- Salih Avcı
- 18.01.2025
İnsanın hayatta başarılı olabilmesi yalnızca bilgi sahibi olmasına bağlı değildir. İçinde bulunduğu şartları doğru okuyabilmesi, insanları tanıyabilmesi, tehlikeleri önceden fark edebilmesi, değişen şartlara uygun davranabilmesi ve vereceği kararların muhtemel sonuçlarını hesaplayabilmesi de son derece önemlidir.
Günümüzde bu yeteneklerin bütünü çoğu zaman “durumsal farkındalık” kavramıyla ifade edilir.
Durumsal farkındalık kabaca üç aşamada düşünülebilir:
Fark etmek: Çevrede neler oluyor?
Anlamlandırmak: Olanların gerçek anlamı nedir?
Öngörmek: Böyle devam ederse biraz sonra ne olabilir?
İslâmî kavramlarla meseleye baktığımızda bunun basiret, feraset, tedbir, hikmet, teenni, istişare ve tevekkül gibi kavramlarla yakın ilişkisi vardır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“De ki: İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar basiret üzere Allah’a çağırıyoruz.”
(Yûsuf, 12/108)
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı incelendiğinde onun yalnızca hadiseleri yaşayan değil; insanları, şartları, zamanı, mekânı ve hadiselerin muhtemel sonuçlarını çok iyi değerlendiren bir peygamber ve lider olduğu görülür.
Ancak önemli bir noktayı baştan belirtmek gerekir: Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatını sadece modern psikoloji veya liderlik kavramlarıyla açıklamak eksik kalır. O, Allah’ın vahyiyle desteklenen bir peygamberdir. Bununla beraber onun beşerî tedbirleri, istişaresi, stratejik düşünmesi ve insan psikolojisini gözetmesi ümmeti için son derece önemli örneklerdir.
Kur’ân, Allah’a davetin bile körü körüne değil, basiret üzere yapılmasını ister.
Basiret yalnızca gözle görmek değildir.
Basiret;
görünen olayın arkasındaki anlamı, insan davranışlarının sebeplerini ve hadiselerin muhtemel sonuçlarını kavrayabilmektir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatında bunun çok sayıda örneği vardır.
Bir insanın yalnızca:
“Şu anda ne oluyor?”
diye sorması yeterli değildir.
Aynı zamanda:
“Neden oluyor?”
ve:
“Bundan sonra ne olabilir?”
sorularını da sorması gerekir.
Mümin sadece hadiseleri seyreden değil, hadiseleri ibret nazarıyla okuyan insan olmalıdır.
Kur’ân’ın sık sık insanı düşünmeye, akletmeye, ibret almaya çağırmasının önemli hikmetlerinden biri budur.
Resûlullah (s.a.v.) peygamberliğinin ilk yıllarında Mekke toplumunun yapısını çok iyi biliyordu.
Mekke;
kabile bağlarının güçlü olduğu,
putperestliğin ekonomik ve sosyal düzenle birleştiği,
Kureyş ileri gelenlerinin büyük nüfuza sahip olduğu,
kölelerin ve himayesiz insanların savunmasız bulunduğu
bir toplumdu.
Bu şartlarda tebliğin ilk dönemlerinde daha ihtiyatlı bir yöntem takip edilmesi dikkat çekicidir.
İman edenlerin sayısı ve toplumsal güçleri arttıkça davetin görünürlüğü de arttı.
Resûlullah (s.a.v.) hakikatin değişmezliği ile yöntemin şartlara göre değişebilmesini birbirinden ayırıyordu.
İslâm'ın hakikatlerinden taviz vermedi.
Fakat hakikatin nasıl anlatılacağı konusunda şartları dikkate aldı.
İlke sabit olabilir; yöntem her zaman sabit olmak zorunda değildir.
Bu özellikle:
eğitimde,
aile hayatında,
yöneticilikte,
tebliğde,
iş hayatında
önemli bir prensiptir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) insanlarla ilişkilerinde dikkat çeken özelliklerden biri, her insana aynı şekilde yaklaşmamasıdır.
İnsanların;
karakterlerini,
bilgi seviyelerini,
psikolojik durumlarını,
niyetlerini,
yaşlarını,
sosyal şartlarını
gözetirdi.
