18px

Emanet Ayeti: İnsan Neyi Yüklendi?


Emanet Ayeti: İnsan Neyi Yüklendi?

Kur’ân ve Risale-i Nur Perspektifinden Emanet Ayeti: İnsan Neyi Yüklendi?

Giriş: İnsanın Omuzlarına Verilen Büyük Emanet

Kur’ân-ı Kerîm, insanın yaratılışındaki sırrı ve taşıdığı büyük sorumluluğu anlatırken son derece dikkat çekici bir temsil kullanır:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz insan çok zalim, çok cahildir.”
(Ahzâb, 33/72)

Bu âyet ilk okunduğunda insanın zihninde birçok soru meydana gelir:

Emanet nedir? Allah göklere ve dağlara nasıl bir emanet teklif etmiştir? Onların korkması ne demektir? İnsan neden kabul etmiştir? İnsan emaneti kabul ettiği için mi “zalim ve cahil” olarak vasıflandırılmıştır? Bu emanet Risale-i Nur'daki “ene” hakikatiyle nasıl ilişkilidir? Kâlû belâda verilen söz ile bu emanet arasında nasıl bir bağ vardır?

Bediüzzaman Said Nursî, özellikle Otuzuncu Söz'ün Birinci Maksadı olan “Ene” bahsinde bu âyeti insanın benliği, iradesi, sorumluluğu ve Allah'ı tanıma kabiliyeti açısından ele alır.

Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında “emanet”, tek bir kavrama indirgenemeyecek kadar geniştir. Fakat onun merkezinde insana verilen “ene”, yani benlik şuuru; bununla bağlantılı irade, tercih, sorumluluk ve Allah'ın isim ve sıfatlarını tanımaya vesile olan ölçücükler bulunmaktadır.


1. “Emanet” Ne Demektir?

Emanet kelimesi, sahibine ait olan fakat korunması ve gereğinin yerine getirilmesi için bir başkasına bırakılan şeyi ifade eder.

İnsan açısından bakıldığında şu hakikat ortaya çıkar:

İnsan gerçekte kendisinin sahibi değildir.

Bedeni emanettir.

Aklı emanettir.

Kalbi emanettir.

Ömrü emanettir.

Malı emanettir.

İradesi emanettir.

Kabiliyetleri emanettir.

Hatta insanın “benim” dediği şeylerin tamamı hakikatte Allah'ın mülküdür.

Kur’ân şöyle bildirir:

“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.”
(Tevbe, 9/111)

Demek ki insanın temel imtihanlarından biri şudur:

Kendisine emanet olarak verilen şeyleri gerçekten kendisinin zannetmemek.

İşte Risale-i Nur'daki “ene” meselesi tam burada önem kazanmaktadır.


2. Risale-i Nur'a Göre Emanetin Anahtarı: “Ene”

Bediüzzaman, Otuzuncu Söz'de insanın “ene”sini yani benlik duygusunu, kâinatın sırlarını açabilecek bir anahtar olarak değerlendirir.

İnsan:

“Ben düşünüyorum.”

“Ben biliyorum.”

“Ben istiyorum.”

“Benim bedenim.”

“Benim evim.”

“Benim malım.”

“Ben yaptım.”

diyebilir.

Hayvanlarda ve cansız varlıklarda insan seviyesinde böyle bir mülkiyet ve benlik şuuru bulunmaz.

Fakat burada son derece hassas bir nokta vardır:

İnsana verilen bu “benlik”, hakikî ve bağımsız bir sahiplik değildir.

Bir ölçü birimidir.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle ene, Allah'ın sıfatlarını anlamaya yarayan bir çeşit “vâhid-i kıyasî”, yani kıyaslama ölçüsüdür.


3. “Ene” Allah'ı Tanımaya Nasıl Vesile Olur?

İnsan kendisinde küçük ölçüler görür.

Mesela:

“Ben biliyorum.”

Buradan hareket ederek:

Allah'ın ilmi bütün varlıkları kuşatır.

der.

İnsan:

“Ben görüyorum.”

der.

Buradan:

Allah her şeyi görür.

hakikatine geçer.

