- Salih Avcı
- 21.02.2023
Başımızı gökyüzüne kaldırdığımızda çoğu zaman atmosferi fark etmeyiz. Çünkü atmosfer şeffaftır. Fakat yeryüzündeki hayatın devamı bakımından son derece önemli görevler görür.
Nefes aldığımız oksijen, bitkilerin kullandığı karbondioksit, yağmurların meydana gelmesini sağlayan su buharı, hava olayları ve yeryüzünün sıcaklık dengesinin önemli bir kısmı atmosferle doğrudan ilişkilidir.
Dahası atmosfer, uzaydan gelen bazı zararlı ışınımların yeryüzüne ulaşmasını azaltır, küçük gök taşlarının önemli bir bölümünün yere ulaşmadan parçalanmasına katkıda bulunur ve Dünya'nın gece-gündüz arasındaki sıcaklık değişimlerinin aşırı seviyelere çıkmasını sınırlar.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur:
“Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise onun delillerinden yüz çeviriyorlar.”
(Enbiyâ, 21/32)
Ayetin asıl maksadı ve tefsirî bağlamı kendi içinde değerlendirilmelidir. Bununla beraber atmosferin ve Dünya'nın çevresindeki koruyucu sistemlerin bugün bildiğimiz özellikleri, insanı bu ayet üzerinde ayrıca tefekküre sevk edebilir.
Atmosfer, Dünya'yı çevreleyen ve yerçekimi sayesinde gezegenimizin etrafında tutulan gaz tabakasıdır.
Atmosferin kuru havadaki temel bileşimi yaklaşık olarak şöyledir:
%78 azot
%21 oksijen
%0,93 argon
%0,04 civarında karbondioksit
Bunların yanında çok küçük oranlarda neon, helyum, metan, hidrojen ve başka gazlar bulunur.
Su buharının miktarı ise yere, sıcaklığa ve hava şartlarına göre büyük ölçüde değişebilir.
Bu oranlara yalnızca rakam olarak bakmak yerine, onların hayat açısından gördüğü görevlere de bakmak gerekir.
İnsan vücudundaki hücrelerin büyük bölümü enerji üretirken oksijene ihtiyaç duyar.
Nefes aldığımızda oksijen akciğerlere girer. Akciğerlerde kana geçer ve dolaşım sistemiyle dokulara taşınır.
Hücreler besinlerden elde edilen enerjiyi kullanılabilir hâle getirmek için oksijenden yararlanır.
Bir insan günde binlerce defa nefes alır.
Çoğumuz bunu düşünmeyiz bile.
Uyurken de nefes alırız.
Konuşurken de.
Çalışırken de.
İnsan uykuya daldığında bilinçli kontrolünü bırakmasına rağmen solunum sistemi çalışmaya devam eder.
Bu durum insanın hayatını yalnız kendi iradesiyle devam ettirmediğini düşündüren son derece etkileyici bir hakikattir.
Atmosferde en fazla bulunan gaz oksijen değil, azottur.
Yaklaşık her 100 hava molekülünün 78'i azotla ilişkilidir.
Azot, hayatın temel kimyasal elementlerinden biridir. Proteinlerin ve DNA gibi biyolojik moleküllerin yapısında bulunur.
Ancak atmosferdeki moleküler azotu insanların ve çoğu canlının doğrudan kullanması mümkün değildir.
Burada muhteşem bir döngü ortaya çıkar.
Bazı mikroorganizmalar atmosferik azotu canlıların kullanabileceği bileşiklere dönüştürür. Bitkiler bu bileşikleri topraktan alır. Hayvanlar bitkileri veya başka hayvanları yiyerek azotu bünyelerine katar.
Canlıların ölümü ve atıkların parçalanmasıyla azot tekrar ekosistemde dolaşıma girer.
Böylece görünmez atmosfer ile toprağın altındaki mikroorganizmalar arasında büyük bir madde döngüsü meydana gelir.
Atmosferde karbondioksit, azot ve oksijene göre çok daha düşük oranda bulunur.
Fakat miktarının az olması önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Bitkiler fotosentez sırasında karbondioksiti kullanır.
Basitleştirilmiş şekilde:
Karbondioksit + Su + Işık enerjisi → Organik madde + Oksijen
Bu faaliyet sayesinde Güneş'ten gelen enerji canlıların kullanabileceği kimyasal enerji biçimlerinde depolanabilir.
