- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) hayatı yalnızca ibadet, ahlâk ve aile hayatı bakımından değil; devlet yönetimi, insan kaynaklarının değerlendirilmesi, görev dağılımı, ehliyet ve liyakat açısından da çok önemli ölçüler ihtiva eder.
Medine döneminde Hz. Peygamber (asm); devlet başkanı, hâkim, ordu komutanı, öğretmen ve toplum önderi olarak farklı sorumlulukları aynı anda yürütmüştür. Bunun yanında bütün işleri bizzat kendisi yapmamış; valiler, kumandanlar, kadılar, zekât memurları, elçiler, kâtipler ve çeşitli görevliler tayin etmiştir.
Bu görevlendirmelerde dikkati çeken temel prensip şudur:
Görev bir imtiyaz değil, emanettir; makam bir üstünlük göstergesi değil, sorumluluktur.
Kur’ân-ı Kerîm bu ilkeyi şöyle ifade eder:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
Bu ayet, İslâm'ın yönetim anlayışının temel esaslarından ikisini birlikte ortaya koymaktadır:
Ehliyet ve adalet.
Emanet ehline verilmezse yönetim bozulur; adalet kaybolursa toplumda güven sarsılır.
Hz. Peygamber’in (asm) yönetim anlayışını anlamanın ilk şartı, makamın mahiyetini doğru kavramaktır.
İslâm açısından devlet görevi:
şahsî kazanç vasıtası,
nüfuz alanı,
akrabaları yükseltme aracı,
sosyal itibar kazanma yolu
değildir.
Görev, Allah ve toplum adına taşınan ağır bir emanettir.
Ebû Zer (ra), Resûlullah’tan kendisini bir göreve tayin etmesini istemişti. Hz. Peygamber (asm) ona şöyle buyurdu:
“Ey Ebû Zer! Sen zayıfsın. Bu görev bir emanettir. Kıyamet gününde, hakkını vererek alan ve gereğini yerine getiren kimse dışında, pişmanlık ve rezillik sebebidir.”
(Müslim, İmâre)
Burada son derece önemli bir yönetim prensibi bulunmaktadır.
Ebû Zer kötü bir insan değildi. Tam tersine son derece samimi, zâhid ve faziletli bir sahâbîydi.
Fakat:
İyi insan olmak ile iyi yönetici olmak aynı şey değildir.
Bir insan çok takvâ sahibi olabilir fakat idarecilik yeteneği sınırlı olabilir.
Bir başkası çok cesur olabilir fakat diplomasi konusunda başarılı olmayabilir.
Bir başkası çok bilgili olabilir fakat insan yönetiminde yeterli olmayabilir.
Dolayısıyla Hz. Peygamber (asm), insanları yalnızca genel faziletlerine göre değil, verilecek görevin gerektirdiği özel kabiliyetlere göre değerlendirmiştir.
Ehliyet, kişinin bir işi yapabilecek bilgi, yetenek ve kapasiteye sahip olmasıdır.
Liyakat ise kişinin:
ahlâkı,
güvenilirliği,
sorumluluk duygusu,
tecrübesi,
karakteri,
göreve uygunluğu
gibi daha geniş özelliklerini kapsar.
Kur’ân'da Hz. Musa'nın (as) kıssasında önemli bir ölçü zikredilir:
“Şüphesiz ücretle çalıştıracağın kimselerin en hayırlısı güçlü ve güvenilir olanıdır.”
(Kasas, 28/26)
Burada iki özellik birlikte zikredilmektedir:
Kuvvet + emanet.
Modern ifadeyle:
Yeterlilik + güvenilirlik.
Sadece yetenek yeterli değildir.
Çok yetenekli fakat güvenilmez insan devlet için tehlikeli olabilir.
Aynı şekilde çok dürüst fakat görev için gerekli bilgi ve beceriye sahip olmayan insan da iyi niyetine rağmen zarar verebilir.
Bu nedenle ideal yönetici veya kamu görevlisinde iki özellik birleşmelidir:
İşi yapabilecek güç ve yetenek + emaneti koruyabilecek ahlâk.