İnsan:

“Ben işitiyorum.”

der.

Sonra:

Allah bütün sesleri aynı anda işitir.

hakikatini anlamaya çalışır.

İnsan:

“Ben bu evi yönetiyorum.”

der.

Sonra kâinata bakarak:

Öyleyse bu muazzam kâinatın da bir Rabbi ve Hâkimi vardır.

der.

İnsan küçük bir dairenin sahibiymiş gibi kabul edilerek, bütün kâinatın gerçek sahibini tanımaya hazırlanmıştır.

Bu sebeple ene bir aynadır.

Aynanın ışığı kendisinden olmadığı gibi, insanın sahip olduğu güzellikler ve kabiliyetler de gerçekte kendisinden değildir.


4. Enenin İki Yüzü Vardır

Risale-i Nur'un dikkat çektiği en önemli noktalardan biri budur.

Ene iki şekilde kullanılabilir.

Birinci yol: Emanet olduğunu bilmek

İnsan şöyle der:

“Ben kendimin sahibi değilim. Bana verilenler Allah'ın emanetidir.”

Aklını Allah'ı tanımakta kullanır.

Kalbini Allah'ı sevmekte kullanır.

İradesini Allah'ın emirlerine yöneltir.

Malını helâl yolda kullanır.

Bedenini haramdan korur.

Ömrünü kullukta değerlendirir.

Bu durumda ene bir marifetullah anahtarı olur.

İnsan kendi küçücük ölçülerinden hareket ederek Allah'ın sonsuz isim ve sıfatlarını anlamaya çalışır.


5. İkinci Yol: Emaneti Mülk Zannetmek

İnsan eneyi yanlış kullanırsa şöyle düşünmeye başlar:

“Ben kendimin sahibiyim.”

“Hayat benim hayatım.”

“Beden benim bedenim.”

“Mal benim malım.”

“Başarı benim başarım.”

“İstediğim gibi yaşarım.”

İşte burada emanet anlayışı yerini sahte mülkiyet iddiasına bırakır.

Kur’ân'ın:

“Şüphesiz insan çok zalim, çok cahildir.”

ifadesinin hikmetlerinden biri burada anlaşılabilir.

İnsan kendisine verilen emaneti gerçek mülkü zannettiği zaman önce cehalete, ardından zulme düşebilir.

Çünkü gerçeği bilmemek cehalettir.

Allah'ın mülkünü kendisine nispet etmek ise büyük bir haksızlığa dönüşebilir.


6. Neden Gökler, Yer ve Dağlar Emaneti Yüklenmekten Çekindi?

Buradaki anlatımın mahiyetini Allah bilir. Müfessirler âyetin hakikî teklif, temsilî anlatım veya varlıkların yaratılış diliyle itaati gibi farklı yönleri üzerinde durmuşlardır. Bu sebeple âyetten ayrıntıları kesin biçimde belirlenmiş fizikî bir konuşma sahnesi çıkarmak doğru olmaz.

Âyetin açık mesajı ise son derece güçlüdür:

İnsana verilen sorumluluk olağanüstü büyüktür.

Kur’ân'ın gökleri, yeri ve dağları zikretmesi özellikle dikkat çekicidir.

Dağ denildiğinde insanın zihnine:

  • büyüklük,

  • sağlamlık,

  • ağırlık,

  • heybet

gelir.

Fakat bütün bu azametlerine rağmen onların yüklenmediği emanet insana verilmiştir.

Demek ki insan bedenen küçük olsa da manevî istidat bakımından çok büyük bir varlıktır.


7. İnsan Neden Bu Emaneti Yüklendi?

Çünkü insanın yaratılışı diğer varlıklardan farklıdır.

İnsana:

akıl, irade, vicdan, kalp, nefis, benlik şuuru, tercih kabiliyeti ve çok geniş istidatlar verilmiştir.

İnsan iyilik ile kötülük arasında tercih yapabilir.

İman edebilir veya inkâr edebilir.

Şükredebilir veya nankörlük edebilir.

İtaat edebilir veya isyan edebilir.