İnsan karbondioksit verir.
Bitkiler karbondioksit kullanır.
Bitkiler oksijen üretimine katkıda bulunur.
İnsan ve hayvanlar oksijenden yararlanır.
Atmosfer, canlılar arasında büyük bir alışveriş sahası hâline gelir.
Atmosfer tek parça ve tamamen aynı özellikte bir gaz tabakası değildir.
Yükseklik arttıkça sıcaklık, basınç ve gazların davranışları değişir.
Genellikle atmosfer şu temel katmanlarla incelenir:
Troposfer → Stratosfer → Mezosfer → Termosfer → Ekzosfer
Her bölgenin özellikleri farklıdır.
Troposfer atmosferin yeryüzüne en yakın tabakasıdır.
İnsanların yaşadığı ve günlük hava olaylarının büyük bölümünün gerçekleştiği bölge burasıdır.
Bulutlar burada oluşur.
Yağmur burada meydana gelir.
Kar burada yağar.
Rüzgârların günlük hayatımızı etkileyen büyük bölümü burada gerçekleşir.
Atmosferdeki su buharının büyük kısmı da troposferdedir.
Bu sebeple troposfer, Dünya'nın su döngüsünün en önemli sahnelerinden biridir.
Denizleri düşünelim.
Güneş enerjisi deniz, göl, toprak ve diğer yüzeylerdeki suyun buharlaşmasına yol açar.
Su buharı atmosfere karışır.
Hava hareketleriyle başka bölgelere taşınır.
Uygun şartlarda yoğunlaşarak bulutları meydana getirir.
Daha sonra yağmur veya kar şeklinde tekrar yeryüzüne döner.
Böylece denizde bulunan su, yüzlerce hatta binlerce kilometre uzaktaki topraklara taşınabilir.
Atmosfer adeta görünmez bir su taşıma sistemi gibi çalışır.
Kur'ân'da:
“Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten su indirip onunla sizi suladık...”
(Hicr, 15/22)
buyrulur.
Bulut, yalnızca gökyüzünde duran beyaz bir kütle değildir.
İçerisinde çok küçük su damlacıkları ve/veya buz kristalleri bulunur.
Su yeryüzünden buharlaşır.
Nemli hava yükselirken uygun şartlarda soğur.
Su buharı, atmosferde bulunan küçük parçacıkların çevresinde yoğunlaşabilir.
Milyarlarca küçük damlacık bir araya gelerek bulutları meydana getirir.
Damlacıklar veya buz kristalleri yeterince büyüdüğünde yağış gerçekleşebilir.
Bu süreçte sıcaklık, nem, hava hareketleri ve basınç gibi birçok değişken birlikte rol oynar.
Yağmurun yalnız yağması değil, Dünya çapında sürekli bir su döngüsünün parçası olması önemlidir.
Yağan suyun bir kısmı toprağa sızar.
Bir kısmı akarsulara ulaşır.
Bir kısmı yeraltı sularını besler.
Bir kısmı canlılar tarafından kullanılır.
Sonunda suyun önemli bölümü yeniden denizlere ulaşır veya tekrar atmosfere karışır.
Kur'ân'da:
“Biz gökten belli bir ölçüyle su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik...”
(Mü'minûn, 23/18)
buyrulur.
Su döngüsündeki düzen, tefekkür açısından gerçekten dikkat çekicidir.
Troposferin üzerinde stratosfer bulunur.
Stratosferin önemli özelliklerinden biri ozon yoğunluğunun belirli yüksekliklerde artmasıdır.
Ozon tabakası, Güneş'ten gelen ultraviyole ışınımın özellikle biyolojik açıdan daha zararlı bazı bölümlerini güçlü biçimde soğurur.
Bu koruma son derece önemlidir.
Çünkü aşırı ultraviyole ışınım DNA'ya zarar verebilir ve canlı dokular üzerinde ciddi olumsuz etkiler oluşturabilir.
Burada dikkat çekici bir durum vardır:
Güneş hayat için gereklidir.
Fakat Güneş'ten gelen bütün ışınımın aynı miktarda yeryüzüne ulaşması hayat açısından uygun değildir.
Atmosfer bir bakıma seçici bir filtre görevi görür.
Güneş ışığı bize beyaz görünse de farklı dalga boylarındaki ışığın birleşiminden oluşur.
