- Salih Avcı
- 20.02.2023
Kâinatı sonsuz hikmet, merhamet, adalet ve güzellikle yaratan Cenâb-ı Hakk'ın cehennemi yaratmasında hangi hikmetler vardır?
Her şeyi temiz, güzel, düzenli ve ölçülü yaratan Allah'ın, günahkârların ve zalimlerin cezalandırılacağı bir âlem yaratmasının sebebi nedir?
Cehennem yalnızca bir azap yeri midir? Yoksa ilâhî adaletin, hikmetin, izzetin ve İsm-i Kuddûs'ün tecellilerine hizmet eden başka vazifeleri de var mıdır?
Bu sorular, iman ve ahiret hakikatlerinin en derin meselelerindendir.
Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur'da cehennemi yalnızca cezalandırma yönüyle değil; Allah'ın isimleri, kâinattaki düzen, insanın iradesi, adalet, rahmet ve ahiretin gerekliliği çerçevesinde de ele alır.
Özellikle Otuzuncu Lem'a'nın Birinci Nüktesi'nde İsm-i Kuddûs, Onuncu Söz'de haşir ve adalet, Yirmi Dokuzuncu Söz'de ahiret, Yirmi Sekizinci Söz'de cennet ve cehennem gibi bahisler, bu konuyu anlamak için önemli esaslar sunar.
Bu makalede şu temel hakikat üzerinde duracağız:
Cehennem, yalnızca suçların karşılık bulduğu bir yer değil; ilâhî adaletin gerçekleştiği, hikmetin göründüğü, kötülük ile iyiliğin nihai olarak ayrıldığı ve İsm-i Kuddûs'ün manasına uygun bir arındırma ve ayırma vazifesinin tecelli ettiği bir ahiret yurdudur.
Burada önemli bir ayrım vardır: Cehennemin İsm-i Kuddûs ile ilişkisini açıklarken Risale-i Nur'daki doğrudan ifadeler ile bu ifadelerden hareketle yapılan yorumları birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü cehennemin bütün sırlarını ve mahiyetini eksiksiz bilmek insana verilmiş değildir.
Allah'ın güzel isimlerinden biri el-Kuddûs ismidir.
Kuddûs; her türlü eksiklikten, kusurdan, noksanlıktan ve yaratılmışlara ait sınırlılıklardan münezzeh olan, mutlak kutsiyet ve kemal sahibi Allah demektir.
Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:
"O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Melik'tir, Kuddûs'tür, Selâm'dır..." (Haşr, 59:23, ilgili bölümün meali)
İsm-i Kuddûs'ün kâinattaki tecellilerinden biri, yaratılmış varlıklarda görülen temizlik, arınma, yenilenme ve düzenin korunmasıdır.
Risale-i Nur'un Otuzuncu Lem'a'sında Bediüzzaman, kâinatın her tarafında görülen geniş bir temizlik hakikatine dikkat çeker.
Yeryüzünde milyonlarca canlı yaşar. Her gün sayısız varlık doğar, büyür, beslenir ve ölür. Ağaçlar yapraklarını döker, hayvanlar artıklar bırakır, canlıların bedenlerinde sürekli maddeler değişir.
Buna rağmen yeryüzü, yaratılışındaki yenilenme ve temizlenme mekanizmaları sayesinde yaşanabilir bir düzen içerisinde varlığını sürdürür.



Bu düzen içerisinde:
Yağmurlar yeryüzünü yıkar ve su döngüsüne katılır.
Rüzgârlar havanın hareketine ve yenilenmesine hizmet eder.
Mikroorganizmalar organik maddelerin ayrışmasında görev alır.
Bitkiler ve ekosistemler madde döngülerine katılır.
Canlıların bedenlerinde atıkların uzaklaştırılması için özel sistemler bulunur.
Bu olayların her biri bilimsel bakımdan doğal süreçlerle açıklanabilir. Risale-i Nur ise bunların hikmet ve intizam yönünden İsm-i Kuddûs'e işaret ettiğini anlatır.
İnsanın bedeni temizliğe muhtaç olduğu gibi, kalbi ve ruhu da manevi temizliğe muhtaçtır.
Kibir, zulüm, haset, nankörlük, haksızlık ve kötülük insanın manevi dünyasını kirleten hallerdir.