Kendisini Allah'ın kulu olarak görebilir veya kendi kendisinin sahibi olduğunu zannedebilir.

İşte imtihanın sırrı burada ortaya çıkar.


8. Emanetin Bir Boyutu da İradedir

İnsan tamamen mecbur bırakılmış bir varlık olsaydı imtihanın anlamı kalmazdı.

Allah insana sınırlı fakat gerçek bir tercih kabiliyeti vermiştir.

İnsan:

doğruyu veya yanlışı,

itaati veya isyanı,

şükrü veya nankörlüğü,

adaleti veya zulmü

tercih edebilir.

Bu sebeple emanetin önemli boyutlarından biri de irade ve sorumluluktur.

Fakat insanın iradesi Allah'ın iradesinden bağımsız değildir.

İnsan tercih eder; yaratmak Allah'a aittir.

Bu ölçü, kader ile insan sorumluluğunun birlikte anlaşılmasında önemlidir.


9. Emanet Sadece “Ene” midir?

Burada önemli bir ilmî ölçü koymak gerekir.

Ahzâb 72'de geçen emaneti sadece tek bir anlama indirgemek doğru değildir.

Tefsir geleneğinde emanet;

  • Allah'ın emir ve yasakları,

  • dinî sorumluluk,

  • farzlar,

  • kulluk,

  • akıl,

  • irade,

  • insanın yükümlülüğü

gibi geniş anlamlarda açıklanmıştır.

Risale-i Nur ise özellikle bu büyük emanetin anlaşılmasında “ene”nin merkezi rolünü ortaya koyar.

Dolayısıyla şöyle ifade etmek daha isabetlidir:

Emanet, insanın Allah'a karşı kulluk ve sorumluluğunu içine alan geniş bir hakikattir; “ene” ise bu emaneti taşımanın ve Allah'ı tanımanın insana verilmiş en önemli anahtarlarından biridir.


10. Emanetin Asıl Gayesi: Marifetullah

Risale-i Nur'a göre insanın yaratılışının en yüksek gayesi iman-ı billâh, insanlığın en yüksek makamı ise iman içindeki marifetullahtır.

Marifetullah, Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.

İşte ene bunun için verilmiştir.

İnsan kendi cüz'î ilminden Allah'ın sonsuz ilmine;

kendi sınırlı kudretinden Allah'ın sonsuz kudretine;

kendi küçük sahipliğinden Allah'ın mutlak malikiyetine;

kendi idaresinden Allah'ın rububiyetine intikal eder.

Ene doğru kullanıldığında insana:

“Sen Rab değilsin; Rabbin var.”

dersini verir.


11. “Benim” Demek Neden Tamamen Yanlış Değildir?

İnsan:

“Benim evim.”

“Benim param.”

“Benim bedenim.”

diyebilir.

Bu ifadeler günlük hayatta yanlış değildir.

Problem, bunları hakikî ve bağımsız mülkiyet anlamında kullanmaktır.

Doğru anlayış şudur:

“Bunlar kullanım ve sorumluluk bakımından benim; fakat hakikî mülkiyet bakımından Allah'ındır.”

Mesela insan bedeninin sahibiyim der.

Fakat kalbinin çalışmasını kendisi sağlamaz.

Hücrelerini kendisi yaratmaz.

Gözünü kendisi yapmamıştır.

Beynini kendisi kurmamıştır.

Hayatını kendisi başlatmamıştır.

Ölümünü de tamamen engelleyemez.

Öyleyse “benim bedenim” sözü aslında:

“Kullanılması bana emanet edilmiş beden”

anlamına gelmelidir.


12. Emanetin En Büyük İmtihanı: Benlik

İnsanın en büyük imtihanlarından biri şudur:

Emanetçi olduğunu unutup malik olduğunu zannetmek.

Firavunlaşmanın çekirdeğinde bu vardır.

Nemrutlaşmanın çekirdeğinde bu vardır.

Kibrin temelinde bu vardır.

Nankörlüğün temelinde bu vardır.

İnsan önce:

“Ben yaptım.”

der.

