
Hz. Âsiye bu ayrımı yaşayarak göstermiştir.
Sarayın güzelliğini görmüş fakat faniliğini anlamıştır.
Firavun’un kudretini görmüş fakat gerçek kudret sahibinin Allah olduğunu bilmiştir.
Dünya nimetlerini görmüş fakat cenneti tercih etmiştir.
Bu nedenle onun duası adeta şu hakikati haykırmaktadır:
“Fani olanı değil, bâki olanı istiyorum.”
Dünyevî ölçülerle bakıldığında Hz. Âsiye zaten zengindi.
Fakat o başka bir zenginlik arıyordu:
Allah’a yakınlık.
İnsan bütün dünyaya sahip olsa fakat Allah’ı kaybetse gerçekte ne kazanmıştır?
Buna karşılık insan dünyadan çok az şeye sahip olsa fakat iman ve Allah’ın rızasını kazansa gerçekte ne kaybetmiştir?
Risale-i Nur’un iman perspektifinde insan iman sayesinde bütün kâinatla anlamlı bir bağ kurar.
Çünkü varlıkların sahipsiz olmadığını, hepsinin Rahmân’ın mülkü olduğunu bilir.
Bu sebeple gerçek servet yalnız maddî mülkiyet değildir.
Gerçek servet marifetullah, iman ve Allah’a intisaptır.
Bugünün insanı Firavun’un sarayında yaşamıyor olabilir.
Fakat modern dünyanın da kendine mahsus “sarayları” vardır:
tüketim tutkusu,
gösteriş,
makam arzusu,
şöhret,
sosyal medya beğenisi,
servet yarışı,
insanların takdirini kazanma arzusu,
dünyevî başarıyı hayatın tek ölçüsü haline getirmek.
Hz. Âsiye’nin duası bugünün insanına şöyle bir ölçü verir:
“Dünyadaki yerinden önce Allah katındaki yerini düşün.”
İnsan kendisine zaman zaman şu soruları sormalıdır:
Allah katındaki değerim nedir?
Kazandığım şeyler beni Allah’a yaklaştırıyor mu?
Dünyadaki evimi güzelleştirirken cennetteki evim için ne hazırlıyorum?
İnsanların rızasını kazanırken Allah’ın rızasını kaybediyor muyum?
Kıssada düşündürücü bir karşıtlık vardır:
Firavun insanların kendisine boyun eğmesini istedi.
Hz. Âsiye yalnız Allah’a boyun eğdi.
Firavun dünyada büyüklük iddia etti.
Hz. Âsiye Rabbine:
“Rabbim...”
diye yöneldi.
Firavun kendisini güçlü gördü.
Hz. Âsiye Allah’ın kudretine sığındı.
Sonunda tarih Firavun’u zulmün sembolü, Âsiye’yi ise imanın sembolü olarak hatırladı.
Hz. Âsiye’nin duasını yalnız geçmişte söylenmiş bir dua olarak okumamak gerekir.
Bu dua her müminin kendi hayatına uyarlanabilir.
İnsan manen şöyle diyebilir:
“Rabbim! Bana katında bir makam nasip et. Dünyanın geçici nimetlerini ebedî saadetin önüne geçirmeme izin verme. Beni nefsimin firavunluğundan, günahların hâkimiyetinden, zulme ortak olmaktan ve Seni unutturan çevrelerin tesirinden muhafaza et.”
Çünkü insanın dışındaki Firavun kadar kendi nefsindeki kibir, gurur ve benlik de tehlikelidir.
Risale-i Nur’un nefis terbiyesi açısından Hz. Âsiye kıssası bu yönden de okunabilir:
İnsan önce kendi iç dünyasında Allah’tan başka şeylerin hâkimiyetinden kurtulmalıdır.
Hz. Âsiye’nin hayatı bize imanın çevre şartlarının ürünü olmadığını gösteren en güçlü Kur’ânî örneklerden biridir.
O Firavun’un hanımıydı fakat Firavun’un inancına teslim olmadı.
Sarayda yaşadı fakat saraya gönlünü vermedi.
Dünya nimetlerine sahipti fakat onları ebedî saadetin önüne geçirmedi.
Zalim bir iktidarın yakınındaydı fakat zulmü benimsemedi.
En sonunda Rabbine yönelerek:
“Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap...”
dedi.
Bu dua Hz. Âsiye’nin bütün hayatının özeti gibidir.
Saray vardı; cenneti seçti.
Firavun vardı; Rabbini seçti.
Dünya vardı; ahireti seçti.
Korku vardı; imanda sebatı seçti.
Menfaat vardı; hakikati seçti.
İşte Kur’ân’ın onu bütün müminlere örnek göstermesinin en büyük hikmetlerinden biri budur.
Hz. Âsiye’nin kıssası bize şu hakikati öğretir:
İnsanın nerede yaşadığı kadar, kalbinin kime ait olduğu önemlidir.
Ve Risale-i Nur’un iman ve dünya anlayışıyla ifade edersek, insanın en büyük kazancı geçici dünya saltanatı değil; imanla Allah’a intisap etmek, O’nun rızasını kazanmak ve fani dünyayı bâki bir saadetin tarlasına çevirmektir.
Allah bizlere de Hz. Âsiye’nin imanındaki sadakatten, sabrından, ihlasından ve dünyaya karşı gösterdiği manevi istiğnadan hissedar olmayı nasip etsin.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.