Güneş ışığı atmosfere girdiğinde hava molekülleriyle etkileşir.
Kısa dalga boylu görünür ışık, özellikle mavi bölgede, uzun dalga boylarına göre daha güçlü saçılır.
Bu yüzden gündüz gökyüzünü çoğunlukla mavi görürüz.
Gün doğumu ve gün batımında ise Güneş ışığı atmosfer içerisinde daha uzun yol alır. Kısa dalga boylu ışığın büyük bölümü görüş doğrultusundan saçıldığı için kırmızı ve turuncu tonlar daha belirgin hâle gelir.
Her gün gördüğümüz gün batımının arkasında atmosfer fiziği bulunmaktadır.
Ses mekanik bir dalgadır ve yayılmak için bir ortama ihtiyaç duyar.
Uzayın büyük ölçüde boş olan bölgelerinde bildiğimiz anlamda ses iletimi gerçekleşmez.
Fakat Dünya'da atmosfer vardır.
Bu sayede konuşabilir ve birbirimizi duyabiliriz.
Kuşların seslerini, rüzgârı, gök gürültüsünü ve çevremizdeki diğer sesleri işitebiliriz.
Atmosfer yalnız nefesimizin değil, işitme dünyamızın da ortamlarından biridir.
Atmosferin hayat açısından en önemli görevlerinden biri Dünya'nın enerji dengesine katkıda bulunmasıdır.
Güneş'ten gelen enerji yeryüzünü ısıtır.
Yeryüzü de kızılötesi ışınım şeklinde enerji yayar.
Su buharı, karbondioksit, metan ve diğer sera gazları bu kızılötesi enerjinin bir bölümünü soğurup tekrar yayar.
Buna doğal sera etkisi denir.
Doğal sera etkisi olmasaydı Dünya'nın ortalama yüzey sıcaklığı bugünkünden çok daha düşük olurdu.
Fakat burada önemli bir ayrım vardır:
Doğal sera etkisi hayat için gereklidir.
İnsan faaliyetleri sonucunda sera gazlarının miktarındaki artışın doğal enerji dengesini değiştirmesi ise günümüzdeki küresel ısınma ve iklim değişikliği probleminin temel konularından biridir.
Dolayısıyla “sera etkisi” bütünüyle kötü değildir; mesele onun doğal dengesinin değişmesidir.
Güneş doğduğunda yeryüzü enerji almaya başlar.
Güneş battığında ise yüzey enerji kaybetmeye devam eder.
Atmosfer ve özellikle su buharı, bulutlar ve sera gazları bu enerji alışverişini etkiler.
Böylece birçok bölgede gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farklarının çok daha aşırı seviyelere ulaşması engellenir.
Atmosfer, Dünya'nın adeta termal düzenleme sisteminin parçalarından biridir.
Uzaydan Dünya'ya sürekli küçük parçacıklar girer.
Halk arasında bunların atmosfere girerken oluşturduğu parlak izlere “yıldız kayması” denir.
Gerçekte bunlar yıldız değildir.
Atmosfere yüksek hızla giren meteoroidler, önlerindeki havayı sıkıştırır ve çevrelerindeki gazı çok yüksek sıcaklıklara çıkaran süreçlere sebep olur. Maddenin aşınması ve iyonlaşma sonucunda parlak meteor izi ortaya çıkar.
Küçük meteoroidlerin büyük bölümü yeryüzüne ulaşamadan parçalanır veya buharlaşır.
Atmosfer böylece Dünya için önemli bir koruyucu engel daha oluşturur.
Daha yükseklerde termosfer bulunur.
Bu bölgelerde Güneş'ten gelen yüksek enerjili ışınım gaz molekül ve atomlarını etkileyebilir.
Atmosferin iyonlaşmış bölgelerine genel olarak iyonosfer denir.
İyonosfer radyo haberleşmesi açısından önemlidir. Bazı radyo dalgalarının yayılmasını etkileyerek çok uzak mesafelerle haberleşmeye katkıda bulunabilir.
Böylece insan, atmosferin fiziksel özelliklerinden teknolojik iletişim için de yararlanır.
Atmosferin en güzel hadiselerinden biri kutup ışıklarıdır.
Güneş'ten gelen yüklü parçacıklar Dünya'nın manyetik alanıyla etkileşir.