Sonra:

“Ben kazandım.”

der.

Daha sonra:

“Benim.”

der.

Sonunda Allah'ın ihsanını kendisine mal edebilir.

Kur’ân, Kārûn'un tavrını aktarırken onun:

“Bu servet bana ancak bendeki bir bilgi sayesinde verildi.”
(Kasas, 28/78)

dediğini bildirir.

Bu, enenin yanlış kullanılmasının çarpıcı örneklerinden biridir.


13. Enenin Doğru Kullanımı: “Ben Malik Değilim”

Risale-i Nur'un insana öğrettiği temel bakışlardan biri şudur:

“Ben kendime mâlik değilim.”

İnsan düşünmelidir:

Gözümü ben yapmadım.

Kalbimi ben yaratmadım.

Aklımı ben meydana getirmedim.

Dünyaya geleceğim zamanı ben seçmedim.

Anne ve babamı ben belirlemedim.

Ömrümün uzunluğunu ben tayin etmedim.

O halde bütün bunlar bana verilmiştir.

Verilmişse bir Veren vardır.

Nimet varsa bir Mün'im vardır.

Sanat varsa bir Sâni' vardır.

Terbiye varsa bir Rab vardır.

İşte ene insanı buraya ulaştırmalıdır.


14. Emanet ile Kulluk Arasındaki İlişki

Emanetin doğru karşılığı ubudiyettir.

İnsan:

Aklının şükrünü tefekkürle,

gözünün şükrünü helâle bakmakla,

dilinin şükrünü doğru ve güzel konuşmakla,

malının şükrünü zekât ve infakla,

bedeninin şükrünü ibadetle,

ömrünün şükrünü Allah'ın rızasına uygun yaşamakla

yerine getirir.

Böylece emanet sahibine karşı vazifesini yapmış olur.

Namaz bu açıdan son derece anlamlıdır.

Kul namazda adeta:

“Allah'ım, ben kendimin sahibi değilim. Senin kulunum.”

demektedir.

Secde ise enenin haddini bildiği en yüksek kulluk makamlarından biridir.


15. Peki “Kâlû Belâ” Nedir?

Kur’ân'da Ahzâb sûresindeki emanet âyetinden ayrı olarak A'râf sûresinde önemli bir ahit anlatılır:

“Rabbin Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini alıp onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ buyurdu. Onlar da: ‘Evet, şahit olduk.’ dediler...”
(A'râf, 7/172)

Buradaki:

“Elestü bi-Rabbikum?”

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”

sorusuna verilen:

“Belâ”

yani:

“Evet, Rabbimizsin.”

cevabından dolayı buna halk arasında “Kâlû Belâ” veya “Elest Bezmi” denilmektedir.


16. Kâlû Belâda Allah'a Ne Söz Verdik?

Âyetin doğrudan bildirdiği husus şudur:

İnsan, Allah'ın Rab oluşuna şahit tutulmuştur.

Dolayısıyla bunu:

“Allah bizim Rabbimizdir.”

hakikatinin insanın varlığına yerleştirilmesi olarak anlamak gerekir.

Buradan kulluk sorumluluğu doğar.

Eğer Allah Rabbimiz ise biz de O'nun kullarıyız.

Eğer O yaratmışsa hayatımız başıboş değildir.

Eğer O Malik ise nimetleri dilediğimiz şekilde değil, O'nun izin verdiği şekilde kullanmamız gerekir.

Bu sebeple Kâlû Belâ'nın özünü şöyle ifade edebiliriz:

“Sen bizim Rabbimizsin; biz Senin mahlûkun ve kulunuz.”

Ancak Kur’ân'da geçmeyen ayrıntıları “orada kesin olarak şöyle söz verdik” şeklinde çoğaltmamak gerekir. Âyetin açıkça bildirdiği ahit, Allah'ın rububiyetinin tasdik edilmesidir.


17. Kâlû Belâ ile Emanet Aynı Şey midir?

Tam olarak aynı şey olduklarını söylemek doğru değildir.

Çünkü bunlar Kur’ân'da iki ayrı âyette ve iki ayrı bağlamda anlatılmaktadır.