Ancak burada bir fark vardır:
Maddi kirler su ve benzeri vasıtalarla temizlenirken, manevi kirlerin temizlenmesi iman, tövbe, ibadet, güzel ahlak, hakların iadesi ve Allah'ın affı gibi yollarla gerçekleşir.
Cehennemle İsm-i Kuddûs arasındaki ilişki de bu manevi temizlik ve kötülüklerin nihai olarak ayrılması düşüncesi üzerinden ele alınabilir.
Bununla birlikte cehennemin bütün sakinlerini mutlaka arındırıp cennete götüren bir mekanizma olduğu söylenemez. İslam inancında iman sahibi günahkârların cezalarının ardından kurtulabilmesi ile küfür üzere ölenlerin ahiretteki durumu farklı değerlendirilir.
Bu konuyu anlamak için önce iki kavramı açıklamak gerekir.
Tecelli: Allah'ın bir isminin eserlerinin ve manalarının yaratılmış varlıklarda görünmesidir.
Mazhar: İlâhî bir ismin tecellisine ayna olan varlık veya yerdir.
Mesela yeryüzündeki canlıların rızıklandırılması Rezzâk ismine, hastalıkların şifa bulması Şâfî ismine, varlıkların düzenli yaratılması Hakîm ismine işaret eder.
İsm-i Kuddûs ise özellikle kusurlardan münezzeh olma, temizlik ve arındırma hakikatleriyle ilişkilidir.
Cehennemin İsm-i Kuddûs'e mazhar oluşu, doğrudan bütün cehennemi yalnızca bir temizlik yeri olarak tarif etmek şeklinde anlaşılmamalıdır.
Risale-i Nur'un temizlik ve ahiret bahislerinden hareketle şu yorum yapılabilir:
Allah, dünyada maddi temizlik kanunları koyduğu gibi ahirette de adaletin gerçekleşmesini, kötülüklerin karşılıksız kalmamasını ve cennet ehlinin kötülüklerden uzak bir hayata kavuşmasını irade etmiştir.
Bu bakımdan cehennem, manevi arınma ve iyilikle kötülüğün ayrılması hikmetleriyle ilişkilendirilebilir.
Fakat İsm-i Kuddûs'ün temel manası Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh olmasıdır. Cehennemin İsm-i Kuddûs ile bağlantısı, bu temel anlamın yerini almaz.
Cennet, Kur'ân'ın tasvirine göre kin, düşmanlık, zulüm, acı ve kötülüklerin bulunmadığı bir saadet yurdudur.
Hicr suresinin 47. ayetinde cennet ehlinin kalplerindeki kinin giderileceği bildirilir.
Burada dikkat çekici bir hakikat vardır:
Dünyada insan, iyilikle kötülüğün bir arada bulunduğu bir imtihan ortamında yaşar. Ahirette ise bu imtihan sona erer ve insanların durumları ilâhî hükümle belirlenir.
Böylece cennet, temizlenmiş kalplerin ve ilâhî rahmete mazhar olmuş kulların ebedî saadet yurdu olur.
Cehennem, bu nihai ayrılışın adalet ve ceza yönünü temsil eder.
Cehennemin yaratılış hikmetlerinden en önemlisi, Allah'ın mutlak adaletinin ahirette tecelli etmesidir.
Dünyada her suçun cezası verilmez.
Bir insan yüzlerce kişiye zulmedebilir, insanların haklarını çiğneyebilir, masumları öldürebilir ve dünyada hiçbir ceza görmeden ölebilir.
Buna karşılık nice mazlum, hakkını alamadan hayatını tamamlar.
Eğer ölümle birlikte her şey sona erseydi, bu dünyadaki pek çok haksızlık nihai karşılığını bulmamış olurdu.
Risale-i Nur'un haşir bahislerinde üzerinde durduğu temel düşüncelerden biri budur: Sonsuz adalet sahibi bir Allah'ın varlığı, dünya hayatında tamamlanmayan hesapların görüleceği bir ahiret yurduna işaret eder.
Kur'ân şöyle buyurur:
"Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini iman edip salih amel işleyenlerle bir tutacağımızı mı sandılar?" (Câsiye, 45:21, meal)
Bu ayet, iyi ile kötünün nihai akıbetinin aynı olmayacağını bildirir.