Bu sebeple bazen kendisine benzer sorular soran insanlara farklı cevaplar verdiği görülür.
Bir insanın en büyük problemi öfke olabilir.
Başkasının problemi cimrilik olabilir.
Bir başkasının problemi ailesine karşı sorumluluklarını ihmal etmek olabilir.
Dolayısıyla hikmetli eğitim:
Herkese aynı ilacı vermek değil, kişinin ihtiyacını doğru teşhis etmektir.
Durumsal farkındalığın önemli boyutlarından biri insanı okuyabilmektir.
Bir öğretmen öğrencisini,
bir anne-baba çocuğunu,
bir yönetici çalışanını,
bir davetçi muhatabını
tanımadan doğru yöntem geliştirmekte zorlanır.
Mekke’de Müslümanlara yönelik baskılar arttığında Resûlullah (s.a.v.) bazı Müslümanların Habeşistan’a hicret etmelerine izin verdi.
Bu tercihin önemli taraflarından biri, Habeşistan hükümdarı Necâşî’nin adaletli bir hükümdar olarak bilinmesiydi.
Burada dikkat çekici bir prensip ortaya çıkar:
İdeal şartların bulunmadığı bir ortamda bile adaletin bulunduğu yer, zulmün bulunduğu yere tercih edilebilir.
Resûlullah (s.a.v.) sadece mevcut zulmü görmedi.
Aynı zamanda:
“Bu baskı devam ederse özellikle korumasız Müslümanların durumu ne olacak?”
sorusunun cevabını da değerlendirdi.
Yani yalnızca mevcut tehlikeyi değil, yaklaşan tehlikeyi hesaba kattı.
Tedbir çoğu zaman tehlike meydana geldikten sonra değil, tehlikenin işaretleri ortaya çıktığında alınmalıdır.
Tâif yolculuğu Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatındaki en ağır hadiselerden biridir.
Beklediği kabul gerçekleşmedi.
Hakarete uğradı.
Taşlandı.
Fakat bu ağır tecrübe onu ümitsizliğe sürüklemedi.
Burada çok önemli bir zihinsel farkındalık vardır:
Bugünkü sonuç, hikâyenin sonu değildir.
İnsan çoğu zaman içinde bulunduğu ânı bütün geleceğin ölçüsü zanneder.
Bir iş başarısız olduğunda:
“Her şey bitti.”
der.
Peygamberî bakış ise farklıdır.
Bugünkü kapının kapanması, yarın başka bir kapının açılmayacağı anlamına gelmez.
Durumsal farkındalık yalnızca tehlikeyi görmek değildir; imkânların henüz tükenmediğini de görebilmektir.
Hicret hadisesi, durumsal farkındalık bakımından Siyer'in en dikkat çekici hadiselerindendir.
Resûlullah (s.a.v.) Allah’a tam tevekkül ettiği hâlde sebeplere son derece dikkat etti.
Hicret hazırlıklarında;
yol arkadaşının belirlenmesi,
yolculuk için hazırlık yapılması,
bilgi akışının sağlanması,
izlerin takip edilmesi ihtimalinin düşünülmesi,
güvenilir bir yol rehberinden yararlanılması,
doğrudan alışılmış güzergâha yönelmek yerine tedbirli hareket edilmesi
gibi birçok tedbir görüyoruz.
Burada çok önemli bir İslâmî prensip ortaya çıkar:
Allah’a güvenmek:
“Hiçbir tedbir almama gerek yok.”
demek değildir.
Gerçek tevekkül:
elinden gelen tedbiri aldıktan sonra sonucu Allah’a bırakmaktır.
Hicret sırasında müşrikler Sevr mağarasına kadar yaklaşmışlardı.
Hz. Ebû Bekir (r.a.) endişelendiğinde Resûlullah’ın (s.a.v.) söylediği söz Kur’ân’da şöyle aktarılır:
“Üzülme; şüphesiz Allah bizimle beraberdir.”
(Tevbe, 9/40)
Burada muazzam bir kriz yönetimi dersi vardır.
Tehlike gerçekti.
Fakat panik yoktu.
Tedbir alınmıştı.
Fakat tedbir putlaştırılmamıştı.
Allah’a güven vardı.
Tehlikeyi küçümsememek + paniğe kapılmamak + tedbir almak + Allah’a güvenmek
İşte mümince durumsal farkındalığın önemli ölçülerinden biri budur.
