- Salih Avcı
- 18.01.2025
Ebû Leheb, Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amcası olduğu hâlde İslâm’ın en açık muhaliflerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Onun hayatı, insana çok çarpıcı bir gerçeği öğretir:
Hakikate fizikî olarak yakın olmak, hakikate kalben yakın olmak anlamına gelmez.
Bir insan peygamber ailesinden olabilir, büyük bir çevreye sahip olabilir, servet ve itibar sahibi olabilir; fakat iman, ahlâk ve teslimiyet bulunmadığında bunların hiçbiri insanı Allah katında yüceltmez.
Ebû Leheb’in asıl adı Abdüluzzâ b. Abdülmuttalib idi. “Ebû Leheb” künyesiyle tanınmıştı. Hz. Peygamber’in babası Abdullah’ın kardeşiydi.
Kur’ân’da adı açık biçimde zikredilen İslâm karşıtlarından biri olması bakımından da dikkat çekicidir.
Tebbet sûresi onun tavrını ibret levhası hâline getirmiştir:
“Ebû Leheb’in elleri kurusun; kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.”
(Tebbet, 111/1-2)
Ebû Leheb, Hz. Peygamber’in amcasıydı.
Bu kadar yakın bir akrabalık bile iman etmediği sürece ona fayda sağlamadı.
İnsan Allah katındaki değerini ailesinden değil, iman ve amelinden kazanır.
Bu sebeple:
“Ben dindar bir aileden geliyorum.”
“Babam çok iyi insandı.”
“Dedem âlimdi.”
gibi ifadeler kişisel kulluğun yerine geçemez.
Ebû Leheb, Hz. Peygamber’i çocukluğundan beri tanıyordu.
Fakat bazen insan çok yakından tanıdığı kişide ortaya çıkan büyük bir değeri kabullenmekte zorlanabilir.
Yakın olduğumuz insanların faziletlerini küçümsememeliyiz.
Kibir bazen şöyle der:
“Ben onu çocukluğundan beri tanıyorum; benden üstün olamaz.”
Bu düşünce hakikate perde olabilir.
Ebû Leheb’in tavrında aile gururu, toplumsal konum ve geleneksel düzen önemliydi.
Fakat hakikat şahsa göre değişmez.
Bir sözü değerlendirirken:
“Bunu kim söyledi?”
sorusundan önce:
“Bu doğru mu?”
diye sormalıyız.
Hz. Peygamber yakın akrabalarını açıkça uyarmaya başladığında Ebû Leheb’in sert biçimde karşı çıktığı sahih rivayetlerde aktarılır.
Bunun üzerine Tebbet sûresinin nazil olduğu bildirilir.
İnsan hakikati dinlemeden öfkeyle reddederse kendisini büyük bir hayırdan mahrum bırakabilir.
İnsan öfkelendiğinde çoğu zaman delilleri değil, duygularını takip eder.
Öfke anında verilen büyük kararlar tehlikelidir.
Mümin önce sakinleşmeli, sonra hüküm vermelidir.
Aile bağlılığı güzel bir değerdir.
Fakat aile gururu, insanı haksızlığı savunmaya götürüyorsa artık fazilet olmaktan çıkar.
Ailemizi sevmeliyiz fakat hakikati ailemizin de üzerinde tutmalıyız.
Tebbet sûresinin en önemli mesajlarından biri budur:
“Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.”
Servet insanın gerçek değerinin ölçüsü değildir.
İnsan milyonlara sahip olabilir fakat kalbini kaybetmiş olabilir.
Dünyada başarılı olmak, ahirette başarılı olmak anlamına gelmez.
İnsan yalnız:
“Ne kadar kazandım?”
diye değil,
“Kazandığımı nerede kullandım?”
diye de düşünmelidir.
Malın kendisi kötü değildir.
Kur’ân serveti yasaklamaz; fakat servetin yanlış kullanılmasını eleştirir.
Nimet arttıkça şükür ve sorumluluk da artar.
Bir kişiden nefret edildiğinde onun her sözü yanlış görülmeye başlanabilir.
Kur’ân ise mümine adaleti emreder.
Sevmediğimiz birisine karşı bile adil olmak zorundayız.
Ebû Leheb Hz. Peygamber’e karşı çıktı.
Fakat onun karşı çıkışı İslâm’ın yayılmasını durduramadı.
Bir insanın hakikate düşman olması hakikati ortadan kaldırmaz.
Hakaret etmek, karşı tarafın fikrini çürütmez.
Mümin tartışırken:
hakaret etmez,
küçük düşürmez,
alay etmez,
delille konuşur.
Ebû Leheb Mekke’de tanınan bir şahsiyetti.
Ancak bugün onun adı itibarıyla değil, Kur’ân’da anlatılan ibretli tavrıyla hatırlanmaktadır.
İnsanların bize verdiği ünvanlardan çok, nasıl bir ahlâk bıraktığımız önemlidir.
Bazı insanlar öldükten sonra rahmetle anılır.
Bazıları ise ibret olarak hatırlanır.
Her gün kendimize şunu sormalıyız:
“Ben arkamda nasıl bir isim bırakıyorum?”
