- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan hayatı boyunca birçok şey arar: Güvenebileceği bir dost, yalnızlığını paylaşacağı arkadaşlar, kendisini güvende hissettirecek bir servet, sıkıntılarının gerçek sebebi ve doğru yolu gösterecek bir nasihat…
Bediüzzaman Said Nursî, insanın bu temel arayışlarını son derece veciz beş cümlede toplar. Mektubat’ta, bu sözleri başının üzerinde bir “levha-i hikmet” olarak astığını ve her sabah-akşam bakarak ders aldığını ifade eder.
Bu beş esas şöyledir:
“Dost istersen Allah yeter.”
“Yârân istersen Kur’ân yeter.”
“Mal istersen kanaat yeter.”
“Düşman istersen nefis yeter.”
“Nasihat istersen ölüm yeter.”
Bu beş cümle aslında bir insanın bütün hayatını düzenleyebilecek beş büyük ölçü ihtiva eder. İnsanın Rabbiyle, çevresiyle, dünyayla, kendi nefsiyle ve ölümle ilişkisini yeniden düzenler.
Bediüzzaman ilk olarak şöyle der:
“Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise her şey dosttur.”
İnsan yaratılışı gereği dost arar. Sevdiği insanların kendisini terk etmemesini, zor zamanında yanında olmasını, derdini anlamasını ister.
Fakat dünyadaki bütün dostlukların bir sınırı vardır.
İnsan en sevdiği kimseyi bile her tehlikeden koruyamaz. Her hastalığı iyileştiremez. Her üzüntüyü gideremez. Ölüm geldiğinde sevdiğinin yanında olsa dahi onu ölümden kurtaramaz.
Allah'ın dostluğu ise böyle değildir.
Kur’ân-ı Kerîm:
“Allah, iman edenlerin velisidir.”
(Bakara, 2/257)
buyurur.
Buradaki “veli” kelimesi; dostluk, sahip çıkma, yardım ve himaye manalarını taşır.
Kul açısından bunun büyük bir sonucu vardır:
İnsan Allah'ı bulduğunda kâinatı sahipsiz görmez.
Yağmur tesadüf değildir.
Güneş başıboş değildir.
Rızık sahipsiz değildir.
Hayat anlamsız değildir.
Ölüm mutlak bir yokluk değildir.
Çünkü bütün varlık aynı Rabbin mülküdür.
İşte Üstadın,
“O dost ise her şey dosttur.”
ifadesinin derinliği burada ortaya çıkar.
Allah'ın rahmetini tanıyan insan, mahlûkata düşman ve yabancı bir âlem içerisinde yaşadığı nazarıyla bakmaz. Kâinatı Rabbini tanıtan bir kitap olarak okumaya başlar.
İnsan bazen mutluluğunu tamamen başka insanların sevgisine bağlayabilir:
“Beni sevsinler.”
“Beni unutmasınlar.”
“Beni takdir etsinler.”
“Beni terk etmesinler.”
Bu beklentiler ölçüsüzleştiğinde insanın huzuru insanların davranışlarına bağlı hâle gelir.
Bu birinci cümle insana şunu öğretir:
İnsanları sev; fakat kalbinin nihai dayanağını insanlara değil Allah'a bağla.
Çünkü bütün dostlar ayrılabilir; Allah'ın rahmeti ise kulunu kabirde dahi yalnız bırakmaz.
İkinci cümle:
“Yârân istersen Kur’ân yeter.”
Bediüzzaman bunun devamında Kur’ân'daki peygamberler ve meleklerle manen ünsiyet edilebileceğine dikkat çeker.
“Yârân”, arkadaşlar ve yakın dostlar demektir.
Kur’ân yalnızca hükümler bildiren bir kitap değildir. Aynı zamanda insanı insanlık tarihinin en seçkin şahsiyetleriyle buluşturur.