Fakat mana bakımından güçlü bir bağlantı vardır.

Kâlû Belâ:

“Allah benim Rabbimdir.”

hakikatini gösterir.

Emanet ise:

“Öyleyse Rabbimin bana verdiği akıl, irade, benlik ve sorumluluğu O'nun istediği şekilde kullanmalıyım.”

neticesine götürür.

Birincisi rububiyeti tanıma, ikincisi bu tanımanın doğurduğu sorumluluğu taşıma yönüyle düşünülebilir.


18. Kâlû Belâ'yı Neden Hatırlamıyoruz?

Bu konuda zaman zaman:

“Allah'a söz verdiysek neden bunu hatırlamıyoruz?”

sorusu sorulur.

Burada Kur’ân'ın dikkat çektiği şey yalnızca zihinsel bir hatıranın korunması değildir.

İnsanın yaratılışına Allah'ı tanımaya müsait bir fıtrat verilmiştir.

Kur’ân şöyle buyurur:

“Yüzünü hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir.”
(Rûm, 30/30)

İnsan vicdanında:

bir yaratıcı arayışı,

sonsuzluk arzusu,

dua ihtiyacı,

adalet beklentisi,

merhamet duygusu,

hakikat arayışı

taşır.

Risale-i Nur'un yaklaşımıyla insanın vicdanı ve fıtratı, onu Rabbine yönelten çok güçlü işaretler taşımaktadır.


19. Emanet – Fıtrat – Kâlû Belâ Arasındaki Bağ

Bu üç hakikat birlikte düşünüldüğünde güzel bir bütünlük ortaya çıkar:

Kâlû Belâ:
Allah'ın Rabbimiz oluşuna şahitlik.

Fıtrat:
Bu hakikati tanımaya uygun yaratılış.

Ene:
Allah'ın isim ve sıfatlarını anlamaya yarayan ölçü.

İrade:
İman ve kulluğu tercih edebilme kabiliyeti.

Emanet:
Bütün bu kabiliyetleri Allah'ın rızası doğrultusunda kullanma sorumluluğu.

Ubudiyet:
Emanetin hakkını vermek.

Marifetullah:
Allah'ı isim ve sıfatlarıyla daha derinden tanımak.

Muhabbetullah:
Tanıdığı Rabbini sevmek.

Ebedî saadet:
İmanın ve kulluğun ahiretteki neticesi.


20. “İnsan Çok Zalim ve Çok Cahildir” Ne Demektir?

Âyetin sonundaki ifade çok düşündürücüdür:

“Şüphesiz insan çok zalim, çok cahildir.”

Buradan, “İnsan emaneti kabul etmekle hata yaptı.” şeklinde basit bir sonuç çıkarılmamalıdır.

İnsan bu büyük kabiliyetleri doğru kullandığında çok yüksek derecelere çıkabilir.

Fakat aynı kabiliyetleri yanlış kullanabilecek bir yapıya da sahiptir.

Cehûl oluşu, hakikati bilmeden hareket etmesine;

zalûm oluşu ise emaneti yanlış kullanarak kendisine ve başkalarına haksızlık etmesine işaret eder.

Dolayısıyla insandaki büyük kabiliyet, beraberinde büyük bir tehlike de taşır.


21. İnsan Neden Bu Kadar Büyük Bir Riskle Yaratıldı?

Çünkü büyük yükselişler ancak gerçek tercihlerin bulunduğu bir imtihan ortamında ortaya çıkar.

İnsan iradesini doğru kullanırsa:

melekleri hayran bırakacak derecelere yükselebilir.

Yanlış kullanırsa:

hayvanlardan daha aşağı derecelere düşebilir.

Kur’ân:

“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık.”
(İsrâ, 17/70)

buyururken insanın yüksek kabiliyetini;

başka bir yerde:

“Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip salih amel işleyenler başka...”
(Tîn, 95/5-6)

buyurarak bu kabiliyetin yanlış kullanılmasının neticesini bildirir.