Tebbet sûresinde Ebû Leheb’in eşi de zikredilir:
“Karısı da odun taşıyıcısı olarak...”
(Tebbet, 111/4)
Bu ayet aile içindeki ortak yönelişin önemini düşündürür.
Eşler birbirini iyilikte de kötülükte de etkileyebilir.
Bu nedenle evlilik yalnız duygusal birlik değil, manevi ortaklıktır.
İyi eş:
iyiliğe teşvik eder,
kötülükten sakındırır,
öfkeyi büyütmez,
kini beslemez.
Eşler birbirlerinin nefislerini değil, vicdanlarını güçlendirmelidir.
“Odun taşıyıcısı” ifadesi tefsirlerde farklı şekillerde açıklanmıştır; bunlardan biri insanlar arasında düşmanlık taşıma ve fitne yayma anlamıdır.
Söz taşımak, bazen ateşe odun taşımak gibidir.
Bir cümle aileleri, dostlukları ve toplumları birbirine düşürebilir.
Kılıç yarası kapanabilir fakat dil yarası uzun sürebilir.
Mümin konuşmadan önce:
“Bu söz doğru mu?”
“Gerekli mi?”
“Faydalı mı?”
diye düşünmelidir.
İnsan kötülüğü bizzat yapmasa bile desteklediğinde ahlâkî sorumluluk doğar.
Zulme alkış tutmak da insanın vicdanını yaralar.
Ebû Leheb yalnız kendisi inanmadı; Hz. Peygamber’in tebliğine karşı aktif şekilde mücadele etti.
Yanlış yapmak başka, başkalarının doğruya ulaşmasına engel olmak daha büyük bir sorumluluktur.
İnsan farklı düşünebilir.
Fakat başkasının ibadetine, inancına ve vicdanına baskı yapmak ayrı bir haksızlıktır.
İnanç baskıyla değil, ikna ve güzel örneklikle ele alınmalıdır.
İnsan uzun süre kin taşıdığında en büyük zarar karşı tarafa değil, kendi kalbine olur.
Kin insanın iç huzurunu yer.
Affetmek bazen karşıdakinden çok insanın kendi ruhunu özgürleştirir.
Ebû Leheb’in toplumsal makamı yüksekti.
Fakat hakikat karşısındaki tavrı onu yüceltmedi.
Kibir başkasını küçültmez; kibirlenen insanın ahlâkını küçültür.
Kur’ân:
“Allah katında en değerli olanınız takvaca en ileri olanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
buyurur.
Allah katında:
zengin-fakir,
asil-sıradan,
yönetici-işçi
ölçüsü değil, takva ölçüsü geçerlidir.
Bir zamanlar Mekke’de güçlü olan birçok kişi zamanla tarih sahnesinden çekildi.
Güce sahip olmak değil, gücü doğru kullanmak önemlidir.
Ebû Leheb’in hayatı sadece tarih değildir.
Asıl soru şudur:
Onun yanlışlarının küçük örnekleri bende var mı?
Yakınımın başarısını küçümsüyor muyum?
Yanlışımı kabul etmekte zorlanıyor muyum?
Malımla gururlanıyor muyum?
Kin tutuyor muyum?
İnsan hataya düşebilir.
Fakat yanlışı sürdürmek ayrı bir tercihtir.
Tövbe ve dönüşü ertelememek gerekir.
İslâm’ın ilk döneminde pek çok güçlü insan ona karşı çıkmıştı.
Fakat İslâm yayılmaya devam etti.
Hakikatin değeri taraftar sayısına bağlı değildir.
Ebû Leheb’in hayatını okuyup yalnız onu kınamak eksik bir okumadır.
Asıl soru:
“Bende Ebû Leheb’in ahlâkından bir zerre var mı?”
olmalıdır.
Hz. Peygamber’e amca olmak Ebû Leheb’i kurtarmadı.
Bilâl-i Habeşî ise kan bağı bulunmadığı hâlde imanıyla yüceldi.
Allah’a yakınlık soyla değil, iman, ihlâs, takva ve güzel ahlâkla olur.
Ebû Leheb’in hayatı bize şu büyük hakikati öğretir:
İnsanın sahip oldukları değil, sahip olduklarına karşı nasıl davrandığı önemlidir.
Mal nimet olabilir; kibir sebebi de olabilir.
Aile bağı rahmet olabilir; taassup sebebi de olabilir.
Güç iyilik için kullanılabilir; zulme de dönüşebilir.
Dil insanları barıştırabilir; fitne ateşi de yakabilir.
Bu yüzden Ebû Leheb’in kıssasını okurken başkasını değil önce nefsimizi sorgulamalıyız.
Allah’ım!
Kalplerimizi kibirden, kinden, hasetten ve inattan koru.
Aile bağlarımızı hayra vesile eyle.
Malımızı ve imkânlarımızı Senin rızana uygun kullanmayı nasip et.
Dilimizle insanları incitmekten, fitne çıkarmaktan ve zulme destek olmaktan bizi muhafaza eyle.
Hakkı gördüğümüzde ona teslim olmayı nasip eyle.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.