Hicret yalnızca Mekke’deki zulümden kaçmak değildir.
Medine’de yeni bir toplum inşa edilmiştir.
Mescid-i Nebevî,
Muhacir-Ensar kardeşliği,
toplumsal düzenlemeler
ve farklı gruplarla ilişkilerin belirlenmesi bunun parçalarıdır.
Bu durum Resûlullah’ın (s.a.v.) sadece:
“Bugünkü problemden nasıl kurtuluruz?”
diye düşünmediğini gösterir.
Aynı zamanda:
“Yarın nasıl bir toplum kuracağız?”
sorusunu da dikkate almıştır.
Gerçek liderlik yalnızca kriz çözmek değildir.
Krizden sonra kurulacak düzeni de düşünebilmektir.
Bedir Gazvesi sırasında düşmanın konumu, sayısı ve hareketleri hakkında bilgi edinmeye önem verilmesi dikkat çekicidir.
Savaş gibi kritik durumlarda yanlış bilgi ölümcül sonuçlara yol açabilir.
Buradan önemli bir prensip çıkar:
Doğru kararın hammaddesi doğru bilgidir.
Eksik bilgi → yanlış değerlendirme
Yanlış değerlendirme → yanlış karar
Yanlış karar → ağır sonuçlar
Bir haber duyduğumuzda hemen tepki vermemeliyiz.
Önce:
Bilgi doğru mu?
Kaynağı güvenilir mi?
Eksik bilgi var mı?
Başka açıklaması olabilir mi?
diye düşünmeliyiz.
Kur’ân'ın haberlerin araştırılmasına dair uyarısı da bu açıdan son derece önemlidir:
“Size bir fasık haber getirirse onu araştırın…”
(Hucurât, 49/6)
Bedir'de ordunun konumuyla ilgili meşhur rivayette Hubâb b. Münzir, seçilen yerin vahye dayalı olup olmadığını sorar.
Bunun savaş stratejisine ilişkin bir tercih olduğunu öğrenince başka bir konum önerir ve bu görüş dikkate alınır.
Bu hadise, siyer kaynaklarında istişare ve uzman görüşünden yararlanmanın önemli örneklerinden biri olarak anlatılır.
Liderlik:
“Her şeyi ben bilirim.”
demek değildir.
Gerçek lider:
“Bu konuda kim daha bilgili?”
sorusunu sorabilendir.
Uhud Gazvesi’nde Resûlullah (s.a.v.) okçuları stratejik bir noktaya yerleştirdi ve kendilerine verilen görevi terk etmemelerini emretti.
Savaşın ilk safhasında Müslümanların üstünlüğü görülünce bazı okçular savaşın sona erdiğini düşündü.
Görev yerlerinden ayrıldılar.
Bunun sonucunda savaşın seyri değişti.
Burada son derece önemli bir ders vardır:
Geçici başarıyı nihai başarı zannetmek.
Bugün de insanlar aynı hatayı yapabilir.
Bir iş biraz iyi gider:
“Artık risk kalmadı.”
der.
Bir hastalık belirtisi azalır:
“Tamamen geçti.”
zanneder.
Bir işletme birkaç ay başarılı olur:
“Artık hiçbir şey olmaz.”
diye düşünür.
Tehlike tamamen ortadan kalkmadan tedbir terk edilmemelidir.
Bir insan tehlikeyi görebilir.
Fakat gördüğü hâlde disiplinli davranmazsa farkındalığın faydası azalır.
Bu sebeple:
Farkındalık + disiplin + sabır
birlikte düşünülmelidir.
Okçuların bulunduğu geçit küçük bir alan gibi görünüyordu.
Fakat bütün savaş düzeninin güvenliği açısından kritik öneme sahipti.
Bazen hayatımızdaki küçük görünen disiplinler de böyledir:
namaz vakitleri,
günlük çalışma,
borçların takibi,
aile içi iletişim,
sağlık kontrolleri,
iş güvenliği,
verilen sözlerin tutulması.
Küçük ihmal, zamanla büyük sonuç doğurabilir.
Hendek Gazvesi, stratejik öngörünün en dikkat çekici örneklerinden biridir.
Medine’ye büyük bir ittifak ordusunun yaklaşması üzerine savunma stratejisi görüşüldü.
