- Salih Avcı
- 18.01.2025
İslâm tarihinin en dikkat çekici şahsiyetlerinden biri, Hz. Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm) amcası Ebû Tâlib b. Abdülmuttalib’dir.
Ebû Tâlib’in hayatı son derece düşündürücüdür. Çünkü o, Resûlullah’ı (a.s.m.) çocukluğundan itibaren himaye etmiş, Mekke müşriklerinin baskıları karşısında yeğenini korumuş ve Kureyş’in bütün tehditlerine rağmen onu düşmanlarına teslim etmemiştir.
Bununla beraber Ebû Tâlib’in iman edip etmediği meselesi İslâm tarihinde tartışılmıştır. Sünnî hadis ve tefsir geleneğinin hâkim görüşü, onun İslâm’ı açıkça kabul etmeden vefat ettiği yönündedir. Şiî gelenekte ise Ebû Tâlib’in iman ettiği kabul edilir. Bu sebeple onun hayatını anlatırken tarihî yardım ve fedakârlıkları ile ahiret hükmü meselesini birbirine karıştırmamak gerekir.
Ebû Tâlib’in hayatı bize çok önemli bir hakikati düşündürür:
Bir insan hakikate yakın olabilir, hakikati savunabilir, hakikat yolcusunu koruyabilir; fakat asıl mesele hakikati bizzat kabul edip ona teslim olabilmektir.
Ebû Tâlib, Abdülmuttalib’in oğullarından ve Hz. Muhammed’in (a.s.m.) amcalarından biridir. Asıl adının Abdümenâf olduğu meşhur kaynaklarda zikredilir.
Hz. Peygamber’in babası Abdullah, onun dünyaya gelmesinden önce vefat etmişti. Annesi Âmine validemiz de Peygamberimiz yaklaşık altı yaşındayken vefat etti.
Bundan sonra dedesi Abdülmuttalib onun bakımını üstlendi.
Abdülmuttalib’in vefatından sonra ise Hz. Muhammed’in (a.s.m.) himayesi amcası Ebû Tâlib’e geçti.
Böylece Ebû Tâlib, tarihin en büyük vazifelerinden birini farkında olarak veya olmayarak üstlenmiş oldu:
Âlemlere rahmet olarak gönderilecek olan Peygamber’i gençlik yıllarında korumak.
Bazen Allah’ın kader planında bir insan, yaptığı işin gelecekte ne kadar büyük sonuçlar doğuracağını bilemez.
Bugün küçük gördüğümüz bir iyilik, yıllar sonra çok büyük neticelere vesile olabilir.
Bu sebeple:
Hiçbir iyiliği küçük görmemek gerekir.
Ebû Tâlib’in maddî durumu çok güçlü değildi. Buna rağmen yeğenini kendi çocuklarından ayırmadığı, ona sevgi ve şefkat gösterdiği siyer kaynaklarında anlatılır.
Bu davranışın ayrıca düşünülmesi gerekir.
Hz. Muhammed (a.s.m.) o günlerde henüz peygamberliğini ilan etmiş değildi.
Ebû Tâlib gelecekte onun bütün Arabistan’ı ve ardından insanlık tarihini etkileyecek bir peygamber olacağını bilmiyordu.
O sadece yetim kalmış yeğenine sahip çıkıyordu.
Fakat yaptığı iyiliğin tarihî sonucu çok büyük oldu.
Bir yetime yapılan iyilik sadece bir çocuğa yardım değildir.
Bazen:
bir âlime,
bir öğretmene,
bir doktora,
bir anne veya babaya,
bir hayır insanına
yapılmış geleceğe yönelik bir yatırım olabilir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Öyleyse sakın yetimi ezme.”
(Duha, 93/9)
Peygamber Efendimiz de (a.s.m.) yetimi himaye eden kimsenin cennette kendisine yakın olacağını bildirmiştir.
Ebû Tâlib’in hayatının ilk büyük dersi şudur:
Bir çocuğa yapılan merhametin gelecekte nasıl bir netice vereceğini bilemeyiz.
Ebû Tâlib sadece Hz. Muhammed’i (a.s.m.) evinde barındırmadı.
Onun:
güvenliğini sağladı,
ailesinin bir ferdi gibi kabul etti,
toplum içinde arkasında durdu,
yetişme döneminde himaye sağladı.
Bu durum özellikle kabile düzeninin hâkim olduğu Mekke toplumunda son derece önemliydi.