22. Emanetin Sırrını Bir Anahtar Örneğiyle Anlamak

Bir hükümdarın sarayındaki bütün odaları açabilecek çok özel bir anahtarı bir kişiye verdiğini düşünelim.

Hükümdar ona şöyle desin:

“Bu anahtarı sarayımı tanıman için kullan.”

Adam anahtarı doğru kullanırsa her kapı açıldıkça hükümdarın sanatını, servetini ve ihtişamını daha iyi tanır.

Fakat adam:

“Bu anahtar benim olduğuna göre saray da benimdir.”

derse büyük bir yanılgıya düşer.

İşte ene de buna benzer.

Allah insana:

“Ben biliyorum.”

“Ben istiyorum.”

“Ben sahibim.”

diyebileceği küçük ölçüler vermiştir.

Ama bunların gayesi:

“Her şey benimdir.”

demesi değildir.

Tam aksine:

“Benim küçücük ilmim varsa bütün kâinatı kuşatan sonsuz bir İlim vardır. Benim küçük kudretim varsa bütün kâinatı idare eden mutlak bir Kudret vardır. Ben küçük daireme sahipmiş gibi görünüyorsam bütün mülkün gerçek sahibi olan bir Mâlikü'l-Mülk vardır.”

demesidir.


23. Emanetin En Büyük Düşmanı: “Ben Kendime Yeterim” Düşüncesi

İnsan eneyi yanlış kullandığında bağımsızlık vehmine kapılabilir.

Kur’ân bunu şöyle bildirir:

“Gerçek şu ki insan kendisini kendine yeterli gördüğü için azar.”
(Alak, 96/6-7)

Bu çok önemli bir psikolojik ve imanî kanundur.

İnsan:

“Ben yeterim.”

demeye başladığında kulluk şuuru zayıflar.

Fakat:

“Ben Allah'ın kuluyum ve her şeyim O'nun ihsanıdır.”

dediğinde ene haddini bilir.

Böylece benlik, Allah ile insan arasına giren bir perde olmaktan çıkar; Allah'ı tanıtan bir pencereye dönüşür.


24. Günlük Hayatta Emanet Şuuru Nasıl Yaşanır?

Bu âyet sadece teorik bir iman meselesi değildir.

Hayatımızın tamamını ilgilendirir.

Beden emanettir

Öyleyse onu haramda kullanmamalıyız.

Göz emanettir

Haramdan korumalıyız.

Dil emanettir

Yalan, gıybet, iftira ve kırıcı sözlerden sakındırmalıyız.

Akıl emanettir

Hakikati araştırmakta ve faydalı işlerde kullanmalıyız.

Mal emanettir

Helâlden kazanıp helâle harcamalıyız.

Çocuklar emanettir

Onları sadece dünya hayatına değil, iman ve güzel ahlâka da hazırlamalıyız.

Makam emanettir

İnsanlara hükmetmenin değil, hizmet etmenin vasıtası olmalıdır.

İlim emanettir

Kibre değil, hakikate ve insanlara faydaya hizmet etmelidir.

Ömür emanettir

Çünkü geçen bir dakika bile geri getirilemez.


25. Ölüm Emanetin Geri Alınmasıdır

Emanet hakikati ölümün mahiyetini anlamaya da yardım eder.

İnsan dünyaya gelirken:

bedenini,

gözlerini,

aklını,

kalbini,

hayatını

kendisi getirmedi.

Bunların tamamı kendisine verildi.

Ölüm geldiğinde ise emanetler geri alınmaktadır.

Bu bakışla ölüm:

“Sahibinin mülkünü geri alması”

olarak görülür.

Mümin bu sebeple kendisini mutlak malik değil, emanetçi bilir.


26. Emanet Şuuru İnsanın Hayatını Nasıl Değiştirir?

Emanet şuuruna ulaşan insanın dünyaya bakışı değişir.

Başarı kazandığında:

“Ben yaptım.”

yerine:

“Allah imkân verdi, ben de irademle çalıştım.”

der.

Mal kazandığında:

“Tamamen benim.”

yerine:

“Allah'ın bana verdiği bir emanettir.”

der.