Selmân-ı Fârisî’nin (r.a.) önerdiği hendek fikri benimsendi.
Tehlikenin şehre girmesi beklenmedi.
Tehlikenin hangi yönden gelebileceği hesaplandı ve önceden savunma oluşturuldu.
Modern ifadeyle buna:
risk analizi ve önleyici tedbir
denilebilir.
Akıllı insan sadece:
“Problem çıkınca çözeriz.”
demez.
Şunu da sorar:
“Bu problemin ortaya çıkmasını nasıl önleyebiliriz?”
Hendek fikrinin İran savaş kültüründen gelen bir yöntem olması ayrıca dikkat çekicidir.
Buradan evrensel bir prensip çıkar:
Hikmet nerede bulunursa değerlidir.
İslâm insanı faydalı bilgiden uzaklaştırmaz.
Başka milletlerin;
teknolojilerinden,
tecrübelerinden,
organizasyon yöntemlerinden,
faydalı bilimlerinden
yararlanılabilir.
Durumsal farkındalığın düşmanlarından biri dar görüşlülüktür.
İnsan:
“Biz bunu daha önce yapmadık.”
diyerek faydalı bir yöntemi reddetmemelidir.
Hudeybiye Antlaşması, durumsal farkındalık açısından Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatındaki en büyük derslerden biridir.
Antlaşmanın bazı şartları sahâbeye ağır görünmüştü.
Fakat Kur’ân bu hadiseyi:
“Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.”
(Fetih, 48/1)
ifadeleriyle değerlendirdi.
Çünkü kısa vadede taviz gibi görünen şartların ardından daha geniş bir barış ortamı oluştu ve İslâm'ın insanlara ulaşması kolaylaştı.
İnsanlar çoğu zaman sadece bugünkü maliyeti görür.
Hikmetli bakış ise:
yarının kazancını da hesaba katar.
Bu sebeple:
Her geri adım yenilgi değildir.
Bazen stratejik sabır, gelecekte büyük imkânların kapısını açabilir.
Sahâbenin Kâbe’ye duyduğu özlem çok büyüktü.
Umre yapamadan geri dönmek psikolojik olarak ağırdı.
Fakat Resûlullah (s.a.v.) toplumsal duyguların yüksek olduğu bir anda bile daha geniş sonucu gözetti.
Buradan çok önemli bir liderlik prensibi çıkar:
Duyguyu anlamak gerekir; fakat bütün kararları duygunun yönetmesine izin verilmemelidir.
İnsan öfkeliyken,
korkarken,
aşırı heyecanlıyken,
çok sevindiğinde
riskleri yanlış değerlendirebilir.
Önemli kararlar mümkün olduğunca sükûnet içinde verilmelidir.
Hudeybiye sonrasında yaşanan gergin atmosferde Hz. Ümmü Seleme’nin (r.anha) tavsiyesi dikkat çekicidir.
Resûlullah (s.a.v.) onun görüşünü dinlemiş ve tavsiyesinden yararlanmıştır.
Bu hadise birkaç önemli ders verir:
Birincisi: İstişare zayıflık değildir.
İkincisi: Hikmetli görüş kadın veya erkek olmasına göre değil, doğruluğuna göre değerlendirilir.
Üçüncüsü: Krizlerde insan psikolojisini anlamak son derece önemlidir.
Bazen insanlara uzun konuşmalar yapmak yerine doğru davranışı fiilen göstermek daha etkili olabilir.
Mekke fethedildiğinde Resûlullah (s.a.v.) yıllarca kendisine eziyet eden insanlara karşı büyük ölçüde affedicilik ve merhamet gösterdi.
Bu durum yalnızca ahlâkî büyüklük değil, aynı zamanda toplumsal barış açısından da son derece hikmetliydi.
Eğer geniş çaplı intikam anlayışı hâkim olsaydı:
yeni düşmanlıklar,
kabile çatışmaları,
intikam zincirleri
ortaya çıkabilirdi.
Güçlü olduğunda affetmek bazen toplumun geleceğini kurtarır.
Durumsal farkındalık yalnızca tehlike zamanında gerekli değildir.
Zafer zamanında da gereklidir.
Çünkü insanın en büyük hatalarından bazıları kendisini güçlü hissettiği zamanlarda ortaya çıkar.