Çünkü o dönemde kişinin kabilesinin ve ailesinin koruması, hayat güvenliğinin temel unsurlarından biriydi.
Allah bazen büyük vazifeler yapacak insanların önüne onları koruyacak insanlar çıkarır.
Hz. Musa’nın Firavun sarayında korunması gibi, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatında da farklı dönemlerde farklı koruma vesileleri görülür.
Ancak bütün sebeplerin arkasında asıl koruyucu Allah’tır.
Kur’ân’da:
“Allah seni insanlardan koruyacaktır.”
(Mâide, 5/67)
buyurulur.
Sebepler görevlerini yapar; fakat neticeyi yaratan Allah’tır.
Hz. Muhammed’e (a.s.m.) yaklaşık kırk yaşında peygamberlik vazifesi verildi.
Resûlullah insanları:
“Lâ ilâhe illallah”
hakikatine davet etmeye başladı.
Bu davet Mekke’nin sosyal ve dinî düzenini derinden sarstı.
Kureyş ileri gelenleri özellikle putlara yapılan eleştirilerden rahatsız oldular.
Bir süre sonra baskıların önemli hedeflerinden biri Ebû Tâlib oldu.
Çünkü kabile düzeni içerisinde Peygamberimize doğrudan saldırmanın önündeki en önemli engellerden biri onun himayesiydi.
Kureyş ileri gelenleri Ebû Tâlib’e giderek yeğeninin davetini durdurmasını istediler.
Mesele giderek ağırlaşınca Ebû Tâlib, Resûlullah ile konuştu.
Siyer kaynaklarında bu hadiseyle bağlantılı olarak Peygamberimizin kararlılığını ifade eden meşhur söz aktarılır:
“Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem.”
Rivayetin lafız ve isnadı hakkında hadis usulü açısından değerlendirmeler bulunmakla birlikte, siyer literatüründe Resûlullah’ın tebliğdeki kararlılığını anlatan meşhur bir rivayettir.
Ebû Tâlib yeğeninin kararlılığını görünce onu terk etmedi.
Hak yolunda bulunan insan bazen:
yalnız kalabilir,
tehdit edilebilir,
maddî imkânlarını kaybedebilir,
toplumun baskısıyla karşılaşabilir.
Fakat hakikat, insanların kabulüne göre hakikat olmaz.
Hakikat çoğunluğa göre değil, doğruluğuna göre değerlendirilir.
Kureyş’in baskıları giderek arttı.
Fakat Ebû Tâlib:
“Yeğenimi size teslim ediyorum.”
demedi.
Bu son derece önemliydi.
Çünkü Ebû Tâlib kabilesinin önde gelenlerinden biriydi ve onun himayesi Resûlullah’ın Mekke’deki tebliğinin devamında önemli bir toplumsal güvence oluşturuyordu.
Burada kader açısından dikkat çekici bir durum vardır.
Allah, henüz Müslüman olmayan veya imanı konusunda ihtilaf bulunan bir insanı bile İslâm’ın Peygamberini korumaya vesile kılabilmektedir.
Allah’ın yardımı bazen hiç beklenmeyen yerlerden gelir.
Kur’ân’ın ifadesiyle Allah:
“Onu hesaba katmadığı yerden rızıklandırır.”
(Talâk, 65/3)
İnsan sadece kendi hesaplarına güvenmemelidir.
Allah’ın rahmet ve kudret dairesi bizim tahminlerimizden çok daha geniştir.
Ebû Tâlib’in en belirgin özelliklerinden biri akrabalık bağlarına verdiği önemdi.
Yeğenini tehlikeye karşı koruması bunun açık göstergesidir.
Buradan sıla-i rahim konusunda önemli ders çıkarabiliriz.
İslâm dini akrabalık bağlarını korumaya büyük önem verir.
Ancak Ebû Tâlib’in hayatı aynı zamanda şunu da öğretir:
Akrabalık sevgisi çok değerlidir; fakat iman kardeşliği ve Allah’a teslimiyet bundan daha ileri bir mertebedir.
Bir insan Peygamber’i akrabası olduğu için sevebilir.
Fakat mümin:
Onu Allah’ın Resûlü olduğu için sever ve ona tâbi olur.
Aradaki fark çok büyüktür.
Mekke müşrikleri Resûlullah’ın davetini durduramayınca Hâşimoğullarına ağır bir sosyal ve ekonomik boykot uyguladılar.