Bir zalim düşünelim.
Ömrü boyunca insanlara haksızlık etmiş, onların mallarını almış, hayatlarını karartmış ve hiçbir pişmanlık göstermemiş olsun.
Bir de bütün hayatını doğruluk, merhamet, fedakârlık ve iyilik içerisinde geçiren bir insan düşünelim.
Bu iki kişinin yaptıklarının hiçbir karşılığının bulunmaması, adalet anlayışıyla bağdaşmaz.
İşte ahiret, ilâhî adaletin eksiksiz gerçekleşeceği yerdir.
Cennet, Allah'ın rahmet ve lütfunun; cehennem ise hak edenler bakımından adalet ve cezasının tecelli ettiği yurt olarak anlaşılır.
Ancak Allah'ın hükmü insanın sınırlı değerlendirmesinden üstündür. Kimin ne kadar sorumlu olduğu, kendisine hangi hakikatin nasıl ulaştığı, niyeti ve mazeretleri Allah'ın ilmiyle değerlendirilir.
Bu mesele, Risale-i Nur'da özellikle On Birinci Şuâ'nın Sekizinci Meselesi'nde açıklanır.
Bediüzzaman'ın yaklaşımına göre, bir zalimin cezalandırılması yalnızca ona verilen ceza açısından değil, zulme uğrayanların hakları açısından da değerlendirilmelidir.
Bir kimsenin çok sayıda masuma zarar verdiğini düşünelim.
O kişinin hiçbir hesap vermeden serbest bırakılması, dışarıdan merhamet gibi görünebilir.
Fakat mağdurlar açısından bu durum yeni bir haksızlık olur.
Zalime sınırsız hoşgörü göstermek, mazluma karşı merhametsizliğe dönüşebilir.
Bediüzzaman, cehennemin rahmet ve adalete aykırı olmadığını, aksine bu hakikatlerle bağdaşan hikmetleri bulunduğunu açıkça ifade eder.
Risale-i Nur Külliyatı+1
Allah'ın rahmeti sonsuzdur.
Fakat rahmet, zulmü haklı göstermek veya mazlumun hakkını yok saymak anlamına gelmez.
Bir mahkemede suçsuz insanların hakkını korumak nasıl adaletin gereğiyse, ahirette de hakların karşılığının verilmesi ilâhî adaletin gereğidir.
Cehennem bu bakımdan yalnızca bir azap yeri değil, adaletin gerçekleştiği bir hüküm yurdudur.
Bununla birlikte cehennemin varlığını rahmetle açıklamak, oradaki azabı hafife almak anlamına gelmez. Kur'ân cehennem azabının son derece ciddi olduğunu bildirir.
Allah'ın isimleri arasında yalnızca rahmet ve güzellik bildiren isimler bulunmaz.
Aynı zamanda izzet, azamet, kudret, hüküm ve adalet bildiren isimler de vardır.
Bunlardan bazıları şunlardır:
Azîz: Mutlak izzet ve üstünlük sahibi.
Cebbâr: Mutlak kudret ve hüküm sahibi; iradesine karşı konulamayan.
Kahhâr: Her şeye galip gelen.
Adl: Mutlak adalet sahibi.
Hakem: Nihai hüküm veren.
Hakîm: Her işi hikmetli olan.
Cehennem, özellikle Allah'ın celâl, izzet, adalet ve hüküm bildiren isimleriyle ilişkilidir.
Bir hükümdar düşünelim.
Ülkesinde hukuk kurmuş, insanlara haklar vermiş ve adaletin korunmasını emretmiş olsun.
Bir kişi bu düzeni sürekli çiğniyor, masumlara zulmediyor ve hiçbir otoriteyi kabul etmiyorsa, onun davranışlarının karşılıksız kalması hukuk düzeninin ciddiyetini zedeler.
Bu örnek Allah'ın insan hükümdarlara benzediği anlamına gelmez. Yalnızca izzet ve hüküm kavramlarını anlamayı kolaylaştırır.
Risale-i Nur'un Yirmi Sekizinci Söz'ündeki cehennem bahsinde, inkârın ilâhî izzet ve celâle karşı isyan yönü ele alınır.
Bediüzzaman, imanın manevi cennetin çekirdeğini, küfrün ise manevi cehennemin tohumunu taşıdığını anlatır.