Huneyn Gazvesi başlangıcında Müslümanların sayısının çokluğu bazı kişilerde güven duygusu meydana getirmişti.
Kur’ân bu durumu hatırlatır:
“Andolsun Allah size birçok yerde ve Huneyn gününde yardım etmişti. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmiş fakat size hiçbir fayda sağlamamıştı…”
(Tevbe, 9/25)
Büyük imkânlar bazen insanın risk algısını bozar.
Para,
teknoloji,
kalabalık,
makam,
tecrübe
insanda:
“Bize bir şey olmaz.”
duygusu oluşturabilir.
İşte bu duygu tehlikelidir.
Güç arttıkça dikkat azalmak yerine artmalıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) yalnızca insanların söylediklerini değil, hâllerini de dikkate alırdı.
Kur’ân'da münafıklarla ilgili olarak:
“Sen onları simalarından tanırsın; onları konuşma tarzlarından da tanırsın.”
(Muhammed, 47/30)
buyurulmaktadır.
İnsan iletişimi yalnızca kelimelerden oluşmaz.
Bazen:
yüz ifadesi,
ses tonu,
suskunluk,
bakış,
davranış değişikliği
çok şey anlatabilir.
İyi iletişim:
sadece konuşmayı değil, gözlemlemeyi ve dinlemeyi de gerektirir.
Resûlullah (s.a.v.) öfkenin insan davranışını nasıl etkileyebileceğini biliyor ve ümmetini öfke konusunda uyarmıştır.
Bir kimsenin tavsiye istemesi üzerine birkaç defa:
“Öfkelenme.”
buyurduğu sahih rivayetlerde yer alır.
Çünkü öfke sırasında insanın:
muhakemesi zayıflayabilir,
risk değerlendirmesi bozulabilir,
söylediği sözleri kontrol etmesi zorlaşabilir.
Durumsal farkındalığın ilk şartlarından biri bazen kendi iç durumunun farkında olmaktır.
İnsan şunu sorabilmelidir:
“Şu anda karar veren aklım mı, öfkem mi?”
Durumsal farkındalık yalnızca dış çevreyi gözlemlemek değildir.
İnsan kendi içinde olup bitenleri de fark etmelidir.
Şu sorular önemlidir:
Şu anda neden kızgınım?
Kararımda gururumun etkisi var mı?
Korktuğum için mi geri çekiliyorum?
Menfaatim gerçeği görmemi engelliyor mu?
Bir insana karşı önyargım değerlendirmemi bozuyor mu?
Kur’ân nefis muhasebesine dikkat çeker:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.”
(Haşr, 59/18)
Bu ayet insanın kendi hayatını gözden geçirmesi açısından büyük bir ölçüdür.
Siyer-i Nebî’den hareketle durumsal farkındalık için şöyle bir model kurulabilir:
Ne oluyor?
İnsanlar ne yapıyor?
Şartlar nasıl değişiyor?
Bilgi doğru mu?
Söylenti ile gerçek birbirinden ayrılmalıdır.
Bu olay neden oluyor?
Görünen sebebin arkasında başka faktörler bulunabilir.
Böyle devam ederse ne olabilir?
Hicret ve Hendek örnekleri bu konuda öğreticidir.
Şimdi ne yapmalıyım?
Bilgi eyleme dönüşmelidir.
Böylece:
Gözlem → Tahkik → Anlama → Öngörü → Tedbir
zinciri ortaya çıkar.
Risale-i Nur'un önemli düşünce esaslarından biri mana-yı harfî yaklaşımıdır.
Kâinata ve hadiselere yalnızca kendi hesaplarına bakmak yerine onları Allah’ın isimlerini, hikmetini ve kudretini gösteren işaretler olarak okumak gerekir.
Bu yaklaşım durumsal farkındalığı daha geniş bir çerçeveye taşır.
Mümin:
“Ne oldu?”
sorusuyla yetinmez.
Aynı zamanda:
“Bu hadise bana ne öğretiyor?”
diye sorar.
Hastalık yalnızca hastalık değildir; aczi hatırlatabilir.
Başarı yalnızca başarı değildir; şükür imtihanıdır.
Musibet yalnızca sıkıntı değildir; sabır ve kulluk sınavı olabilir.
Nimet yalnızca rahatlık değildir; sorumluluk getirir.