Bu parçacıkların bir bölümü kutup bölgelerine doğru yönlendirilir ve üst atmosferdeki atom ve moleküllerle etkileşir.
Bunun sonucunda gökyüzünde yeşil, kırmızı ve başka renklerde ışımalar görülebilir.
Burada atmosfer ile Dünya'nın manyetik alanı birlikte rol oynar.
Atmosferi anlatırken bu iki sistemi birbirine karıştırmamak gerekir. Güneş rüzgârına karşı önemli koruyucu görevlerden birini manyetosfer, zararlı ultraviyole ışınımın önemli bölümüne karşı ise özellikle ozon tabakası ve atmosfer gerçekleştirir.
Üzerimizde kilometrelerce yüksekliğe uzanan hava bulunmaktadır.
Bu havanın ağırlığı basınç meydana getirir.
Deniz seviyesinde standart atmosfer basıncı yaklaşık:
1013 hPa
veya
101,3 kPa
civarındadır.
Biz bu basıncı çoğu zaman hissetmeyiz çünkü vücudumuzun iç basıncıyla dış ortam arasında belirli bir denge vardır.
Yükseklere çıkıldığında atmosfer basıncı azalır.
Bunun sonucunda alınan her nefeste akciğerlere giren oksijen moleküllerinin miktarı da azalır.
Dağcıların yüksek rakımlarda zorlanmasının önemli sebeplerinden biri budur.
Güneş Dünya'nın her yerini eşit şekilde ısıtmaz.
Ekvator bölgeleri ile kutuplar arasında büyük enerji farkları vardır.
Kara ve denizler de farklı hızlarda ısınıp soğur.
Bunun sonucunda atmosferde basınç farklılıkları meydana gelir.
Hava hareket etmeye başlar.
Dünya'nın dönüşü de bu hareketlerin yönünü etkiler.
Sonuçta büyük atmosferik dolaşım sistemleri oluşur.
Rüzgârlar;
ısı taşır,
nem taşır,
bulutları taşır,
tohum ve polenlerin yayılmasına yardım edebilir,
okyanuslarla atmosfer arasındaki enerji alışverişine katkıda bulunur.
Yani rüzgâr yalnızca “esen hava” değildir.
Gezegenin büyük enerji ve madde taşıma sisteminin bir parçasıdır.
Dünya'nın iklim sistemi yalnız atmosferden oluşmaz.
Atmosfer ve okyanuslar sürekli enerji ve madde alışverişi yapar.
Okyanuslar çok büyük miktarda ısı depolayabilir.
Akıntılar bu ısıyı farklı bölgelere taşır.
Atmosfer de rüzgârlarla ve buharlaşmayla okyanuslarla sürekli etkileşim hâlindedir.
Bu nedenle Dünya'nın iklimini anlamak için:
Güneş + atmosfer + okyanuslar + kara yüzeyleri + buzullar + canlılar
birlikte değerlendirilmelidir.
Gezegenimiz birbirinden kopuk sistemlerin değil, birbirleriyle bağlantılı büyük döngülerin dünyasıdır.
Atmosfere sürekli toz, deniz tuzu parçacıkları, volkanik maddeler, polenler, dumanlar ve insan kaynaklı kirleticiler karışabilir.
Bunların bir kısmı zamanla çöker.
Bir kısmı yağmur ve karla atmosferden uzaklaştırılır.
Bazıları kimyasal tepkimelerle dönüşür.
Fakat atmosferin kendini temizleme kapasitesi sınırsız değildir.
İnsanların çok yüksek miktarda kirletici salması, doğal süreçlerin taşıyabileceği kapasitenin aşılmasına yol açabilir.
Bu sebeple atmosferin varlığı bize çevreyi istediğimiz kadar kirletme hakkı vermez.
Aksine büyük bir emanet ve sorumluluk yükler.
Bir insan nefes verdiğinde karbondioksit açığa çıkarır.
Bir bitki fotosentez sırasında karbondioksit kullanabilir.
Bitkilerin fotosentezi oksijen üretimine katkı sağlar.
İnsan tekrar oksijenden yararlanır.
Bu döngü elbette “bir insan-bir ağaç” şeklinde basit ve kapalı bir alışveriş değildir. Atmosfer küresel bir sistemdir; okyanuslar, ormanlar, mikroorganizmalar ve sayısız canlı bu döngünün parçalarıdır.