Buradaki önemli düşünce şudur:
İnsanın inancı, tercihleri ve ahlakı yalnızca geçici davranışlar değildir. Bunların ahirete uzanan sonuçları vardır.
İnsan, dünyaya irade sahibi bir varlık olarak gönderilmiştir.
Doğruyu ve yanlışı seçebilir. İyilik yapabilir, kötülükten uzaklaşabilir. Nefsinin arzularına uyabileceği gibi onları terbiye etmeye de çalışabilir.
Kur'ân'da insanın imtihan için yaratıldığı bildirilir:
"Hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur." (Mülk, 67:2, meal)
Eğer insanın tercihleri hiçbir sonuç doğurmasaydı, sorumluluğun ve imtihanın manası eksik kalırdı.
Cehennem tehdidi, insanın davranışlarının ciddi sonuçları bulunduğunu hatırlatır.
İnsan bazen menfaatine düşkünlük, öfke, kibir veya bencillik sebebiyle başkalarına zarar verebilir.
Ahiret hesabını düşünmek, kişinin bu davranışlardan uzaklaşmasına yardımcı olabilir.
Fakat İslam ahlakında iyilik yalnızca ceza korkusuna dayandırılmaz.
Allah sevgisi, şükür, merhamet, vicdan ve kulluk bilinci de iyiliğin temel sebepleridir.
Korku insanı kötülükten uzaklaştırabilir; sevgi ise iyiliğe yaklaştırır.
Risale-i Nur'un iman ve kulluk anlayışında bu iki yön birlikte bulunur.
İslam inancında günah işleyen her müminin mutlaka cehenneme gireceği kabul edilmez.
Allah dilerse kulunu affeder.
Samimi tövbe, salih ameller, ilâhî rahmet ve Allah'ın izin verdiği şefaat, bağışlanma konusunda önemli yer tutar.
Nisâ suresinin 48. ayetinde Allah'ın, kendisine ortak koşulmasını bağışlamayacağı, bunun dışındaki günahları ise dilediği kimse için bağışlayacağı bildirilir. Ayetin değerlendirilmesinde tövbesiz ölüm ve iman durumu gibi itikadî ayrımlar önemlidir.
Ehl-i sünnet inancında büyük günah işlemiş bir müminin, Allah'ın affına mazhar olmazsa cehennemde ceza görmesi mümkündür.
Ancak imanla ölen kişinin cehennemde ebedî kalmayacağı kabul edilir.
Bu açıdan bazı âlimler, günahkâr müminlerin cehennemde gördükleri cezayı manevi arınmayla da ilişkilendirmişlerdir.
Bu düşünceyi İsm-i Kuddûs açısından değerlendirdiğimizde şöyle bir hikmet ortaya çıkar:
İnsan dünyada tövbe ederek temizlenme fırsatına sahiptir. Ahirette ise Allah'ın adaleti ve rahmeti doğrultusunda nihai akıbeti belirlenir.
Burada cehennemin arındırıcı rolü, özellikle iman sahibi olup ceza gören kimseler için yorumlanabilir.
Bu hüküm, cehennemdeki herkesin sonunda oradan çıkacağı anlamına gelmez.
Kur'ân'da bazı kimseler için ebedî cehennem azabı bildirilmiştir. İslam âlimleri de cehennemin ebedîliği ve orada kalacakların durumunu ayrıntılı biçimde tartışmışlardır.
Dünya hayatında iyilik ve kötülük iç içedir.
Aynı şehirde merhametli insanlarla zalimler, doğrularla yalancılar, fedakârlarla benciller birlikte yaşar.
Bu durum dünyanın imtihan yeri olmasıyla ilişkilidir.
Ahirette ise dünya imtihanı sona erer.
Kur'ân'ın bildirdiği hesap ve hüküm neticesinde insanların akıbetleri birbirinden ayrılır.



Cennet, Allah'ın rahmetine kavuşan kulların ebedî saadet yurdudur.
Cehennem ise ilâhî hüküm gereği cezaya müstahak olanların karşılık göreceği yerdir.
Bu ayrılık, iyi ve kötü davranışların aynı değerde olmadığını gösterir.
İsm-i Kuddûs ile bağlantılı olarak da cennetin kötülüklerden uzak bir yurt olması ve ahirette iyilikle kötülüğün ayrılması üzerinde düşünülebilir.
