- Salih Avcı
- 18.01.2025
Kur’ân-ı Kerîm ve siyer kaynakları yalnızca iman eden örnek şahsiyetleri değil, hakikate karşı direnen kimseleri de bize tanıtır. Bunun hikmetlerinden biri, insanın sadece güzel örneklerden değil, yanlış örneklerden de ders almasıdır.
Hz. Ebû Bekir’in sadakatinden, Hz. Ömer’in adaletinden, Hz. Hamza’nın cesaretinden ders aldığımız gibi; Ebû Cehil, Velîd b. Muğîre, Utbe b. Rebîa ve Ebû Leheb’in hayatlarından da kibir, taassup, makam sevgisi, menfaatperestlik, düşmanlık ve hakikat karşısında inadın ne kadar tehlikeli olduğunu öğrenebiliriz.
Bu makalede amaç, şahısları yalnızca tarihî birer figür olarak anlatmak değil; onların yanlışlarında görülen ahlâkî hastalıkları kendi hayatımız açısından değerlendirmektir.
Bu isimlerin tamamı Hz. Muhammed’i (s.a.v.) yakından tanıyordu.
Onun doğruluğunu, güvenilirliğini, hayat tarzını biliyorlardı.
Fakat peygamberlik geldikten sonra önemli bir kısmı onu kabul etmedi.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Gerçekte onlar seni yalanlamıyorlar; fakat zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.”
(En‘âm, 6/33)
Bir insan hakikati görebilir ama nefsine ağır geldiği için onu reddedebilir.
Bilmek başka, teslim olmak başkadır.
Ebû Cehil’in şahsında en belirgin özelliklerden biri kibirdir.
Kibir, insanın kendisini üstün görmesine ve karşısındaki doğruyu küçümsemesine sebep olabilir.
Kur’ân buyurur:
“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.”
(İsrâ, 17/37)
Hakikatin önündeki en kalın perdelerden biri, ‘Ben zaten biliyorum’ düşüncesidir.
Cahiliye toplumunda kabile çok önemliydi.
Kişinin değeri çoğu zaman soyu, ailesi ve kabilesiyle ölçülüyordu.
İslâm ise bunu reddetti:
“Allah katında en değerli olanınız, takvaca en üstün olanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Soy, aile, aşiret, millet veya çevre üstünlük sebebi değildir.
Gerçek üstünlük ahlâk ve takvadadır.
Velîd b. Muğîre Mekke’nin zengin ve itibarlı kimselerinden biriydi.
Kur’ân’da onun şahsıyla ilişkilendirilen ayetlerde büyük servet ve imkân sahibi bir kimsenin buna rağmen hakikate karşı çıkması anlatılır.
Müddessir sûresindeki şu ifadeler dikkat çekicidir:
“Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak. Ona bol bol mal verdim...”
(Müddessir, 74/11-12)
Servet bir nimet olduğu kadar imtihandır.
Para kalbi büyütmez; aksine kibri büyütebilir.
İnsan sahip oldukları arttıkça Allah’a daha çok yaklaşabilir.
Ama tam tersi de olabilir.
Servet, makam ve imkân bazı insanları şükre değil, gurura sürükler.
Nimet arttıkça sorumluluk da artar.
Velîd b. Muğîre’nin Kur’ân’ın söz gücünden etkilendiğine dair rivayetler vardır.
Fakat toplum baskısı, gurur ve menfaat onun teslimiyetini engelledi.
Duygusal etkilenme ile imanî teslimiyet aynı şey değildir.
Kur’ân’ı beğenmek başka, onun ölçülerine göre yaşamak başkadır.
Bir insan doğruyu kabul ettiğinde bazı dünyevi kayıplardan korkabilir:
makam,
ticaret,
çevre,
itibar,
güç.
Menfaat, vicdanın en büyük imtihanlarından biridir.
Siyer kaynaklarında Utbe b. Rebîa’nın Hz. Peygamber’e mal, makam ve liderlik gibi tekliflerle geldiği anlatılır.
Amaç, tebliğden vazgeçmesini sağlamaktı.
Hz. Peygamber bu teklifleri kabul etmedi.
Hakikat pazarlık konusu değildir.
Cahiliye zihniyeti çoğu şeyi para ve makam üzerinden çözmeye çalışıyordu.
Fakat Hz. Peygamber’in tebliği maddî çıkar için değildi.
Bir insanın ideali parayla değişiyorsa, o ideal yeterince sağlam değildir.
İnsan bazen yalnız tehdit edilmez; satın alınmaya da çalışılır.
Dünyevî çıkar, insanın inancından ve ahlâkından daha değerli hâle gelmemelidir.
Ebû Leheb, Hz. Peygamber’in öz amcasıydı.
