- Salih Avcı
- 20.02.2023
On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı bölümünü, ana fikrini ve manevi derinliğini koruyarak günümüz Türkçesiyle şöyle yeniden ifade edebiliriz:
Ey sıkıntıya düşen insan! Başına bir musibet geldiğinde hemen feryat edip ümitsizliğe kapılma. Feryat yerine tevekküle sarıl. Çünkü sürekli şikâyet etmek çoğu zaman belayı ortadan kaldırmadığı gibi, insanın içindeki acıyı daha da büyütür. Bir musibeti zihninde tekrar tekrar yaşamak, bazen tek bir sıkıntıyı birçok sıkıntıya dönüştürür.
Başına gelen şeyin arkasındaki hikmeti ve onu gönderen Rabbini tanıyabilirsen, o musibete başka bir gözle bakmaya başlarsın. Çünkü Allah’ın izni dışında hiçbir şey meydana gelmez. O hâlde mümin, yalnızca “Başıma ne geldi?” diye düşünmez; aynı zamanda “Bu hadise bana ne öğretiyor, beni nereye yönlendiriyor?” diye de sorar.
Musibetin içinde bir ikram, bir uyarı, bir arınma veya insanı Allah’a yaklaştıran gizli bir rahmet bulunabilir. Bu sebeple insan, her şey istediği gibi gittiğinde şükrettiği gibi, zor zamanlarda da sabır ve tevekkülle Rabbine yönelmelidir.
Sıkıntının karşısına korku ve ümitsizlikle değil, iman ve tevekkülle çık.
Çünkü sen musibetten ne kadar korkarsan, onu zihninde o kadar büyütebilirsin. Fakat Allah’a güvenerek:
“Rabbim benimle beraberdir. Bu hâl de geçicidir. Allah isterse bu sıkıntının içinden nice hayırlar çıkarır.”
diyebilirsen, musibetin ruhun üzerindeki ağırlığı azalır.
İşte metindeki:
“Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün.”
ifadesinin çok güzel bir manası budur.
Sen tevekkülle belaya karşı durdukça, bela senin gözünde küçülmeye başlar. İlk anda karanlık görünen hadiselerin içinden zamanla hikmetler doğabilir.
Buradaki “dünyayı terk etmek”, çalışmayı bırakmak, maldan mülkten vazgeçmek veya toplumdan uzaklaşmak anlamına gelmez.
Asıl terk edilmesi gereken şey, dünyanın insanın kalbini ele geçirmesidir.
Malın olabilir; fakat kalbin mala ait olmamalıdır.
Makamın olabilir; fakat makam senin değer ölçün olmamalıdır.
Evin, araban, işin, kazancın olabilir; fakat bunları hayatının nihai amacı hâline getirmemelisin.
Çünkü bütün bunlar geçicidir.
İnsan dünyaya Allah’ın mülkü olarak baktığında her şeyin anlamı değişir. Artık nimetlere:
“Bu benimdir.”
diye değil,
“Bu, Rabbimin bana bir süreliğine emanet ettiği nimettir.”
diye bakmaya başlar.
İşte gerçek anlamdaki dünya terk edişi budur.
İnsan dünyaya yalnızca kendi nefsi hesabına bakarsa, dünya onu sürekli yorar.
Daha fazla mal ister.
Daha yüksek makam ister.
Daha fazla takdir görmek ister.
Daha fazla rahatlık ister.
İsteklerinin sonu gelmez.
Bir şeyi elde eder, kısa süre sonra ona alışır ve başka bir şey istemeye başlar.
Fakat dünyaya Allah’ın isimlerini ve sanatını gösteren bir eser olarak baktığında aynı dünya büyük bir tefekkür kitabına dönüşür.
Bir çiçeğe bakarsın, Allah’ın sanatını görürsün.
Bir nimete bakarsın, Allah’ın ikramını düşünürsün.
Gökyüzüne bakarsın, kudretini hatırlarsın.
Bir dostluğu yaşarsın, Allah’ın sevgiyi yaratmasını düşünürsün.
Bir musibetle karşılaşırsın, sabrı öğrenirsin.
Bir ayrılık yaşarsın, dünyanın geçiciliğini anlarsın.
Böylece dünya seni Allah’tan uzaklaştıran bir perde olmaktan çıkar, Allah’ı tanıtan bir pencereye dönüşür.
Metindeki en güçlü mesajlardan biri şudur:
“Şu fâni ömrünü bâkiye tebdil eyle.”