Nebevî yönetimin dikkat çekici yönlerinden biri, Hz. Peygamber’in (asm) insanların karakterlerini ve kabiliyetlerini gözlemlemesidir.
Sahâbenin tamamını aynı kalıba sokmamıştır.
Her insanda farklı bir kabiliyet bulunduğunu görmüş ve uygun alanlarda değerlendirmiştir.
Mesela:
Hz. Ebû Bekir'de güven, sadakat ve temsil gücü,
Hz. Ömer'de adalet, kararlılık ve yönetim kabiliyeti,
Hz. Ali'de ilim, muhakeme ve cesaret,
Muâz b. Cebel'de dinî bilgi,
Zeyd b. Sâbit'te yazı, dil ve kayıt yeteneği,
Hâlid b. Velîd'de askerî strateji,
Bilâl-i Habeşî'de ezan ve güçlü temsil,
Mus'ab b. Umeyr'de eğitim, tebliğ ve iletişim kabiliyeti
öne çıkmıştır.
Buradan çok önemli bir yönetim prensibi çıkar:
Başarılı yönetici herkesi aynı işi yapmaya zorlayan değil, kimin hangi işi daha iyi yapabileceğini keşfeden yöneticidir.
Birinci Akabe Biatı'ndan sonra Medineli Müslümanların İslâm'ı öğretecek birine ihtiyaçları vardı.
Hz. Peygamber (asm), Mus'ab b. Umeyr'i Medine'ye gönderdi.
Bu tercih çok hikmetliydi.
Mus'ab:
gençti,
güzel konuşuyordu,
Kur’ân'ı biliyordu,
sabırlıydı,
insan ilişkilerinde başarılıydı,
muhatabını incitmeden konuşabiliyordu.
Medine'de karşılaştığı sert tepkilere rağmen kavga etmek yerine insanları dinlemeye ve Kur’ân'ı anlatmaya davet etti.
Sonuçta Medine'deki İslâmî gelişmenin öncü isimlerinden biri oldu.
Her görevde sertlik ve otorite işe yaramaz.
Eğitim ve tebliğ görevi için:
iletişim yeteneği + sabır + bilgi + insan psikolojisini anlama
gerekir.
Hz. Peygamber (asm), göreve uygun insan seçmenin önemini fiilen göstermiştir.
Hâlid b. Velîd (ra), Müslüman olduktan sonra askerî kabiliyetiyle öne çıktı.
Hz. Peygamber (asm) onun bu yeteneğini değerlendirdi.
Mûte Savaşı'nda tayin edilen kumandanların şehit edilmesinden sonra Hâlid b. Velîd komutayı devralmış ve ordunun ağır bir felakete uğramadan geri çekilmesini sağlamıştır.
Hz. Peygamber'in ona:
“Allah'ın kılıçlarından bir kılıç”
manasında övgüde bulunduğu rivayet edilmiştir.
Buradaki önemli nokta şudur:
Hâlid'in esas üstünlük alanı askerî stratejiydi.
Nebevî yönetim bu yeteneği doğru yerde kullandı.
Devlet yönetiminde insanların yalnızca eksikliklerine bakılmaz.
Şu soru sorulur:
“Bu insanın en güçlü tarafı nedir ve toplumun hangi ihtiyacında kullanılabilir?”
Hz. Peygamber (asm), Muâz b. Cebel'i Yemen'e gönderirken onun dinî bilgisini dikkate almıştır.
Yemen görevi sıradan bir idarecilik değildi.
Orada:
insanlara İslâm anlatılacak,
dinî meseleler öğretilecek,
zekât uygulamaları yürütülecek,
hukukî meseleler çözülecek,
toplumsal problemler değerlendirilecekti.
Dolayısıyla gönderilecek kişinin ilmî yeterliliği önemliydi.
Muâz b. Cebel'in tercih edilmesi bize şunu öğretir:
Uzmanlık gerektiren görevlere uzman kişiler getirilmelidir.
Sadece sadakat yeterli değildir.
Hz. Peygamber'in (asm) Zeyd b. Sâbit'in zekâsını ve öğrenme kabiliyetini değerlendirdiği bilinmektedir.