Kur’ân'ı açan kişi:
Hz. Âdem'i,
Hz. Nuh'u,
Hz. İbrahim'i,
Hz. Yusuf'u,
Hz. Musa'yı,
Hz. Davud'u,
Hz. Süleyman'ı,
Hz. Eyyub'u,
Hz. Yunus'u,
Hz. Zekeriyya'yı,
Hz. Yahya'yı,
Hz. İsa'yı
ve nihayet Hz. Muhammed'i (a.s.m.) tanır.
Böylece Kur’ân okuyucusu yalnız değildir.
öğrenir.
Bu sebeple Kur’ân geçmişte yaşamış insanların sadece tarihini anlatmaz; onları bugünün insanının manevi arkadaşları hâline getirir.
Kur’ân'ın kıssalarını bu gözle okuyan kişi:
“Bu olay geçmişte olmuş.”
deyip geçmez.
“Bu kıssa bugün bana ne söylüyor?”
diye sorar.
İşte Kur’ân'la yârân olmak budur.
Üçüncü düstur:
“Mal istersen kanaat yeter.”
Bediüzzaman bunu:
“Kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur.”
manasıyla açıklar.
Burada kanaat, çalışmayı terk etmek değildir.
Kanaat:
Helâlinden çalışmak,
israf etmemek,
başkasının malına göz dikmemek,
Allah'ın verdiğini küçümsememek,
nimetin kıymetini bilmek
ve sürekli daha fazlasını istemenin esiri olmamaktır.
İnsan fakir olduğu için değil, bazen istekleri ihtiyaçlarından daha hızlı büyüdüğü için kendisini fakir hisseder.
Bir insanın geliri iki katına çıkabilir; fakat arzuları dört katına çıkarsa yine kendisini yoksul hisseder.
Kanaat burada manevi bir servet hâline gelir.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) gerçek zenginliğin yalnız mal çokluğu değil, gönül zenginliği olduğunu bildirmiştir.
Kanaat sahibi insan:
“Hiçbir şey istemiyorum.”
demez.
“Allah'ın bana verdiği nimetleri görüyorum ve bunların kıymetini biliyorum.”
der.
Bu nokta çok önemlidir.
İslâm'ın öğrettiği kanaat çalışmamaya gerekçe yapılamaz.
İnsan:
Çalışır.
Üretir.
Ticaret yapar.
Kazanmaya gayret eder.
Ailesinin rızkını temin eder.
Fakat kalbini mala teslim etmez.
Mal elinde bulunur; kalbinde değil.
Bu ölçü insanı hem çalışkan hem huzurlu kılar.
Beş düstur arasında insanın kendisini sorgulamasını en doğrudan isteyenlerden biri budur:
“Düşman istersen nefis yeter.”
İnsan çoğu zaman problemlerin kaynağını dışarıda arar.
“Bana bunu o yaptı.”
“Beni o kızdırdı.”
“Benim huzurumu o bozdu.”
“İnsanlar beni anlamıyor.”
Elbette insan başkalarından haksızlık görebilir. Ancak Risale-i Nur'un nefis terbiyesine ilişkin yaklaşımı insanı sürekli dışarıyı suçlamak yerine kendi iç dünyasını da sorgulamaya çağırır.
Çünkü insanın içinde:
kibir,
haset,
öfke,
riya,
hırs,
gurur,
şöhret arzusu,
kendini beğenme,
dünya sevgisi
gibi tehlikeler bulunabilir.
Kur’ân Hz. Yusuf'un (a.s.) dilinden şu hakikati bildirir:
“Şüphesiz nefis, Rabbimin merhamet ettiği hariç, kötülüğü çokça emreder.”
(Yusuf, 12/53)
Demek insanın büyük mücadelelerinden biri kendi içindedir.
Bu, insanın kendisinden nefret etmesi anlamına gelmez.
Asıl maksat, nefsin terbiye edilmemiş arzularına karşı uyanık olmaktır.