Ancak bu ayrılmanın ayrıntılı mahiyeti yalnızca vahyin bildirdiği ölçüde bilinebilir.
Bediüzzaman, kâinatı hikmetle kurulmuş büyük bir saraya benzetir.
Bu sarayda hiçbir şey başıboş ve gayesiz değildir.
Güneşin ışığı, yağmurun yağması, canlıların beslenmesi, bitkilerin büyümesi, ölüm ve hayatın birbirini takip etmesi; hepsi yaratılıştaki düzenin parçalarıdır.
Otuzuncu Lem'a'da yeryüzündeki temizlik ve yenilenme düzeni, İsm-i Kuddûs'ün tecellisi olarak değerlendirilir.
s:798-800
Buradan ahirete yönelik şu düşünce geliştirilebilir:
Dünyadaki maddi düzen, Allah'ın hikmetinin bir eseridir. Ahiretteki hüküm ve karşılık düzeni de aynı ilâhî hikmetten ayrı düşünülemez.
Dünyada her davranışın fiziksel, toplumsal veya manevi sonuçları bulunabildiği gibi, ahirette de insanların inanç ve amellerinin karşılıkları vardır.
Fakat maddi temizlik kanunlarından doğrudan cehennemin bütün özelliklerini çıkarmak doğru değildir.
Cehennemin varlığı ve temel nitelikleri vahye dayanır. Tabiattaki düzen ise bu hakikatlerin hikmetini düşünmeye yardımcı olan bir tefekkür alanıdır.
Risale-i Nur'da cehennemin yalnızca cezalandırma vazifesi bulunmadığı özellikle belirtilir.
On Birinci Şuâ'nın Sekizinci Meselesi'nde Bediüzzaman, cehennemi ilâhî hükmün adaletle gerçekleştiği bir hapishaneye benzetir.
Ardından onun başka hikmetleri, ahiret âlemine ait hizmetleri ve zebaniler gibi varlıklar için bir mesken olma yönü bulunduğunu ifade eder.
Risale-i Nur Külliyatı+1
Bu açıklama son derece önemlidir.
Çünkü insan çoğu zaman cehennemi yalnızca günahkârların cezalandırıldığı bir yer olarak düşünür.
Oysa Bediüzzaman, cehennemin varlığında insanın bütünüyle kavrayamadığı başka ilâhî hikmetlerin de bulunduğunu hatırlatır.
Bu açıklamalardan hareketle cehennemin vazifelerini şöyle değerlendirebiliriz:
|
Vazife |
Hikmeti |
|---|---|
|
Adalet |
Zulüm ve kötülüklerin karşılık bulması |
|
İlâhî izzet |
Allah'ın hüküm ve otoritesinin tecellisi |
|
İmtihanın neticesi |
İnsan tercihlerinin sonuçlarının ortaya çıkması |
|
Uyarı |
Dünya hayatında sorumluluk bilincinin güçlenmesi |
|
Nihai ayrılış |
İyilikle kötülüğün akıbetlerinin ayrılması |
|
Arınma |
Bazı günahkâr müminler açısından cezanın arındırıcı yönü |
|
Ahiret düzeni |
Cehennemin kendine mahsus varlık ve vazifelerinin bulunması |
|
Celâl tecellisi |
Allah'ın Kahhâr, Azîz ve Adl gibi isimlerinin manalarının görünmesi |
Bu vazifelerin bazıları Risale-i Nur'da doğrudan açıklanır; bazıları ise ilgili bahislerden çıkarılan tefekkür ve yorumlardır.
Bu soru, meselenin en önemli yönlerinden biridir.
İnsan açısından düşünüldüğünde cehennemin bulunmadığı bir ahiret tasavvurunda, cezayı hak edenlerin nasıl karşılık göreceği sorusu ortaya çıkar.
Fakat burada kesin bir sınır vardır:
Allah hiçbir şeye mecbur değildir. Cehennemi yaratmak Allah için dışarıdan dayatılmış bir zorunluluk değildir.
Cehennemin gerekliliğinden söz etmek, Allah'ın bildirdiği adalet, hikmet, izzet ve ahiret düzeni içerisinde onun varlığının hikmetlerini anlamak demektir.