Zeyd:
vahiy kâtipliği yapmış,
yazışmalarda görev almış,
dil öğrenmiş,
daha sonraki dönemde Kur’ân'ın toplanmasında önemli sorumluluk üstlenmiştir.
Burada çok önemli bir kamu yönetimi ilkesi bulunmaktadır:
Devlet, yetenekli gençleri keşfetmeli ve onları gelecekte ihtiyaç duyacağı alanlarda yetiştirmelidir.
Yani liyakat yalnızca mevcut yetenekleri kullanmak değildir.
Liyakat aynı zamanda insan yetiştirmektir.
Hz. Peygamber (asm), hayatının son döneminde hazırlanmış olan ordunun başına genç yaşındaki Üsâme b. Zeyd'i tayin etti.
Orduda ondan yaşça büyük ve tecrübeli sahâbîler de bulunuyordu.
Bazı insanların onun gençliği sebebiyle komutanlığını eleştirdiği rivayet edilmektedir.
Hz. Peygamber (asm) ise Üsâme'nin komutanlığını savunmuştur.
Bu olay çok önemli bir ilke ortaya koyar:
Liyakat yaşla sınırlı değildir.
Tecrübe önemlidir fakat tek ölçü değildir.
Genç bir insan:
yetenekli,
güvenilir,
disiplinli,
eğitimli,
göreve uygun
ise büyük sorumluluklar alabilir.
Bugünün yönetimleri açısından bunun anlamı açıktır:
Gençlere yalnızca geleceğin insanları olarak değil, bugünün sorumluluk taşıyabilecek insanları olarak bakılmalıdır.
Hz. Peygamber'in (asm) yönetim anlayışındaki dikkat çekici prensiplerden biri de makam talebine karşı ihtiyatlı olmasıdır.
Abdurrahman b. Semüre'ye şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Ey Abdurrahman! Yöneticilik isteme. Eğer istemeden sana verilirse yardım görürsün; isteğin üzerine verilirse onunla baş başa bırakılırsın.”
(Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre)
Bu prensip, göreve talip olan herkesin kötü olduğu anlamına gelmez.
Asıl mesele şudur:
Makam sevgisi insanın muhakemesini bozabilir.
İnsan zamanla hizmet için makam istemek yerine makam için hizmet ediyor görüntüsü vermeye başlayabilir.
Bu nedenle yöneticilikte:
hırs,
şöhret arzusu,
güç tutkusu,
üstünlük duygusu
tehlikelidir.
Ebû Musa el-Eş'arî'nin anlattığı bir hadisede, beraberindeki bazı kişilerin Hz. Peygamber'den yöneticilik talep etmeleri üzerine Resûlullah'ın (asm) yöneticilik isteyen kimseleri görevlendirme konusunda ihtiyat gösterdiği bildirilmiştir.
Bu yaklaşımın hikmeti büyüktür.
Çünkü makamı aşırı isteyen insanın zihninde:
“Ben topluma nasıl hizmet ederim?”
sorusunun yerine zamanla:
“Ben bu makamı nasıl elde ederim?”
sorusu geçebilir.
Nebevî anlayışta makam:
aranan ganimet değil, yüklenilen emanettir.
Hz. Peygamber'in (asm) hayatında aile yakınlığının kişiye otomatik bir kamu imtiyazı sağlamadığı görülmektedir.
İslâm'ın temel ölçüsü:
nesep değil ehliyet, yakınlık değil adalettir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.”
(Nisâ, 4/135)
Bu ayet devlet yönetimine uygulandığında çok güçlü bir prensip ortaya çıkar:
Yakınımız olması bir insanı görev için ehil yapmaz; rakibimiz olması da ehil insanın hakkını ortadan kaldırmaz.
Kureyş'in ileri gelenlerinden bir aileye mensup bir kadının hırsızlık meselesinde bazı kimseler cezanın uygulanmaması için aracılık yapılmasını istediler.
Üsâme b. Zeyd aracılık için gönderildi.
Hz. Peygamber (asm) buna sert tepki gösterdi ve önceki toplumların güçlü ile zayıf arasında ayrım yapmalarının onların helâk sebeplerinden olduğunu belirtti.
Ardından meşhur ifadeyi kullandı:
“Muhammed'in kızı Fâtıma da çalmış olsaydı onun hakkında da hükmü uygulardım.”