Hz. Peygamber’in mensup olduğu aile ve onları destekleyenler Şi‘b-i Ebî Tâlib olarak bilinen bölgede büyük sıkıntılar yaşadılar.
Boykot yıllarında:
ticaret zorlaştırıldı,
evlilik ilişkileri engellendi,
sosyal ilişkiler kesildi,
ekonomik baskı uygulandı.
Ebû Tâlib bütün bu baskılara rağmen yeğenini korumaya devam etti.
Gerçek sadakat rahat zamanda değil, zor zamanda ortaya çıkar.
Bir insanın yanında herkes başarı döneminde bulunabilir.
Fakat:
fakirleştiğinde,
yalnız kaldığında,
toplum tarafından dışlandığında,
baskı gördüğünde
yanında durmak gerçek vefadır.
Ebû Tâlib’in hayatından alınabilecek önemli derslerden biri:
Vefa bedel ödemeyi gerektirir.
Siyer kaynaklarında Ebû Tâlib’in özellikle boykot döneminde Resûlullah’ın güvenliği konusunda dikkatli davrandığı anlatılır.
Bu bize tevekkül ile tedbir arasındaki ilişkiyi hatırlatır.
İslâm’da tevekkül:
“Hiçbir şey yapmadan sonucu Allah’tan beklemek”
değildir.
Doğru anlayış:
Tedbiri almak, vazifeyi yapmak ve sonucu Allah’a bırakmaktır.
Peygamberimizin hicret sırasında:
yol rehberi kullanması,
farklı güzergâh takip etmesi,
Sevr Mağarası’na çekilmesi
de aynı prensibin örneklerindendir.
Demek ki:
Tedbir tevekküle aykırı değildir; tedbiri neticenin gerçek yaratıcısı zannetmek yanlıştır.
Ebû Tâlib, hicretten yaklaşık üç yıl önce, peygamberliğin Mekke döneminin sonlarına doğru vefat etti.
Onun vefatı Hz. Peygamber açısından çok ağır bir kayıptı.
Çünkü Resûlullah kısa süre içerisinde iki önemli destekçisini kaybetti:
Hz. Hatice validemiz ve Ebû Tâlib.
Bu sebeple bu dönem siyer literatüründe Hüzün Yılı olarak anılmıştır.
Hz. Hatice ev içerisindeki en büyük desteklerden biriydi.
Ebû Tâlib ise toplum karşısında önemli bir himaye sağlıyordu.
İkisinin kaybı Resûlullah’ın dünyevî sebepler bakımından daha yalnız kalmasına yol açtı.
Bu konu hassasiyetle ele alınmalıdır.
Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim’de yer alan rivayetlere göre Ebû Tâlib ölüm döşeğindeyken Resûlullah ona kelime-i tevhidi söylemesini teklif etmiş; fakat yanında bulunan müşriklerin baskısı altında atalarının dini üzere kaldığını ifade ederek vefat etmiştir.
Ehl-i sünnet âlimlerinin büyük çoğunluğu bu rivayetleri esas alarak Ebû Tâlib’in iman etmeden öldüğü kanaatindedir.
Kur’ân’daki:
“Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.”
(Kasas, 28/56)
ayetinin nüzul sebebi olarak da birçok tefsirde Ebû Tâlib hadisesi zikredilir.
Bununla beraber Şiî âlimleri ve bazı farklı değerlendirmeler Ebû Tâlib’in iman etmiş olduğunu savunmuştur.
Bu nedenle tarihî ihtilafı yok saymadan konuşmak daha ilmîdir.
Ebû Tâlib hadisesinden çıkarılabilecek en büyük derslerden biri budur.
Hz. Muhammed (a.s.m.) insanlığın en büyük mürşidi ve tebliğcisidir.
Fakat Kur’ân ona bile:
“Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin.”
buyurmaktadır.
Buradaki hidayet, kalpte imanı yaratma anlamındaki hidayettir.
Peygamber:
anlatır,
tebliğ eder,
nasihat eder,
örnek olur.
Fakat kalpte imanı yaratan Allah’tır.
Bir anne çocuğunun namaz kılmasını isteyebilir.
Bir baba evladının imanlı yaşamasını arzu edebilir.
Bir insan arkadaşının doğru yolu bulmasını isteyebilir.
Vazifemiz:
Güzel anlatmak, dua etmek ve güzel örnek olmaktır.
Kalpleri zorlamak bizim vazifemiz değildir.
Ebû Tâlib’in hayatındaki en düşündürücü noktalardan biri budur.