Birincisi: Mazlumların hakları
Dünyada hakkı alınamayan mazlumların nihai adalete kavuşması gerekir. Ahiret hesabı bu hakikatin gerçekleşeceği yerdir.
İkincisi: İnsanın sorumluluğu
İnsanın iyilik ve kötülük tercihleri gerçek bir değer taşır. Ahirette bunların karşılıkları ortaya çıkar.
Üçüncüsü: İlâhî hükmün tecellisi
Allah'ın adalet ve izzetinin, kötülüğü nihai olarak karşılıksız bırakmayacağına iman edilir.
Risale-i Nur'da cehennemin varlığı, yokluk düşüncesiyle karşılaştırılarak da değerlendirilir. Bediüzzaman'ın bu yaklaşımında varlık, yokluğa göre büyük bir nimet ve hikmet alanı olarak ele alınır.
eRisale
Buradaki maksat, cehennem azabını arzu edilir göstermek değil; varlığın, ahiretin ve ilâhî hükmün geniş hikmetlerine dikkat çekmektir.
En çok sorulan sorulardan biri şudur:
Bir insan sınırlı bir ömür yaşadığı halde nasıl ebedî bir cezaya müstahak olabilir?
Bu mesele İslam kelamında farklı yönleriyle ele alınmıştır.
Bediüzzaman, Yirmi Sekizinci Lem'a'daki bir bahiste küfrün yalnızca belirli bir süre içerisinde gerçekleşen şahsi bir davranış olmadığını; ilâhî isimlerin delillerini, kâinatın şahitliğini ve yaratılışın gayesini inkâr yönleri bulunduğunu açıklar.
Buna göre cezanın değerlendirilmesinde yalnızca fiilin kaç dakika veya yıl sürdüğü değil, mahiyeti ve kapsamı da dikkate alınır.
Risale-i Nur
Risale-i Nur perspektifinde küfür, Allah'ın varlığını veya birliğini reddetmenin ötesinde, kâinattaki varlıkların ilâhî isimlere şahitlik eden manalarını da reddetmek olarak değerlendirilir.
Bu sebeple Bediüzzaman, küfrün manevi tahribatını son derece geniş görür.
Bununla birlikte insanın ahiretteki hükmünü verirken şu hususlar unutulmamalıdır:
Bir kişinin hakikati ne ölçüde bildiği, hangi şartlarda yaşadığı, iradesi, niyeti ve sorumluluğu Allah'ın eksiksiz ilmindedir.
Dolayısıyla bir insanın yalnızca dış görünüşüne, toplumsal kimliğine veya bizim sınırlı bilgimize bakarak onun kesin ahiret hükmünü vermek doğru değildir.
İlâhî adalet hiçbir kimseye haksızlık etmez.
Cehennemin dünya hayatına yönelik en önemli hikmetlerinden biri de insanın ahlaki sorumluluğunu hatırlatmasıdır.
İnsan bazen yaptığı bir kötülüğün dünyada ortaya çıkmayacağını düşünür.
Kimsenin görmediği bir yerde başkasının hakkını çiğneyebilir.
Fakat ahirete iman eden insan, hiçbir davranışın Allah'ın ilminden gizli kalmayacağını bilir.
Bu bilinç, insanın vicdanını güçlendirebilir.
Nefis, çoğu zaman hemen elde edilecek menfaati ister.
Sabretmekten, fedakârlıktan ve kendi arzularını sınırlamaktan hoşlanmayabilir.
Cehennem ve hesap düşüncesi ise insana şu soruları sordurur:
Benim bu davranışım Allah'ın rızasına uygun mudur?
Bir başkasının hakkını çiğniyor muyum?
Bu yaptığımın hesabını ahirette verebilir miyim?
Nefsimin geçici isteği için ebedî hayatımı tehlikeye atıyor muyum?
Bu sorular, insanı kendini hesaba çekmeye yöneltir.
Ancak cehennem korkusu, Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe dönüşmemelidir.
İslam'da kulluk, havf ve recâ, yani korku ve ümit dengesi üzerine kuruludur.
İnsan günahından korkarken Allah'ın bağışlamasından da ümit kesmemelidir.
Cennet ve cehennem, ahiret hayatının birbirinden farklı iki yurdudur.