(Buhârî, Hudûd; Müslim, Hudûd)
Bu hadisenin devlet yönetimi açısından mesajı çok açıktır:
Hukuk kişiye göre değişmez.
Devlet:
zengine başka,
fakire başka,
güçlüye başka,
güçsüze başka,
yakına başka,
yabancıya başka
muamele ederse adalet yara alır.
Bir insanın çok yetenekli olması onu otomatik olarak iyi yönetici yapmaz.
Kur’ân'ın ölçüsü:
“Güçlü ve güvenilir.”
İkisinin birlikte bulunmasıdır.
Bunu bir formülle ifade edebiliriz:
Yetenek + Ahlâk + Güvenilirlik + Sorumluluk = Liyakat
Yetenek var, güven yoksa:
yolsuzluk riski vardır.
Güven var, yetenek yoksa:
başarısızlık riski vardır.
Bilgi var, adalet yoksa:
zulüm riski vardır.
Güç var, merhamet yoksa:
otoriterleşme riski vardır.
Bu sebeple Nebevî yönetimde insan değerlendirmesi çok boyutludur.
Hz. Peygamber (asm) insanların karakter farklılıklarını dikkate almıştır.
Bir insan:
askerlikte başarılı,
idarecilikte zayıf;
bir başkası:
ilimde güçlü,
askerlikte yetersiz;
bir diğeri:
diplomaside başarılı,
hitabette kuvvetli;
başka biri:
mali konularda güvenilir
olabilir.
Bunun anlamı şudur:
“İyi insan” ile “bu görev için doğru insan” farklı sorulardır.
Modern yönetim anlayışında buna görev-kişi uyumu denilebilir.
Hz. Peygamber'in (asm) uygulamalarından çıkarılabilecek önemli derslerden biri yöneticinin insan tanıma kabiliyetidir.
Yönetici şu soruları sorabilmelidir:
Bu insan baskı altında nasıl davranıyor?
Öfkelendiğinde adaletini koruyabiliyor mu?
Para karşısında zaaf gösteriyor mu?
Yetki alınca değişiyor mu?
Eleştiriye tahammülü var mı?
İnsanlara tepeden mi bakıyor?
Emanete sadık mı?
Sır saklayabiliyor mu?
Kriz anında soğukkanlı mı?
Karar verirken istişare ediyor mu?
Başarıyı kendisine, başarısızlığı başkasına mı yüklüyor?
Yetkisini şahsî menfaat için kullanıyor mu?
Çünkü insanın gerçek karakteri çoğu zaman rahatlık zamanında değil;
para, güç, makam, öfke ve kriz zamanlarında ortaya çıkar.
Nebevî yönetimden çıkarılabilecek önemli prensiplerden biri şudur:
Görevin mahiyeti, aranacak liyakatin mahiyetini belirler.
Mesela:
cesaret,
stratejik düşünme,
soğukkanlılık,
disiplin
ön plana çıkar.
hukuk bilgisi,
tarafsızlık,
sabır,
delilleri değerlendirme
önemlidir.
dürüstlük,
hesap bilgisi,
şeffaflık,
mal hırsından uzaklık
aranmalıdır.
dil bilgisi,
temsil kabiliyeti,
nezaket,
siyasi feraset
önemlidir.
bilgi,
sabır,
anlatma yeteneği,
muhatabın seviyesine inebilme
gerekir.
Demek ki:
Liyakat göreve göre tanımlanmalıdır.
Hz. Peygamber (asm) vahiy alan bir peygamber olmasına rağmen birçok dünyevî ve idarî meselede sahâbesiyle istişare etmiştir.
Kur’ân:
“İş konusunda onlarla istişare et.”
(Âl-i İmrân, 3/159)
buyurur.
Başka bir ayette müminler:
“Onların işleri aralarında istişare iledir.”
(Şûrâ, 42/38)
şeklinde tarif edilir.
Bu, yöneticinin her şeyi bilmek zorunda olmadığını öğretir.
İyi yönetici:
Her şeyi bilen kişi değil, hangi konuda kime danışacağını bilen kişidir.