Fakat aile bağı ona iman kazandırmadı.
Kur’ân’da onun hakkında Tebbet sûresi nazil oldu:
“Ebû Leheb’in elleri kurusun; kurudu da.”
(Tebbet, 111/1)
Bir peygambere yakın akraba olmak bile insanı kurtarmaz.
Ebû Leheb’in durumu çok açıktır.
Hz. Muhammed’e kan bağıyla yakın ama iman bakımından uzaktı.
Allah katında akrabalık değil, iman ve amel esastır.
İnsanın en yakınından gelen doğru bazen nefse daha ağır gelebilir.
Çünkü “Onu ben küçüklüğünden beri tanıyorum” düşüncesi kibri artırabilir.
Yakınlık, doğruyu küçümseme sebebi olmamalıdır.
Ebû Leheb, yeğenine destek olmak yerine ona karşı çıktı.
Aile fertleri birbirini iyilikte desteklemelidir.
Bir insana karşı aşırı öfke, onun yaptığı her şeyi yanlış görmeye sebep olabilir.
Adalet, sevdiğine de sevmediğine de hakkını vermektir.
İnsan bir fikri tartışmak yerine kişiye saldırmaya başladığında sağlıklı düşünemez.
Bir düşünceye karşı çıkarken hakaret etmek, haklılık delili değildir.
Mekke ileri gelenleri birbirlerinden etkileniyorlardı.
Birinin Müslüman olması kabile dengelerini değiştirebilirdi.
İnsan ‘El âlem ne der?’ korkusuyla hakikatten vazgeçmemelidir.
Kur’ân defalarca çoğunluğun hakikatin ölçüsü olmadığını hatırlatır.
Bir fikrin çok taraftarı olması, onun doğru olduğunu garanti etmez.
İlk Müslümanlarla alay edildi.
Hakikati delille çürütemeyenler bazen alaya başvurur.
Kur’ân insanları alay ve kötü lakaptan men eder:
“Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin.”
(Hucurât, 49/11)
Bir insanın şahsiyetine saldırmak, fikrini çürütmez.
Mekke döneminde köleler ve korumasız Müslümanlar ağır baskı gördü.
Bir insanın ahlâkı, kendinden güçsüze davranışında belli olur.
Ebû Cehil Mekke’de çok güçlüydü.
Fakat Bedir’de bütün bu güç sona erdi.
Dünya makamı geçici, ahiret hesabı kalıcıdır.
Kur’ân:
“Malım bana hiçbir fayda sağlamadı.”
(Hâkka, 69/28)
buyurur.
Servet insanı ölümden kurtarmaz.
İlk yanlış her zaman son değildir.
Ama insan yanlışını savunmaya başladığında mesele büyür.
Yanlıştan dönmek zayıflık değil, erdemdir.
İnsan kendi kararına aşırı bağlandığında delilleri görmez.
Kişi zaman zaman kendi düşüncesini de sorgulamalıdır.
Kur’ân:
“Onların kazandıkları, kalplerini paslandırmıştır.”
(Mutaffifîn, 83/14)
buyurur.
Günah tekrarlandıkça vicdanın hassasiyeti azalabilir.
Büyük manevi çöküş çoğu zaman küçük yanlışlarla başlar.
Küçük kibirler, zamanla büyük bir karakter hastalığına dönüşebilir.
Bir insan yöneticiliğini veya statüsünü kaybetmemek için doğruyu reddedebilir.
Makam için vicdan satılmamalıdır.
Bazı insanlar Allah’ın rızasından çok toplumun takdirini düşünür.
İnsanların alkışı geçici, Allah’ın rızası kalıcıdır.
Bir sözü sevmediğimiz biri söylüyor olabilir.
Doğruyu düşmanından bile gelse kabul etmek büyük bir ahlâktır.
Ebû Cehil’in oğlu İkrime daha sonra Müslüman oldu.
İnsan ailesinden gördüğü yanlışları sürdürmek zorunda değildir.
İkrime ve başka birçok sahâbî başlangıçta İslâm’a karşıydı.
Sonra iman ettiler.
İnsan ne kadar hata etmiş olursa olsun dönüş kapısı açıktır.
Hz. Ömer de başlangıçta İslâm’a karşıydı.
Daha sonra İslâm’ın en büyük şahsiyetlerinden biri oldu.
İnsan değişebilir.
İkisi de güçlü karakterlerdi.
Ama biri hakikat karşısında teslim oldu, diğeri inatta devam etti.
İnsanı yücelten güçlü olmak değil, gücünü hakka teslim etmektir.
Kur’ân dinleyenlerin hepsi iman etmedi.
İlâhî mesajı duymak yetmez; düşünmek ve yaşamak gerekir.
Gerçek ilim kibir doğurmaz.