Cennet, ilâhî rahmetin ve ikramın; cehennem ise ilâhî adalet ve celâlin belirgin biçimde tecelli ettiği yerdir.
Fakat bu ifadeler, Allah'ın rahmetinin cehennemle hiçbir ilişkisi olmadığı veya adaletinin cennette bulunmadığı anlamına gelmez.
Allah'ın bütün isimleri kemal sahibidir. İlâhî fiillerde hikmet, adalet ve rahmet birbirinden tamamen kopuk değildir.
Tasavvuf ve Risale-i Nur dilinde iki önemli kavram vardır:
Cemâl: Güzellik, lütuf, ihsan ve merhamet yönünü ifade eder.
Celâl: Azamet, heybet, izzet ve kudret yönünü ifade eder.
Cennette cemâlî tecelliler ön plana çıkar.
Cehennemde ise celâlî tecelliler belirginleşir.
İnsan dünyada da bu iki tür tecelliyi farklı şekillerde görür.
Baharın güzelliği, çiçeklerin açması ve canlıların beslenmesi ilâhî rahmet ve cemâli düşündürür.
Depremler, fırtınalar ve insanın güçsüzlüğünü fark ettiği büyük olaylar ise kudret ve heybet üzerinde düşünmeye vesile olabilir.
Ancak doğal afetlerin belirli kişilere verilmiş bir ceza olduğunu söylemek doğru değildir. Bunlar hakkında böyle kesin hükümler vermeye insanın bilgisi yetmez.
Ahirette de ilâhî isimlerin tecellileri, dünya şartlarından farklı ve çok daha geniş bir mahiyette olacaktır.
Şimdi makalenin temel meselesine dönelim.
Her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah'ın Kuddûs ismi ile cehennemin varlığı arasında nasıl bir hikmet bağı kurulabilir?
Bu ilişkiyi üç temel noktada ele alabiliriz.
İsm-i Kuddûs, Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu bildirir.
Dolayısıyla Allah'ın hükmünde zulüm, haksızlık, bilgisizlik veya keyfîlik bulunmaz.
Cehennem de Allah'ın hükmüyle ilgili olduğu için, onun adalet ve hikmetten bağımsız olduğu düşünülemez.
Bu anlamda İsm-i Kuddûs, ilâhî hükmün her türlü kusurdan uzak oluşunu hatırlatır.
Dünya hayatında iyilik ve kötülük aynı imtihan ortamında bulunur.
Ahirette ise insanların hak ettikleri karşılıklar ilâhî adaletle belirlenir.
Cennet, kötülüklerden uzak bir saadet yurdudur.
Cehennem ise cezaya müstahak olanlar için ilâhî hükmün gerçekleştiği yerdir.
Bu ayrılış, manevi temizlik ve düzen bakımından İsm-i Kuddûs ile ilişkilendirilebilir.
Risale-i Nur'da kâinatın hiçbir varlığının başıboş olmadığı, her şeyin ilâhî isimlere çeşitli yönlerden ayna olduğu anlatılır.
Cehennem de yaratılmış bir varlık âlemi olarak ilâhî hikmetin dışında değildir.
Ancak cehennemin bütün hikmetlerini yalnızca temizlik kavramıyla açıklamak mümkün değildir.
Bediüzzaman'ın özellikle üzerinde durduğu adalet, izzet, celâl, hüküm ve ahiret düzeni gibi başka hakikatler de birlikte değerlendirilmelidir.
Bu sebeple şu ifade daha isabetlidir:
Cehennem, başta ilâhî adalet, izzet ve celâl olmak üzere Allah'ın çeşitli isimlerinin tecellilerine mazhar olan bir ahiret yurdudur. İsm-i Kuddûs ile ilişkisi ise ilâhî hükmün kusursuzluğu, manevi arınma ve iyilikle kötülüğün ayrılması yönlerinden anlaşılabilir.
Cehennem üzerinde tefekkür eden bir insan, yalnızca azabı düşünmekle yetinmemelidir.
Bu hakikat, insanın hayatına ahlaki ve manevi bir yön vermelidir.
Cehennem düşüncesi insana şunları öğretir:
Adalet: Hiçbir zulüm Allah'ın ilminden ve nihai hükmünden kaçamaz.
Sorumluluk: İnsanın tercihleri ve davranışları önemlidir.