Bediüzzaman Said Nursî'nin eserlerinde sebeplere riayet ile neticeyi Allah'tan bilme arasında hassas bir denge vardır.
İnsan vazifesini yapmalıdır.
Fakat sonucu kendi kudretinden bilmemelidir.
Bu dengeyi şöyle özetleyebiliriz:
Tedbir kuldan, netice Allah’tandır.
Resûlullah’ın (s.a.v.) hicreti bunun çok güzel bir örneğidir.
Bütün tedbirler alınmış fakat kalp sebeplere değil Allah’a dayanmıştır.
Bu anlayış insanı iki uçtan korur:
Tedbirsizlikten ve sebepleri putlaştırmaktan.
Siyer ve Kur’ân perspektifinden insanın olayları doğru değerlendirmesini bozan bazı temel sebepler vardır:
Muhakemeyi daraltabilir.
Tehlikeyi olduğundan büyük gösterebilir.
İnsana:
“Ben yanılmam.”
dedirtebilir.
Bilgi tamamlanmadan karar verdirebilir.
Gerçeği görmek istememeye sebep olabilir.
Huneyn bunun tarihî derslerinden biridir.
Uhud'daki okçular hadisesinin düşündürdüğü önemli derslerden biridir.
İnsanların gerçek niyetlerini ve sözlerini yanlış değerlendirmeye yol açabilir.
Kur’ân müminlerin özelliklerinden söz ederken:
“Onların işleri aralarında istişare iledir.”
(Şûrâ, 42/38)
buyurur.
Resûlullah’a (s.a.v.) da:
“İş konusunda onlarla istişare et.”
(Âl-i İmrân, 3/159)
emri verilmiştir.
İstişarenin hikmetlerinden biri şudur:
Tek insan olayın yalnızca bir tarafını görebilir.
Başka bir insan ise onun göremediği noktayı fark edebilir.
Bu sebeple istişare aslında ortak farkındalık meydana getirir.
Önemli bir karar vermeden önce kendimize şu soruları sorabiliriz:
1. Şu anda gerçekten ne oluyor?
2. Bildiklerim kesin bilgi mi, yoksa tahmin mi?
3. Bilginin kaynağı güvenilir mi?
4. Benim duygularım değerlendirmemi etkiliyor mu?
5. Karşımdaki insanın psikolojik durumu nedir?
6. Görmediğim bir risk olabilir mi?
7. Bu kararın yarınki sonucu ne olabilir?
8. Alternatif yol var mı?
9. Bu konuda benden daha bilgili birine danışmalı mıyım?
10. Gerekli tedbirleri aldım mı?
11. Kararım ahlâkî ve meşru mu?
12. Tedbirden sonra sonucu Allah’a bırakabiliyor muyum?
Bu sorular alışkanlık hâline geldiğinde insanın karar kalitesi ciddi şekilde gelişebilir.
Peygamberî eğitim anlayışından hareketle ailede de yalnızca davranışa değil, davranışın arkasındaki duruma bakmak gerekir.
Çocuk öfkeliyse hemen:
“Terbiyesizlik yapıyor.”
demek yerine:
“Neden öfkeli?”
sorusu sorulabilir.
Eş sessizse:
“Beni önemsemiyor.”
sonucuna varmadan önce:
“Yorgun mu, üzgün mü, bir problemi mi var?”
diye düşünmek gerekir.
Davranışı gör, fakat davranışın arkasındaki insanı unutma.
Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatından çıkarılan bu ilkeler iş hayatında da uygulanabilir.
Bir yönetici sadece bugünkü satış rakamına bakmamalıdır.
Şunları da düşünmelidir:
müşteri davranışları değişiyor mu?
çalışanların motivasyonu nasıl?
yeni riskler ortaya çıkıyor mu?
rakipler ne yapıyor?
teknoloji değişiyor mu?
bugünkü başarı sürdürülebilir mi?
Hendek mantığı burada önemlidir:
Problem kapıya geldikten sonra değil, yaklaşırken tedbir almak.
Bugün insanın karşılaştığı tehlikelerden biri bilgi bombardımanıdır.
Sosyal medya sürekli olarak:
haberler,
videolar,
söylentiler,
yorumlar,
propaganda,
reklamlar
sunmaktadır.