Yani geçip giden ömrünü, ebedî hayatta meyve verecek şekilde değerlendir.
İnsanın dünyadaki zamanı sınırlıdır. Bugün vardır, yarın geçer. Gençlik geçer, sağlık değişir, mal el değiştirir, makam sona erer ve sonunda dünya hayatı tamamlanır.
Fakat insan bu geçici ömrü iman, ibadet, güzel ahlak, iyilik, ilim, dua ve Allah rızası için kullanırsa, kısa dünya hayatı ebedî bir kazanca dönüşebilir.
Bir saat geçer ve geri gelmez.
Fakat o saat içinde yapılan samimi bir iyilik, edilen bir dua, öğrenilen faydalı bir bilgi veya Allah rızası için yapılan bir hizmet ebediyet hesabına geçebilir.
Bu bakımdan dünya bir ticaret yeri gibidir.
Sermaye ise ömrümüzdür.
Asıl mesele sermayeyi tüketmek değil, onu kalıcı kazanca çevirmektir.
Metin daha sonra insanı çok önemli bir tercihle karşı karşıya bırakır:
Eğer yalnızca nefsinin arzularını istiyorsan, peşinden koştuğun şeylerin çoğu geçicidir.
Güzellik solar.
Gençlik geçer.
Servet el değiştirir.
Şöhret unutulur.
Makam sona erer.
Dünyevî hazlar yaşandığı anda tükenmeye başlar.
Bu nedenle metin onları bir pazardaki “çürük mallara” benzetir.
Fakat insanın önünde başka mallar da vardır:
Allah’ın rızası,
iman,
marifetullah,
ibadet,
güzel ahlak,
merhamet,
sadakat,
iyilik,
faydalı ilim,
insanlara hizmet,
helal kazanç,
sabır ve şükür...
Bunların dünyadaki görüntüsü bazen küçük olabilir fakat ebediyet bakımından değerleri büyüktür.
Bu yüzden metin adeta insana şöyle seslenir:
“Ömrünün sermayesini yalnızca geçici şeylere harcama. Çarşının arka tarafında ebediyete götürülecek mallar var.”
Bugünün insanı çoğu zaman mutluluğu daha fazla şeye sahip olmakta arıyor.
Daha iyi ev...
Daha iyi araba...
Daha yüksek gelir...
Daha fazla takipçi...
Daha çok beğenilmek...
Daha yüksek makam...
Fakat insanın istekleri arttıkça huzuru aynı oranda artmayabilir.
Bediüzzaman'ın bu bölümde ortaya koyduğu bakış ise farklıdır:
Sahip olduklarının miktarından önce, onlara hangi gözle baktığını düzelt.
Bir şeyi Allah'ın nimeti olarak görürsen şükür doğar.
Emanet olarak görürsen hırs azalır.
Geçici olduğunu bilirsen kaybetme korkusu hafifler.
Ahiretin sermayesi olarak kullanırsan hayat anlam kazanır.
Musibeti imtihan olarak görürsen sabır kuvvetlenir.
Allah'a dayanırsan yalnızlık azalır.
On Yedinci Söz'ün bu kısmının günümüz insanına verdiği en güçlü derslerden biri şudur:
Hayatta her hadiseyi değiştiremeyebiliriz; fakat hadiseye hangi iman penceresinden bakacağımızı değiştirebiliriz.
Musibet geldiğinde feryat yerine sabır ve tevekkül...
Nimet geldiğinde gaflet yerine şükür...
Dünya geldiğinde sahiplenme yerine emanet şuuru...
Kayıp geldiğinde isyan yerine teslimiyet...
Başarı geldiğinde gurur yerine şükür...
Ömür geçerken boş tüketim yerine ebedî yatırım...
İşte metnin özündeki hayat anlayışı budur.
Dünya kalıcı bir ev değil, bir misafirhanedir.
Ömür tükenmek için değil, ebediyete çevrilmek için verilmiş bir sermayedir.
Nimet sahiplenilecek bir mülk değil, şükredilecek bir emanettir.
Musibet yalnızca acı değil, bazen insanı uyandıran bir öğretmendir.
Tevekkül ise hiçbir şey yapmadan beklemek değil; vazifesini yaptıktan sonra neticeyi Allah'a bırakabilmektir.
Bu anlayışla insan, musibetin karşısında ezilmek yerine ondan ders çıkarır; nimetin içinde kaybolmak yerine onu vereni hatırlar; dünyanın geçiciliğinden korkmak yerine, geçici hayatını kalıcı bir kazanca dönüştürmeye çalışır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.