Bedir Savaşı sırasında ordunun konumuyla ilgili Hubâb b. Münzir'in görüş bildirdiği ve Hz. Peygamber'in (asm), meselenin vahye dayalı olmadığını öğrenmesinin ardından onun askerî değerlendirmesini dikkate aldığı siyer kaynaklarında anlatılır.
Burada çok önemli bir yönetim kültürü vardır:
Alt kademedeki bir insan doğruyu söylüyorsa onun görüşü dikkate alınabilir.
Yönetici:
“Ben devlet başkanıyım, benim söylediğim mutlaka doğrudur.”
anlayışına kapılmaz.
Bu aynı zamanda liyakatin sadece atamada değil, karar alma süreçlerinde de değerlendirilmesi demektir.
Hendek Savaşı sırasında Medine'nin savunulmasında hendek kazılması fikri Selmân-ı Fârisî'nin İran coğrafyasındaki savaş tecrübesinden gelen bir öneri olarak siyer kaynaklarında aktarılır.
Hz. Peygamber (asm) bu fikri değerlendirdi.
Buradan evrensel bir yönetim prensibi çıkar:
Faydalı bilgi kimden gelirse gelsin değerlendirilmelidir.
Selmân:
Arap değildi,
Kureyşli değildi,
kabile aristokrasisinin mensubu değildi.
Fakat bilgisi faydalıydı.
Dolayısıyla esas olan:
fikri söyleyen kişinin kökeni değil, fikrin doğruluğudur.
Hz. Peygamber'in (asm) hurmaların aşılanmasıyla ilgili meşhur hadisinde:
“Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz.”
(Müslim, Fezâil)
buyurduğu rivayet edilmiştir.
Bu hadis çok önemli bir yönetim prensibine işaret eder.
Dinî ve ahlâkî ölçüler korunmakla beraber;
tarım,
tıp,
mühendislik,
ekonomi,
teknoloji,
savunma,
şehircilik
gibi teknik alanlarda uzmanlık bilgisine ihtiyaç vardır.
Dolayısıyla devlet yönetiminde:
“Ben yöneticiyim, her şeyi bilirim.”
anlayışı yerine:
“Bu işi en iyi kim biliyor?”
sorusu sorulmalıdır.
Liyakatli insanı göreve getirmek yeterli değildir.
Görevlilerin denetlenmesi de gerekir.
Hz. Peygamber'in (asm) zekât toplamak üzere görevlendirdiği İbnü'l-Lütbiyye isimli kişinin dönüşünde:
“Bu size aittir, bu da bana hediye edildi.”
demesi üzerine Resûlullah (asm) buna tepki göstermiştir.
Onun:
“Anne ve babasının evinde otursaydı bakalım kendisine hediye verilecek miydi?”
anlamındaki ikazı son derece önemlidir.
(Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre)
Burada kamu ahlâkının temel prensiplerinden biri ortaya çıkmaktadır:
Makam sebebiyle elde edilen şahsî menfaat masum bir hediye olarak görülmemelidir.
Bu hadis günümüzde:
rüşvet,
nüfuz ticareti,
çıkar çatışması,
makam hediyesi,
kamu imkânlarını şahsî kullanma
konularında güçlü bir ahlâkî ölçüdür.
Bir kişiye görevi sebebiyle verilen şey ile şahsına verilen şey birbirinden ayrılmalıdır.
Çünkü kamu yetkisi şahsın malı değildir.
Milletin emaneti olan yetkiden şahsî kazanç üretilemez.
Hz. Peygamber'in (asm) kamu görevlisinin aldığı hediyeyi toplum önünde eleştirmesi ayrıca şunu gösterir:
Yönetimde yalnızca dürüst olmak yetmez.
Dürüstlüğün denetlenebilir olması gerekir.
Sağlıklı devlet yönetiminde:
kayıt,
kontrol,
denetim,
hesap verme,
şeffaflık
bulunmalıdır.
Çünkü insan nefsi makam ve servet karşısında değişebilir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvâya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Bu ayet devlet yönetiminin zirve ölçülerinden biridir.
Adalet:
sevdiğimize karşı kolaydır.
Asıl imtihan:
sevmediğimize karşı adil olabilmektir.