Fakat ortaya çıkan büyük tablo son derece düşündürücüdür:
Canlıların hayatı birbirinden bağımsız değildir.
İnsan haftalarca yiyeceksiz yaşayabilir.
Günlerce susuzluğa dayanabilir.
Fakat oksijensiz kalmaya ancak çok kısa süre dayanabilir.
Buna rağmen hayatımız boyunca kullandığımız atmosferik oksijen için her nefeste ayrı bir ücret ödemeyiz.
Sabah uyandığımızda hava hazırdır.
Bir çocuk dünyaya geldiğinde ilk nefesi için oksijen fabrikası kurmak zorunda değildir.
Bir kuş uçarken hava satın almaz.
Bir ağaç karbondioksit kaynağı kurmaz.
Hayatın temel ihtiyaçlarından biri bütün canlıların çevresine yayılmıştır.
Tefekkür açısından bu durum, nimetin büyüklüğü kadar onun sürekliliğine de dikkat çeker.
Risale-i Nur'da kâinata yalnız maddî sebepler açısından değil, eşyanın taşıdığı düzen, ölçü, hikmet, yardımlaşma ve vazife bakımından da bakılır.
Bu bakışla hava yalnızca gaz moleküllerinin karışımı değildir.
Hava;
nefese hizmet eder,
sesleri taşır,
kokuların yayılmasına ortam sağlar,
bitki ve hayvan hayatıyla ilişki kurar,
su döngüsünde görev görür,
ısı alışverişine katılır.
Aynı hava tabakasının birbirinden farklı bu kadar vazifede rol alması tefekkür için geniş bir saha açar.
Risale-i Nur'un sıkça dikkat çektiği intizam, mizan, hikmet, rahmet ve teavün kavramları açısından atmosfer incelendiğinde, Dünya'nın birbirine bağlı sistemleri daha anlamlı bir bütün hâlinde görülür.
Kur'ân-ı Kerîm'deki:
“Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık.”
(Enbiyâ, 21/32)
ifadesini düşündüğümüzde modern bilim bize Dünya çevresinde çeşitli koruyucu mekanizmalar bulunduğunu göstermektedir.
Bunların hepsini yalnız “atmosfer” adı altında toplamamak gerekir.
Ozon tabakası: Zararlı ultraviyole ışınımın önemli kısmını süzer.
Atmosfer: Küçük meteoroidlerin büyük bölümünün yere ulaşmasını önleyen süreçlerde rol oynar ve yüzey sıcaklığının düzenlenmesine katkı sağlar.
Manyetosfer: Güneş rüzgârındaki yüklü parçacıklarla etkileşerek Dünya çevresinde önemli bir koruma sağlar.
Dolayısıyla Dünya'nın korunması tek bir mekanizmaya değil, birbirleriyle ilişkili birçok fiziksel sisteme bağlıdır.
Bu çok katmanlı yapı ayrıca tefekküre değerdir.
Atmosfer incelendiğinde birbiriyle bağlantılı pek çok denge görülür:
Oksijen canlıların enerji metabolizmasında kullanılır.
Karbondioksit fotosentez ve iklim sistemi açısından önemlidir.
Azot biyolojik moleküllerin temel elementlerinden biridir.
Su buharı yağış sisteminin ve enerji dengesinin önemli parçasıdır.
Ozon ultraviyole ışınımı azaltır.
Atmosfer basıncı sıvı suyun yeryüzündeki davranışını etkiler.
Hava hareketleri ısı ve nem taşır.
Bulutlar hem Güneş ışığını yansıtarak hem de kızılötesi ışınımla etkileşerek iklim sistemini etkiler.
Bunlardan biri değiştiğinde diğer sistemler de etkilenebilir.
Dünya'nın atmosferi bu nedenle statik bir örtü değil, sürekli çalışan dinamik bir sistemdir.
Atmosferin hayat bakımından gördüğü başlıca görevleri şöyle özetleyebiliriz:
Solunum için gerekli oksijeni barındırır.
Fotosentez için gerekli karbondioksiti içerir.
Azot döngüsünün büyük deposudur.
Su döngüsünün atmosferik bölümünü gerçekleştirir.
Yağmur ve kar oluşumuna ortam sağlar.
Dünya'nın sıcaklık ve enerji dengesine katkıda bulunur.
Zararlı ultraviyole ışınımın önemli bölümünü süzer.