Mesela nefis:
“Sen herkesten üstünsün.”
der.
İman:
“Bu nimetler Allah'ın ihsanıdır.”
der.
Nefis:
“Sen haklısın, asla geri adım atma.”
der.
Vicdan:
“Belki kardeşin haklıdır; önce kendini sorgula.”
der.
Nefis:
“Herkes seni takdir etsin.”
der.
İhlâs:
“Allah'ın bilmesi yeter.”
der.
İşte gerçek mücadele burada başlar.
İnsan dışındaki düşmanı tanıdığı kadar içindeki zaafları da tanımadıkça manevi olgunluğa ulaşmakta zorlanır.
Beşinci ve belki de en sarsıcı cümle:
“Nasihat istersen ölüm yeter.”
Üstad bunun hikmetini, ölümü düşünen kişinin aşırı dünya sevgisinden sıyrılıp âhireti için ciddi çalışmasıyla açıklar.
Ölüm burada insanı karamsarlığa sürükleyen bir düşünce değildir.
Tam tersine hayatı doğru yaşamayı öğreten bir mürşid ve nasihatçi hükmündedir.
Çünkü ölüm insana der ki:
İnsan ölümü unuttuğunda dünyayı kalıcı zannedebilir.
Fakat mezarlık insana sessizce:
“Burada kalıcı değilsin.”
der.
Bu yüzden ölümü düşünmek hayatı değersizleştirmez.
Tam tersine hayatı kıymetlendirir.
Bir günün sınırlı olduğunu bilen insan o günü daha dikkatli kullanır.
Ömrünün sınırlı olduğunu bilen mümin de zamanını daha anlamlı kullanmaya çalışır.
Çünkü ölüm birçok dünyevî ölçüyü yerli yerine koyar.
Bir insan çok öfkelendiğinde:
“Bir gün ikimiz de öleceğiz.”
diye düşünürse öfkesi küçülebilir.
Mal için harama yaklaşırken:
“Bu mal burada kalacak.”
diye düşünürse geri çekilebilir.
Birine zulmetmek üzereyken:
“Allah'ın huzuruna çıkacağım.”
diye düşünürse kendisini durdurabilir.
İbadeti ertelediğinde:
“Yarına çıkacağım garanti değil.”
diye düşünürse namazına daha ciddi sarılabilir.
Anne-babasını ihmal ettiğinde:
“Bir gün onları bulamayabilirim.”
diye düşünürse ziyaret etmek ister.
Kırdığı biri olduğunda:
“Belki yarın özür dileme fırsatım olmayacak.”
diye düşünürse gönül almaya koşar.
İşte:
“Nasihat istersen ölüm yeter.”
sözünün günlük hayata bakan yönlerinden biri budur.
Ölüm sessizdir fakat nasihati kuvvetlidir.
Bu beş düstur birbirinden bağımsız değildir. Birlikte okunduğunda insanın manevi hayat haritasını ortaya çıkarır.
Dost istersen Allah yeter:
Kalbin yönünü belirler.
Yârân istersen Kur’ân yeter:
Aklın ve ruhun rehberini belirler.
Mal istersen kanaat yeter:
Dünya ve servetle ilişkinin ölçüsünü belirler.
Düşman istersen nefis yeter:
Mücadelenin önce nerede başlaması gerektiğini gösterir.
Nasihat istersen ölüm yeter:
Hayatın sonunu ve dolayısıyla hayatın nasıl yaşanması gerektiğini hatırlatır.
Böylece insanın beş büyük arayışına beş cevap verilmiş olur:
Dost → Allah
Arkadaş → Kur’ân
Servet → Kanaat
Düşman → Nefis
Nasihat → Ölüm
Üstadın kendisinin yaptığı gibi bu sözler sabah ve akşam okunabilir.
Sabah kalkınca insan kendisine sorabilir:
Bugün Allah'ın rızasını mı, insanların takdirini mi daha fazla arayacağım?