Dolayısıyla liyakat sisteminde:
dostluk,
düşmanlık,
siyasi yakınlık,
akrabalık,
kabile,
bölge,
servet
esas ölçü olamaz.
Ölçü:
ehliyet + güvenilirlik + adalet
olmalıdır.
Risale-i Nur'un genel yaklaşımında insanın vazifesi, makamı ve imkânları şahsî mülkü olarak değil, kendisine verilmiş bir emanet olarak görmesi önemlidir.
Bediüzzaman Said Nursî'nin üzerinde durduğu:
adalet,
meşveret,
hakkın üstünlüğü,
şahıs merkezli anlayıştan kaçınma,
kuvvet yerine hakkı esas alma,
vazifeyi şahsî menfaate dönüştürmeme
gibi esaslar, kamu yönetimindeki liyakat anlayışıyla güçlü biçimde ilişkilendirilebilir.
Risale-i Nur perspektifinde esas olan:
“Haklı olan güçlüdür” anlayışıdır; “güçlü olan haklıdır” anlayışı değildir.
Bu fark devlet yönetiminde hayatîdir.
Bir yönetici çevresine yalnızca kendisini tasdik eden insanları toplarsa zamanla gerçeklerden uzaklaşabilir.
Nebevî meşveret anlayışı ise yöneticinin farklı görüşleri dinlemesini gerektirir.
Liyakatli danışman:
Yöneticinin hoşuna giden şeyi söyleyen değil, doğru bildiğini edeple söyleyebilen kişidir.
Bu nedenle iyi yönetici kendisine sadece:
“Evet efendim.”
diyen insanlardan değil;
gerektiğinde:
“Bu kararın şöyle bir sakıncası olabilir.”
diyebilecek dürüst ve ehil insanlardan yararlanmalıdır.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Yöneticiye şahsî sadakat ile:
devlete, hukuka, hakka ve emanete sadakat
aynı şey değildir.
Nebevî ölçüler açısından ideal kamu görevlisinin sadakati şahıslara körü körüne bağlılık şeklinde değil;
Allah'a karşı sorumluluk,
adalet,
hak,
emanet,
toplumun menfaati
çerçevesinde anlaşılmalıdır.
Bir yöneticinin kendisine çok bağlı fakat yetersiz insanları görevlendirmesi yönetimi zayıflatır.
Hz. Peygamber'in (asm) çok çarpıcı bir uyarısı vardır:
“Emanet zayi edildiğinde kıyameti bekle.”
Kendisine:
“Emanet nasıl zayi edilir?”
diye sorulunca:
“İş ehil olmayana verildiğinde kıyameti bekle.”
(Buhârî, İlim)
buyurduğu rivayet edilmiştir.
Bu hadis yalnızca dünyanın sonundaki kıyamete dair bir işaret olarak değil, toplumların düzeninin bozulmasına dair büyük bir ikaz olarak da düşündürülebilir.
Çünkü görev ehil olmayana verilirse:
ehil insan dışlanır → kurum zayıflar → hatalar artar → adalet sarsılır → güven azalır → kamu kaynakları israf edilir → toplum devlete güvenini kaybeder.
Dolayısıyla liyakatsizlik sadece bir personel hatası değildir.
Toplumsal çöküş mekanizmasıdır.
Bir kurumda çalışanlar şunu görürse:
“Çalışmamın, bilgimin ve başarımın önemi yok; önemli olan kime yakın olduğum.”
o kurumda çalışma ahlâkı bozulmaya başlar.
İnsanlar kendilerini geliştirmek yerine bağlantı aramaya başlayabilir.
Böylece liyakatsizlik iki zarar meydana getirir:
Birincisi: Yetersiz insan göreve gelir.
İkincisi: Yetenekli insanın çalışma arzusu kırılır.
İkinci zarar bazen birincisinden daha büyüktür.
Hz. Peygamber'in (asm) hayatından hareketle yöneticilerin insanları değerlendirirken şu ölçülere bakması gerektiği söylenebilir:
Güvenilir mi?
Görevin gerektirdiği bilgiye sahip mi?
İşi fiilen yapabiliyor mu?
Benzer meselelerle karşılaşmış mı?