Küçük meteoroidlerin büyük kısmının yeryüzüne ulaşmadan parçalanmasına katkı sağlar.
Sesin yayılmasına ortam oluşturur.
Isı, nem, toz, polen ve çeşitli maddelerin yeryüzünde taşınmasını sağlar.
Bu görevlerin her biri başlı başına incelenmeye değer büyük bir sistemdir.
Şimdi yalnızca tek bir nefesi düşünelim.
Burnumuzdan hava giriyor.
Hava temizleniyor, ısıtılıyor ve nemlendiriliyor.
Akciğerlere ulaşıyor.
Oksijen alveollerden kana geçiyor.
Kalp oksijenli kanı pompalıyor.
Damarlar onu hücrelere taşıyor.
Hücreler oksijeni enerji üretiminde kullanıyor.
Ortaya çıkan karbondioksit kana geçiyor.
Kan tekrar akciğerlere geliyor.
Karbondioksit nefesle atmosfere veriliyor.
Atmosferdeki karbondioksitin bir bölümü daha sonra fotosentez yapan canlılar tarafından kullanılabiliyor.
Tek bir nefes bile insan vücudunu atmosfer, bitkiler, okyanuslar ve Dünya'nın büyük madde döngüleriyle ilişkilendirir.
İnsan kendisini kâinattan bağımsız zannedebilir.
Fakat aldığı her nefes bunun tersini gösterir.
Atmosferin hikmetlerini düşünmek yalnız hayranlık uyandırmamalı, sorumluluk da doğurmalıdır.
Hava kirliliği yalnız çevresel bir problem değildir.
İnsan sağlığını, hayvanları, bitkileri, suları ve ekosistemleri etkileyebilir.
Kur'ân'da:
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı...”
(Rûm, 30/41)
buyrulur.
Bu ayeti doğrudan modern çevre sorunlarından yalnız birine indirgemek doğru olmaz. Ancak insan faaliyetlerinin yeryüzünde bozulmaya yol açabileceği yönündeki genel uyarı, çevre ahlâkı açısından güçlü bir tefekkür zemini oluşturur.
Atmosfer bize verilmiş sınırsız bir çöp alanı değildir.
Gelecek nesillerin de hakkının bulunduğu ortak bir nimettir.
Atmosferi göremiyoruz.
Fakat onsuz birkaç dakika bile yaşayamayız.
Sessizdir fakat sesimizi taşır.
Şeffaftır fakat bazı zararlı ışınımları süzer.
Hafif görünür fakat Dünya çapında devasa hava kütlelerini hareket ettirir.
Su değildir fakat okyanuslardan karalara su taşınmasının vazgeçilmez aracıdır.
Canlı değildir fakat bütün karasal canlılığın çevresini kuşatır.
Atmosferdeki gazlar, bulutlar, rüzgârlar, yağmurlar, basınç sistemleri ve enerji alışverişleri birbirinden bağımsız değildir.
Hepsi Dünya adı verilen büyük sistemin parçalarıdır.
Tefekkür nazarıyla bakıldığında gökyüzü artık yalnızca başımızın üzerindeki mavi boşluk olarak görünmez.
Her nefeste çalışan büyük bir düzen görülür.
Her yağmur damlasında su döngüsü görülür.
Her rüzgârda atmosferin hareketi görülür.
Her gün batımında ışığın atmosferle etkileşimi görülür.
Her nefeste hayatın ne kadar büyük sistemlere bağlı olduğu anlaşılır.
Kur'ân'ın:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için deliller vardır.”
(Âl-i İmrân, 3/190)
beyanı, insanı gökyüzüne yalnız bakmaya değil, onun üzerinde düşünmeye de davet eder.
Atmosferi bilim bize gazları, basıncı, sıcaklığı, ışınımı ve dolaşım sistemleriyle anlatır.
Tefekkür ise insana başka bir soru sordurur:
Bütün bu sistemler neden hayatı mümkün kılacak şekilde birbiriyle böylesine bağlantılı çalışmaktadır?
İşte gökyüzüne bu nazarla bakıldığında sıradan görünen bir nefes bile büyük bir nimet hâline gelir.
“Demek hava yalnızca soluduğumuz bir gaz karışımı değil; hayatın devamı için vazifelendirilmiş sayısız fiziksel ve biyolojik sürecin buluştuğu büyük bir nimet sahasıdır.”
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.