Kur’ân:
“Allah’a karşı kulları içinde ancak âlimler derin saygı duyarlar.”
(Fâtır, 35/28)
buyurur.
Bilginin meyvesi tevazudur.
Bir insan ticarette başarılı olabilir, toplumda tanınabilir ve çok güçlü olabilir.
Ama Allah katındaki değeri bambaşkadır.
Kariyer ile karakter aynı şey değildir.
Bedir, Mekke’de zulüm gören Müslümanlar için önemli bir dönüm noktası oldu.
Haksız güç sonsuza kadar sürmez.
Ebû Cehil’i, Ebû Leheb’i veya Velîd’i kınamak kolaydır.
Asıl mesele onların hastalıklarından bizde de küçük paylar olup olmadığını araştırmaktır.
Kendimize sormalıyız:
“Ben kibirli miyim?”
“Yanlışımı kabul edebiliyor muyum?”
“Menfaat uğruna haksızlığa susuyor muyum?”
“Sevmediğim birinden gelen doğruyu reddediyor muyum?”
Bu dört kişinin hayatından çıkan ortak ders budur.
İnsan hakikati kendi gururunun, makamının ve menfaatinin önüne koymalıdır.
Risale-i Nur’da enâniyet, nefis ve kibir insanın hakikati anlamasının önündeki önemli perdeler arasında değerlendirilir.
İnsan kendi benliğini merkeze koyduğunda:
“Ben biliyorum.”
“Ben üstünüm.”
“Benim dediğim doğru.”
“Benim makamım daha yüksek.”
demeye başlayabilir.
Bu düşünce büyüdükçe insan hakikati kendisine göre ölçmeye başlar.
Oysa iman insana şu şuuru öğretir:
Ben hakikatin sahibi değilim; hakikate tâbi olmakla yükümlüyüm.
Bu bakımdan Ebû Cehil ve benzerlerinin hayatı, enâniyetin aşırı büyümesinin insanı nerelere götürebileceğine dair tarihî birer ibret levhasıdır.
Ebû Cehil’de öne çıkan hastalık:
Kibir ve inat.
Velîd b. Muğîre’de öne çıkan hastalık:
Servet, itibar ve gurur.
Utbe b. Rebîa’da görülen yaklaşım:
Hakikati dünya menfaatiyle susturmaya çalışma.
Ebû Leheb’de öne çıkan hastalık:
Akrabalığa rağmen düşmanlık ve öfke.
Bunların ortak noktası ise şudur:
Nefsin arzusu, hakikatin önüne geçirilmiştir.
Bu kıssaları yalnız Mekke tarihine ait görmek yanlış olur.
Bugün de insan:
makamını kaybetmemek için susabilir,
parası için yanlış yapabilir,
grubunu savunmak için haksızlığı örtebilir,
sevmediği kişiden gelen doğruyu reddedebilir,
sosyal medyada karşısındakini aşağılayabilir,
zayıf insanlara kaba davranabilir.
Bu sebeple bu tarihî şahsiyetler birer ayna gibi okunmalıdır.
Amaç:
“Onlar ne kötü insanlardı”
demek değil;
“Onları bu sona götüren özelliklerden bende bir pay var mı?”
diye düşünmektir.
Ebû Cehil, Velîd b. Muğîre, Utbe b. Rebîa ve Ebû Leheb’in hayatları bize çok önemli bir hakikati öğretir:
İnsanın en büyük düşmanı bazen dışarıda değil, kendi nefsindedir.
Kibir aklı körleştirebilir.
Menfaat vicdanı susturabilir.
Makam sevgisi hakikati örtebilir.
Grup taassubu adaleti bozabilir.
Öfke merhameti yok edebilir.
Fakat tevazu, tövbe ve hakka teslimiyet insanın hayatını tamamen değiştirebilir.
Bu yüzden müminin duası şu olmalıdır:
“Allah’ım, hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et; bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan uzaklaşmayı nasip et.”
İslâm tarihinin bize öğrettiği en önemli ölçülerden biri şudur:
İnsanı büyük yapan serveti değil sadakati,
makamı değil takvası,
soyu değil ahlâkı,
gücü değil adaleti,
şöhreti değil Allah katındaki hâlidir.
Allah’ım!
Kalplerimizi kibirden, hasetten, taassuptan, makam sevgisinden ve inattan koru.
Bize yanlışımızı gördüğümüzde dönmeyi, hakikati kimden gelirse gelsin kabul etmeyi, güçsüzlere merhametle davranmayı nasip et.
Malı, makamı ve insanların övgüsünü Senin rızanın önüne geçirenlerden eyleme.
Kur’ân’ın hakikatlerini anlayan, yaşayan ve güzel ahlâkla temsil eden kullarından eyle.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.