Krizde nasıl davranıyor?
Sevdiği ve sevmediği insanlar arasında hakkaniyeti koruyabiliyor mu?
Maddi menfaat karşısında ilkelerini koruyor mu?
Yetki verilince kibirleniyor mu?
İnsanlarla sağlıklı ilişki kurabiliyor mu?
Başkasının görüşünü dinleyebiliyor mu?
Yanıldığında kararını değiştirebiliyor mu?
Kendi menfaatini mi, toplumun menfaatini mi öncelemektedir?
İşte gerçek anlamda insanı tanımak, yalnızca özgeçmişine bakmak değildir.
Bir insanı tanımanın önemli yollarından biri ona küçük sorumluluklar vermektir.
Çünkü bazı özellikler konuşmayla anlaşılmaz.
İnsan:
parayla, yetkiyle, krizle, eleştiriyle ve başarıyla imtihan edildiğinde karakterinin farklı yönleri ortaya çıkar.
Bu nedenle yönetimde insan tanımanın sağlıklı yöntemi:
gözlem + tecrübe + referans + küçük görevler + denetim + sonuç değerlendirmesi
şeklinde olmalıdır.
Bir insan geçmişte başarılı olabilir fakat zamanla görevini yerine getiremeyebilir.
Bu sebeple liyakat:
bir defa verilen ömür boyu geçerli diploma değildir.
Devamlı değerlendirilmesi gereken bir durumdur.
Kurumlar:
performansı,
dürüstlüğü,
sonuçları,
kamu yararını,
vatandaş memnuniyetini,
hukuka uygunluğu
düzenli olarak değerlendirmelidir.
Bir insanı sevmek ona her görevi vermeyi gerektirmez.
Hz. Peygamber'in (asm) Ebû Zer'e yaklaşımı bunun güzel örneğidir.
Ebû Zer'i seviyordu fakat yöneticilik konusunda uygun görmedi.
Bu bize önemli bir ahlâk öğretir:
Bir insanı göreve getirmemek onu değersiz görmek değildir.
Herkesin kabiliyeti farklıdır.
Birini yanlış göreve getirmek bazen ona iyilik değil, kötülük olabilir.
Zayıf yönetici kendisinden yetenekli insanları tehdit olarak görür.
Güçlü yönetici ise onları toplum için kazanç olarak değerlendirir.
Nebevî yönetim anlayışında farklı kabiliyetlerin ortaya çıkması teşvik edilmiştir.
Çünkü amaç:
yöneticinin şahsını büyütmek değil, ümmetin maslahatını gerçekleştirmektir.
Bu sebeple gerçek lider:
Kendisinden sonra sistemi taşıyabilecek insanlar yetiştirir.
Liyakat sisteminin en büyük düşmanlarından biri:
“Bizden olsun da nasıl olursa olsun.”
anlayışıdır.
Kur’ân ve Sünnet perspektifinden doğru yaklaşım ise:
“Kim bu işi hakkıyla yapabilecekse görev ona verilsin.”
olmalıdır.
Aksi halde devlet kadroları:
hizmet makamı olmaktan çıkar,
grup menfaatlerinin paylaşım alanına dönüşebilir.
Bu ise emanete aykırıdır.
Hz. Peygamber'in (asm) hayatından hareketle modern kamu yönetimi için şu temel model çıkarılabilir:
Görev analizi → ehliyet şartlarının belirlenmesi → adayların objektif değerlendirilmesi → ahlâk ve güvenilirliğin araştırılması → uzmanlığın ölçülmesi → istişare → görevlendirme → yetki verilmesi → denetim → hesap verebilirlik → performans değerlendirmesi.
Bu zincirin bir halkası koparsa sistem zayıflar.
Özellikle üç prensip birlikte bulunmalıdır:
Liyakat + Adalet + Denetim
Liyakat var, denetim yoksa yozlaşma olabilir.
Denetim var, liyakat yoksa bürokrasi işlemez.
Liyakat ve denetim var, adalet yoksa sistem toplumun tamamına hizmet etmez.
Bir devlet başkanı veya yönetici bütün işleri kendisi yapamaz.
Dolayısıyla onun başarısı büyük ölçüde:
kimlerle çalıştığına bağlıdır.