Bu ortamda Hucurât sûresindeki haber araştırma ilkesi son derece günceldir.
Her gördüğümüzü doğru kabul etmemeliyiz.
Özellikle şu sorular sorulmalıdır:
Kaynak kim?
Haber ne zaman yayınlanmış?
Başka güvenilir kaynak doğruluyor mu?
Görüntü bağlamından koparılmış olabilir mi?
Beni öfkelendirmek için mi hazırlanmış?
Böylece Kur’ânî tahkik anlayışı modern dijital farkındalığın da temel prensiplerinden biri hâline gelir.
Burada önemli bir ölçü vardır.
Durumsal farkındalık:
“Ben insanların niyetlerini kesin olarak bilirim.”
anlamına gelmez.
Kalplerin hakikatini Allah bilir.
Kur’ân:
“Zannın çoğundan kaçının.”
(Hucurât, 49/12)
buyurur.
Dolayısıyla İslâmî feraset:
delillere dayanarak dikkatli olmak
demektir;
delilsiz şekilde insanları suçlamak değildir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Peygamberî durumsal farkındalığın en derin boyutu yalnızca çevreyi okumak değildir.
Asıl farkındalık:
Allah’ın kendisini gördüğünün bilincinde yaşamaktır.
Cibril hadisinde ihsan:
“Allah’ı görüyormuş gibi O’na kulluk etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.”
şeklinde tarif edilir.
İşte bütün farkındalıkların zirvesi budur.
İnsan yalnızken de,
kalabalıkta da,
zenginlikte de,
fakirlikte de,
zaferde de,
mağlubiyette de
Allah’ın huzurunda bulunduğunun farkında yaşarsa davranışları değişir.
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatından durumsal farkındalık açısından çıkan temel prensipleri şöyle özetleyebiliriz:
Mekke bize:
Şartları ve toplumu doğru okumayı,
Habeşistan hicreti:
Tehlike büyümeden alternatif oluşturmayı,
Tâif:
Bugünkü başarısızlığı geleceğin hükmü saymamayı,
Hicret:
Tevekkülle beraber ayrıntılı tedbir almayı,
Sevr:
Kriz sırasında sükûneti korumayı,
Bedir:
Doğru bilgi toplamayı ve uzman görüşünü dinlemeyi,
Uhud:
Geçici başarı nedeniyle stratejik disiplini terk etmemeyi,
Hendek:
Tehlike gelmeden savunma hazırlamayı ve farklı tecrübelerden yararlanmayı,
Hudeybiye:
Kısa vadeli görüntünün ötesindeki uzun vadeli sonucu görebilmeyi,
Hz. Ümmü Seleme’nin tavsiyesi:
İstişareyi ve insan psikolojisini dikkate almayı,
Mekke’nin Fethi:
Güç zamanında intikam yerine hikmet ve merhameti,
Huneyn:
Sayıya ve maddî güce aşırı güvenmemeyi
öğretmektedir.
Bütün bunları bir araya getirdiğimizde Peygamberî Durumsal Farkındalık Modeli şöyle özetlenebilir:
GÖZLE → DOĞRULA → ANLA → DÜŞÜN → İSTİŞARE ET → ÖNGÖR → TEDBİR AL → KARAR VER → ALLAH’A TEVEKKÜL ET → SONUÇTAN DERS ÇIKAR
İslâm'ın hedeflediği insan çevresinden habersiz, gelişigüzel hareket eden bir insan değildir.
O;
basiretli fakat vesveseli olmayan,
tedbirli fakat korkak olmayan,
cesur fakat dikkatsiz olmayan,
ferasetli fakat suizan etmeyen,
planlı fakat sebeplere kulluk etmeyen,
istişare eden fakat iradesiz olmayan,
geleceği hesaplayan fakat kaderi unutmayan,
sebeplere sarılan fakat neticeyi Allah’tan bilen
bir mümindir.
Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatının verdiği en büyük derslerden biri de budur:
Mümin gözünü açar, aklını kullanır, hadiseleri okur, insanları anlamaya çalışır, istişare eder, ihtimalleri hesaplar, gerekli tedbirleri alır; fakat kalbini yalnız Allah’a bağlar.
İşte basiret, feraset, hikmet, tedbir ve tevekkülün birleştiği Peygamberî farkındalık budur.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.