Peygamberimizi sevmesi, koruması ve ona bağlılığı tarihî rivayetlerde açık şekilde görülür.
Fakat Ehl-i sünnetin hâkim değerlendirmesine göre bu sevgi iman derecesine ulaşmamıştır.
Bu bize önemli bir ölçü öğretir:
Peygamber sevgisi sadece duygusal bir bağlılık değildir.
Gerçek sevgi:
iman + teslimiyet + ittiba
ile tamamlanır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”
(Âl-i İmrân, 3/31)
Demek ki sevginin en güçlü delili ittibadır, yani Peygamber’in yolundan gitmektir.
Ebû Tâlib’in son anlarıyla ilgili rivayetler bize çok önemli bir psikolojik ve toplumsal ders verir.
İnsan bazen gerçeği görse bile:
“İnsanlar ne der?”
“Ailem ne düşünür?”
“Çevrem beni dışlar mı?”
“Atalarımız böyle yapmadı.”
“Toplum beni kabul eder mi?”
düşünceleriyle kararını değiştirebilir.
Kur’ân birçok yerde ataları körü körüne taklit etme anlayışını eleştirir.
Hakikat karşısında en tehlikeli cümlelerden biri:
“Biz eskiden beri böyle yapıyoruz.”
sözüdür.
Çünkü eski olması bir düşünceyi doğru yapmaz.
Doğruluk:
delil, hakikat ve vahyin ölçüsüyle değerlendirilmelidir.
Ebû Tâlib, Allah Resûlü’nün amcasıydı.
Fakat İslâm’ın temel ölçüsüne göre soy yakınlığı tek başına kurtuluş sebebi değildir.
Aynı hakikati başka kıssalarda da görürüz.
Hz. Nuh’un oğlunun durumu bunun çarpıcı örneklerinden biridir.
Kur’ân:
“Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
buyurur.
Demek ki Allah katındaki gerçek değer:
soy,
makam,
servet,
aile,
milliyet
ile değil;
iman ve takva ile ölçülür.
Risale-i Nur’un genel iman ve hidayet anlayışı açısından Ebû Tâlib hadisesi çok önemli bir hakikati düşündürür:
İman yalnızca zihinsel bir bilgi değildir.
İnsan Allah’ın varlığını aklen kabul etmekten veya Peygamber’in doğruluğunu takdir etmekten daha ileriye geçerek kalben tasdik ve teslimiyet göstermelidir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde iman, insanın bütün kâinata bakışını değiştiren bir nur olarak ele alınır.
Bu açıdan mesele yalnızca:
“Peygamber doğru söylüyor.”
demek değildir.
Asıl mesele:
“O Allah’ın Resûlüdür ve ben onun getirdiği hakikate teslim oluyorum.”
diyebilmektir.
Bilmek ile inanmak, takdir etmek ile teslim olmak arasında büyük fark vardır.
Yetimi korumak büyük bir hayırdır.
Bir çocuğa yapılan iyiliğin gelecekteki neticesini bilemeyiz.
Akrabalık bağları korunmalıdır.
Zor zamanda aile fertlerine sahip çıkmak gerçek vefadır.
İyilik küçümsenmemelidir.
Küçük görünen bir yardım büyük sonuçlara vesile olabilir.
Mazlumu korumak insanî bir fazilettir.
Sadakat zor zamanda belli olur.
Toplum baskısı hakikatin ölçüsü değildir.
Ataların yolu sorgulanmadan kutsallaştırılmamalıdır.
Hidayetin gerçek sahibi Allah’tır.
Tebliğde zorlamak değil, güzel anlatmak esastır.
Tedbir almak tevekküle aykırı değildir.
Allah yardımını beklenmedik insanlardan gönderebilir.
Peygamber sevgisi ittiba ile tamamlanır.
Soy yakınlığı tek başına kurtuluş sağlamaz.
İman şahsî bir tercihtir.
Hakikat uğruna bedel ödemek gerekebilir.
Vefa sadece sözle değil davranışla gösterilir.
İnsanların kanaati Allah’ın hükmünün önüne geçirilmemelidir.
Fırsat varken hakikat kabul edilmelidir.
Son nefes gelmeden iman ve amel konusunda gevşek davranılmamalıdır.
Bir insanın iyiliklerini inkâr etmeden itikadî meseleleri ayrı değerlendirmek gerekir.
Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’nin vefatıyla Resûlullah iki önemli dünyevî desteğini kaybetti.
Fakat İslâm durmadı.