Yanlış danışmanlar doğru yöneticiyi yanlış kararlara sürükleyebilir.
Doğru danışmanlar ise yöneticinin göremediği noktaları gösterebilir.
Bu nedenle yönetimde:
“Kimi tanıyorsun?”
sorusundan önce:
“Kimi ne kadar doğru tanıyorsun?”
sorusu önemlidir.
Hz. Peygamber'in (asm) hayatından hareketle yönetimde liyakat anlayışını şu şekilde özetleyebiliriz:
Emaneti ehline ver.
Göreve değil, görevin gerektirdiği kabiliyete bak.
İyi insan olmakla iyi yönetici olmayı birbirine karıştırma.
Akrabalığı liyakatin önüne geçirme.
Makam hırsına karşı dikkatli ol.
Gençlerin kabiliyetini küçümseme.
Uzmanlık bilgisine değer ver.
Faydalı fikrin kimden geldiğine değil, doğruluğuna bak.
İstişare et.
Görevlendirdiğin kişiyi denetle.
Kamu görevinden şahsî menfaat sağlanmasına izin verme.
Dostuna da düşmanına da adaletle davran.
Kendisinden daha yetenekli insanlardan korkma.
Yetenekli insanları keşfet ve yetiştir.
Yetkiyi ayrıcalık değil emanet olarak gör.
Hz. Peygamber'in (aleyhissalâtü vesselâm) hayatından çıkan en güçlü yönetim derslerinden biri şudur:
Devlet insanların üzerinde yükselmek için değil, insanların hukukunu korumak ve onlara hizmet etmek için vardır; devlet görevi de sahip olunan bir imtiyaz değil, taşınan bir emanettir.
Bu sebeple Kur’ân'ın:
“Emanetleri ehline veriniz.”
(Nisâ, 4/58)
emri yalnızca bireysel ahlâka ilişkin değildir; sağlam toplum ve devlet düzeninin temel prensiplerinden biridir.
Nebevî uygulamalarda Mus'ab'ın eğitim ve tebliğde, Muâz'ın ilim ve irşadda, Zeyd'in yazı ve dil alanında, Hâlid'in askerî sahada, Üsâme'nin genç yaşta komutanlıkta değerlendirilmesi; buna karşılık çok faziletli bir sahâbî olan Ebû Zer'in yöneticilikten uzak tutulması aynı hakikati göstermektedir:
İnsanların değeri aynı olabilir fakat kabiliyetleri aynı değildir; hikmet, doğru insanı doğru yerde değerlendirmektir.
Bunun karşısında adam kayırma, nepotizm, kör sadakat, makam hırsı ve ehil olmayan kişilere yetki verilmesi yalnızca idarî yanlış değildir. Bunlar emanete zarar veren ahlâkî problemlerdir.
Nitekim Resûlullah'ın (asm):
“İş ehil olmayana verildiğinde kıyameti bekle.”
uyarısı, liyakat meselesinin ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir.
Bir devletin gerçek gücü yalnızca ordusunun, ekonomisinin veya kurumlarının büyüklüğü değildir.
Gerçek güç:
doğru insanı bulabilmek, doğru yerde görevlendirmek, yetki verirken emaneti hatırlatmak, görev sırasında denetlemek ve hukuk karşısında herkesi eşit tutabilmektir.
Bu bakımdan Nebevî devlet yönetiminin özünü üç kelimeyle ifade etmek mümkündür:
EHİLİYET – EMANET – ADALET
Ehliyet işi doğru insana verir.
Emanet o insanın yetkiyi şahsî menfaatine çevirmesini engeller.
Adalet ise bütün sistemi toplumun tamamının hukukunu koruyan bir yapıya dönüştürür.
İşte Hz. Peygamber'in (asm) devlet ve toplum yönetiminden günümüze kalan en büyük hikmetlerden biri budur:
İnsanları tanı; kabiliyetlerini keşfet; görevi ehline ver; fakat ehil olanı da adalet ve hesap verme sorumluluğundan muaf tutma. Çünkü makam geçici, emanet ağır, kul hakkı ise Allah katında büyük bir sorumluluktur.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.