Kur’ân'dan birkaç âyet okuyup:
Bugün Kur’ân bana ne söylüyor?
diye düşünebilir.
Bir şey satın almak istediğinde:
Gerçekten ihtiyacım mı var, yoksa nefsimin arzusu mu?
diye sorabilir.
Birisiyle tartıştığında:
Burada nefsimin ve gururumun payı var mı?
diye kendisini sorgulayabilir.
Akşam yatağa girdiğinde ise:
Bugün ömrümün son günü olsaydı, bugünkü hayatımdan razı olur muydum?
muhasebesini yapabilir.
Bu şekilde beş cümle duvarda asılı bir levha olmaktan çıkar; yaşayan bir ahlâk ve muhasebe sistemine dönüşür.
Kalbin en sağlam dayanağı Allah'a imandır.
İnsanlardan beklenen mutlak sadakat insanı hayal kırıklığına uğratabilir.
Kur’ân yalnız okunacak değil, hayat arkadaşlığı yapılacak bir rehberdir.
Peygamber kıssaları geçmişin hikâyeleri değil, bugünün dersleridir.
Zenginlik yalnız malın çokluğuyla ölçülmez.
Kanaat insanı tüketim ve mukayese esaretinden korur.
İktisat nimetin kıymetini bilmektir.
İnsan başkalarının kusurundan önce kendi nefsini sorgulamalıdır.
Kibir manevi gelişmenin önündeki büyük engellerdendir.
Nefis terbiye edilmezse nimetleri bile yanlış kullanabilir.
Ölüm hayatı anlamsızlaştırmaz; hayatın kıymetini öğretir.
Ecelin bilinmemesi insanı hazırlıklı yaşamaya çağırır.
Dünya geçici olduğu için dünya için âhiret feda edilmemelidir.
Her gün bir önceki günden daha şuurlu yaşanmaya çalışılmalıdır.
İnsan ölüm gelmeden önce kendi hayatının muhasebesini yapmalıdır.
Bediüzzaman'ın başının üzerinde bulundurduğu bu “levha-i hikmet”, aslında küçük bir metin içinde büyük bir hayat programı sunmaktadır.
İnsan dost arıyorsa Allah'a yönelir.
Yalnızlıktan kurtulmak ve hakikat ehliyle beraber olmak istiyorsa Kur’ân'la ünsiyet eder.
Zenginlik istiyorsa kanaati öğrenir.
Düşman arıyorsa önce kendi nefsinin kusurlarına bakar.
Nasihat istiyorsa ölümü hatırlar.
Çünkü ölüm:
“Dünyayı terk et.”
demekten ziyade,
“Dünyada misafir olduğunu bilerek yaşa.”
dersini verir.
Bugün sahip olduğumuz mal, makam, güzellik, gençlik ve imkânlar geçicidir. Fakat imanla yapılan salih amellerin âhirete bakan neticeleri bâkidir.
Bu sebeple söz konusu beş düstur, yalnız okunacak güzel sözler değil, her gün yeniden düşünülmesi gereken bir hayat muhasebesidir:
Dost istersen Allah yeter.
Kalbini sahipsiz bırakma.
Yârân istersen Kur’ân yeter.
Ruhunu rehbersiz bırakma.
Mal istersen kanaat yeter.
Dünyanın peşinde kalbini fakir bırakma.
Düşman istersen nefis yeter.
Başkalarının kusurlarından önce kendi nefsini hesaba çek.
Nasihat istersen ölüm yeter.
Ölüm gelmeden önce uyan; çünkü hayat kısa, vazife büyük, yolculuk ise ebediyete doğrudur.
Bu beş cümle sabah insana nasıl yaşaması gerektiğini, akşam ise nasıl yaşadığını muhasebe etmesi gerektiğini hatırlatan beş manevi pusula hükmündedir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.