Ardından:
Tâif süreci,
Akabe görüşmeleri,
Medine’ye hicret,
İslâm toplumunun kuruluşu
gibi yeni kapılar açıldı.
Burada muazzam bir tevekkül dersi vardır:
Bir kapı kapanınca Allah’ın rahmet hazinesi kapanmış olmaz.
İnsan bazen:
“Bu kişi olmazsa yapamam.”
“Bu iş biterse mahvolurum.”
“Bu imkân giderse her şey biter.”
diye düşünebilir.
Fakat mümin bilir:
Sebepler değişir; Allah’ın kudreti değişmez.
Ebû Tâlib gider, fakat Allah’ın himayesi devam eder.
Hz. Hatice vefat eder, fakat İslâm’ın inkişafı devam eder.
Mekke daralır, Medine açılır.
İşte tevekkülün en güzel derslerinden biri budur.
Ebû Tâlib’in hayatı günümüz insanına şu soruyu sordurmalıdır:
“Ben hakikate ne kadar yakınım ve hakikate ne kadar teslimim?”
Bir insan:
Kur’ân’ı güzel bulabilir.
Peygamberimizi sevebilir.
İslâm ahlâkını takdir edebilir.
Dini değerlere saygı gösterebilir.
Fakat asıl soru şudur:
Hayatını bu hakikatlere göre düzenliyor mu?
Namaz söz konusu olduğunda?
Helâl-haram söz konusu olduğunda?
Kul hakkı söz konusu olduğunda?
Ticaret söz konusu olduğunda?
Aile hayatı söz konusu olduğunda?
Affetmek gerektiğinde?
Nefsinin hoşuna gitmeyen bir emirle karşılaştığında?
Gerçek teslimiyet burada ortaya çıkar.
Ebû Tâlib’in hayatından çıkarılabilecek en sarsıcı ders belki de şudur:
Hakikate yakın olmak ile hakikatin içinde olmak aynı şey değildir.
Kâbe’nin yanında yaşamak insanı otomatik olarak mümin yapmaz.
Peygamber’in akrabası olmak tek başına kurtuluş sağlamaz.
Peygamber’i korumak ile ona iman etmek aynı şey değildir.
İslâm’ı takdir etmek ile İslâm’a teslim olmak aynı şey değildir.
Kur’ân’ı evde bulundurmak ile Kur’ân’ın gösterdiği istikamette yaşamak aynı şey değildir.
Bu yüzden mümin her gün kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben bildiğim hakikatleri ne kadar yaşıyorum?”
Ebû Tâlib, İslâm tarihinin hem vefa ve himaye yönüyle takdir edilen hem de iman meselesi bakımından üzerinde çokça düşünülen şahsiyetlerinden biridir.
Hz. Muhammed’i (a.s.m.) çocukluğundan itibaren himaye etmiş, peygamberlik geldikten sonra Kureyş’in baskılarına karşı onu korumuş ve ağır boykot yıllarında yeğenini yalnız bırakmamıştır.
Bununla beraber Ehl-i sünnetin sahih hadisleri esas alan hâkim görüşüne göre İslâm’ı açıkça kabul etmeden vefat etmiştir. Şiî gelenekte ise onun iman ettiği kabul edildiğinden, bu konuda farklı tarihî ve itikadî değerlendirmelerin bulunduğunu belirtmek ilmî hassasiyetin gereğidir.
Onun hayatından çıkarılabilecek en önemli derslerden biri şudur:
Hakikati tanımak başka, hakikate teslim olmak başkadır.
İnsan iyilik yapmalı, mazlumu korumalı, akrabalarına vefalı olmalı ve hakikatin yanında durmalıdır. Fakat bütün bunların zirvesi Allah’a iman ve Resûlüne teslimiyettir.
Ebû Tâlib’in hayatı bize ayrıca şunu öğretir:
İnsanlara hidayeti zorla veremeyiz. Bizim vazifemiz hakikati güzel bir şekilde anlatmak, yaşayarak örnek olmak ve dua etmektir. Hidayeti kalplerde yaratan ise Allah’tır.
Ve son olarak:
Sebepler gider, insanlar vefat eder, imkânlar tükenebilir; fakat Allah’ın rahmeti, kudreti ve yardımı tükenmez.
“Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.”
(Kasas, 28/56)
Bu ayet, Ebû Tâlib’in hayatından alınabilecek en büyük derslerden birini özetlemektedir:
Vazifemiz tebliğdir; hidayet Allah’tandır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.