Tövbe: Dünya hayatı, hatalardan dönmek için büyük bir fırsattır.
Kul hakkı: Başkalarının haklarını çiğnemek ciddi bir sorumluluktur.
Tevazu: İnsan Allah'ın hükmü karşısında acizliğini bilmelidir.
Rahmet ümidi: Günah ne kadar ağır olursa olsun, insan hayattayken samimi tövbe kapısından ümit kesmemelidir.
Ahiret bilinci: Dünya geçici, insanın Allah'a karşı sorumluluğu ise son derece ciddidir.
Cehennem hakikatinden çıkarılacak en önemli derslerden biri, insanın başkalarını cehennemlik ilan etmek yerine kendi nefsini muhasebeye çekmesidir.
Çünkü insan başkalarının gizli hallerini ve nihai akıbetlerini bilemez.
Fakat kendi davranışlarını düzeltmek, tövbe etmek, iyilik yapmak ve başkalarının haklarını korumak için iradesini kullanabilir.
Risale-i Nur perspektifinden baktığımızda cehennemin yaratılış hikmetlerini yalnızca azap ve cezalandırma kavramlarıyla sınırlandırmak eksik kalır.
Cehennem, ilâhî adaletin gerçekleştiği, zulmün karşılık bulduğu, Allah'ın izzet ve celâlinin tecelli ettiği, insanın dünya hayatındaki tercihlerinin sonuçlarının ortaya çıktığı bir ahiret yurdudur.
Bediüzzaman'ın özellikle dikkat çektiği üzere, cehennemin insanın tam olarak kavrayamadığı başka hikmetleri ve ahiret âlemine ait vazifeleri de vardır.
İsm-i Kuddûs açısından ise mesele daha derin bir mana kazanır.
Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh olması, O'nun hükmünde zulüm ve haksızlık bulunmadığını gösterir.
Dünyadaki temizlik ve arınma düzeni İsm-i Kuddûs'ün tecellilerini düşündürdüğü gibi, ahirette iyilikle kötülüğün ayrılması ve bazı günahkâr müminlerin ceza yoluyla arınması da bu isimle ilişkilendirilebilir.
Fakat cehennemi sadece bir arınma merkezi olarak görmek doğru değildir. Kur'ân ve Risale-i Nur'da onun ceza, adalet, izzet ve celâl yönleri de açıkça bulunmaktadır.
Cehennemin hikmetini anlamak, Allah'ın azabını hafife almak değil; O'nun adaletinin, rahmetinin, hikmetinin ve kusursuz hükmünün birbirine zıt olmadığını kavramaya çalışmaktır.
İnsanın asıl vazifesi ise cehennemin bütün sırlarını çözmekten önce, bu dünya hayatında iman, tövbe, ibadet, merhamet ve adaletle yaşamaktır.
Allah'ım!
Sen Kuddûs'sün; her türlü kusurdan ve noksanlıktan münezzehsin.
Kalplerimizi kibirden, hasetten, riyadan, zulümden ve kötü ahlaktan temizle.
Bizleri nefsimizin kötülüklerinden koru.
Bize hakkı hak olarak gösterip ona uymayı, batılı batıl olarak gösterip ondan uzaklaşmayı nasip et.
Bizleri adaletinden korkan, rahmetinden ümit kesmeyen, emirlerine itaat eden ve kullarının haklarını gözeten kimselerden eyle.
Bizleri, ailelerimizi ve bütün müminleri cehennem azabından muhafaza eyle.
Âmin.
Konuyu doğrudan asıl metinlerinden incelemek için özellikle şu bahisler önemlidir:
Otuzuncu Lem'a, Birinci Nükte — İsm-i Kuddûs ve temizlik hakikati
On Birinci Şuâ, Sekizinci Mesele — Cehennemin hikmetleri, adalet ve rahmet
Yirmi Sekizinci Söz'ün Zeyli — Cehennemin varlığı ve ilâhî izzet
Yirmi Sekizinci Lem'a, On Dokuzuncu Nükte — Ebedî azap ve adalet meselesi
Bu makale, söz konusu metinlerin birebir aktarımı değil; Kur'ân ayetleri, temel İslam inancı ve Risale-i Nur'un açıklamaları çerçevesinde hazırlanmış bir tefekkür ve değerlendirme yazısıdır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.