Güzelliğiyle gururlanmak yerine:

“Bu güzelliğin yaratıcısı Allah'tır.”

der.

İlim sahibi olduğunda:

“Ben herkesten üstünüm.”

yerine:

“Rabbim bana öğretti.”

der.

Musibet geldiğinde ise:

“Benim olan bir şey elimden alındı.”

yerine:

“Asıl sahibi Allah'tır.”

hakikatine sığınır.

İşte bu anlayış insanı hem kibirden hem de aşırı dünya bağlılığından kurtarabilir.


27. Emanetin Nihai Neticesi

İnsan dünyaya sadece yaşamak için gönderilmemiştir.

İnsan:

Rabbini tanımak,

O'na iman etmek,

nimetlerini fark etmek,

şükretmek,

iradesini doğru kullanmak,

emanetin hakkını vermek

ve nihayet Rabbine dönmek için yaratılmıştır.

Bediüzzaman'ın insan anlayışında insanın yükselişi şu çizgide okunabilir:

Ene → Marifetullah → İman → Ubudiyet → Muhabbetullah → Manevî kemal

Ene yanlış kullanılırsa ise ters bir çizgi ortaya çıkar:

Ene → Benlik → Gurur → Gaflet → Sahte mülkiyet → Nankörlük → Zulüm

Bu sebeple ene hem büyük bir anahtar hem de büyük bir imtihandır.


Sonuç: “Benim”den “Senindir”e Yolculuk

Ahzâb sûresinin 72. âyeti insanın kim olduğunu anlamamız açısından Kur’ân'ın en derin âyetlerinden biridir.

Göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği emanet insana verilmiştir.

Bu emanet; insanın akıl, irade, kulluk sorumluluğu, benlik şuuru ve Allah'ı tanımaya yarayan kabiliyetleriyle beraber taşıdığı büyük ilâhî sorumluluğu ifade eden geniş bir hakikattir.

Risale-i Nur bu hakikatin merkezindeki sırlardan birini “ene” üzerinden açıklar.

İnsana “ben” denilmiştir ki:

“Benim”de kalmasın, “O'nundur”a ulaşsın.

Kendindeki ilimle Allah'ın ilmini,

kendi küçük kudretiyle Allah'ın kudretini,

kendi küçük sahipliğiyle Allah'ın mutlak malikiyetini,

kendi idaresiyle Allah'ın rububiyetini

anlasın.

Kâlû Belâ hakikati de insana:

“Sen başıboş değilsin; senin bir Rabbin vardır.”

mesajını verir.

Emanet ise bunun hayattaki karşılığını öğretir:

“Öyleyse sana verilenleri Rabbinin rızasına uygun kullan.”

Bu bakımdan insanın dünya yolculuğu aslında bir emanet yolculuğudur.

İnsan dünyaya hiçbir şey getirmeden gelir.

Binlerce nimet kendisine emanet edilir.

Bir ömür boyunca bu emanetlerle imtihan edilir.

Sonra hepsini bırakarak Rabbine döner.

Geriye yalnızca emaneti nasıl kullandığı kalır.

Belki de emanet âyetinin insan hayatındaki en kısa özeti şudur:

Beden senin değildir; sana verilmiştir.
Akıl senin değildir; sana verilmiştir.
Mal senin değildir; sana verilmiştir.
Kabiliyetlerin senin değildir; sana verilmiştir.
Ömür senin değildir; sana verilmiştir.

Sana düşen, emanetleri sahiplenmek değil; sahibini tanımak ve onları O'nun rızası dairesinde kullanmaktır.

Ve insanın “ene” ile başlayan büyük iman yolculuğunun kemali şu idrake ulaşmaktır:

“Ben kendime mâlik değilim.
Ben bir kulum.
Bana verilenler emanettir.
Hakikî Mâlik Allah'tır.
Rabbim Allah'tır ve dönüşüm O'nadır.”

İşte emanetin hakkını vermek, en derin anlamıyla budur.

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar

Hurûf-ı Mukattaa
  • Salih Avcı
  • 23.08.2026
Hurûf-ı Mukattaa