- Salih Avcı
- 20.02.2023
Bediüzzaman Said Nursî’nin Şeytanla Münazarası
Risale-i Nur Külliyatı’nda insanın iman hayatını tehdit eden vesvese, şüphe, nefis, şeytan ve inkâr düşünceleri yalnızca teorik meseleler olarak ele alınmaz. Bediüzzaman Said Nursî, insanın zihnine gelebilecek en ağır soruları bazen bizzat ortaya koyar, ardından bu sorulara aklî ve imanî cevaplar verir.
Bunların en dikkat çekici örneklerinden biri, Yirmi Altıncı Mektup’ta yer alan ve “Şeytanla Münazara” adıyla bilinen bahistir.
Bu münazaranın merkezindeki soru şudur:
Kur’ân gerçekten Allah’ın kelâmı mıdır, yoksa ona önceden kutsal kabul ettiğimiz için mi üstün özellikler atfediyoruz?
Şeytanın ortaya attığı vesvese, görünüşte “tarafsız düşünme” çağrısıdır. Fakat Bediüzzaman, bu yaklaşımın gerçekte tarafsızlık olmadığını ve insanın muhakemesini yanlış bir başlangıç noktasına sürüklediğini gösterir.
Bediüzzaman, hadisenin Risalenin telifinden yaklaşık on bir yıl önce, Ramazan ayında İstanbul’da meydana geldiğini anlatır.
İstanbul’daki Bayezid Camii’nde hafızların Kur’ân okuyuşunu dinlemektedir.
Kur’ân’ın yüksek belâgatini, manevî güzelliğini ve nurunu tefekkür ettiği sırada, şahsını görmediği fakat manevî olarak hissettiği bir ses zihnine yönelir.
Bu sesin telkini özetle şöyledir:
“Sen Kur’ân’ı çok yüksek ve parlak görüyorsun. Tarafsız düşün. Onu bir insan sözü kabul ederek incele; bakalım yine aynı güzellikleri görebilecek misin?”
Bediüzzaman başlangıçta bu düşüncenin tesirinde kalır.
Kur’ân’a geçici olarak bir insan sözü farz ederek bakmaya çalışır. Fakat bu kabulün ardından Kur’ân’ın zihnindeki parlaklığının perdelenmeye başladığını fark eder.
Bunu, bir mekânın elektriklerinin söndürülmesiyle karanlığa gömülmesine benzetir.
Tam burada önemli bir farkındalık meydana gelir:
Bu düşünce tarafsız bir araştırma değil, başlangıçta Kur’ân aleyhine verilmiş gizli bir hükümdür.
Bediüzzaman, kendisiyle konuşanın şeytan olduğunu anladığını ifade eder ve Kur’ân’dan yardım ister.
Bundan sonra şeytanla münazara başlar.
Münazaranın en önemli noktalarından biri “bîtarafâne muhakeme”, yani tarafsız düşünme meselesidir.
Şeytan şöyle bir mantık ileri sürmektedir:
Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu baştan kabul etme. Önce insan sözü olduğunu varsay ve sonra değerlendir.
İlk bakışta bu bilimsel ve tarafsız bir yaklaşım gibi görünebilir.
Fakat Bediüzzaman burada çok ince bir mantık hatasına dikkat çeker.
Gerçek tarafsızlık:
“Kur’ân Allah kelâmı da olabilir, insan kelâmı da olabilir; delilleri inceleyelim.”
demektir.
Fakat:
“Önce insan kelâmı olduğunu kabul et, sonra değerlendir.”
demek tarafsızlık değildir.
Çünkü daha araştırmanın başında seçeneklerden biri tercih edilmiştir.
Dolayısıyla şeytan, insana tarafgirliği tarafsızlık adı altında sunmaktadır.
Bu, münazaranın günümüze bakan en önemli derslerinden biridir.
Bediüzzaman'ın verdiği elektrik örneği burada son derece anlamlıdır.
Bir insan:
“Bu Kur’ân Allah'ın kelâmı olamaz.”
ön kabulüyle okumaya başladığında, karşılaştığı delilleri de o ön kabulün içerisinden değerlendirebilir.
Bunun tersi de körü körüne yapılmamalıdır.
Doğru yöntem:
Delili dinlemek, hükmü delilden sonra vermektir.
Risale-i Nur'un iman meselelerinde takip ettiği yöntemlerden biri budur.
Önce soru ortaya konur.
Sonra akıl, vicdan, kâinat, peygamberlik ve Kur’ân üzerinden deliller değerlendirilir.
Münazaranın ilerleyen kısmında mesele daha büyük bir mantık problemine dönüşür.
Kur’ân'ın kaynağı hakkında temelde iki ihtimal vardır:
Ya Kur’ân, Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın Allah'tan aldığı vahiydir;
yahut —farz-ı muhal olarak— onun kendi sözüdür.
Bediüzzaman burada inkârcı düşünceyi kendi mantığının sonuna kadar götürür.
Çünkü bir insan Kur’ân'ın Allah kelâmı olmadığını iddia ediyorsa, Kur’ân gibi son derece kapsamlı bir kitabın Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm tarafından ortaya konulduğunu kabul etmek durumunda kalacaktır.
Bu durumda ise çok büyük başka sorular ortaya çıkar:
Bu kitabı ortaya koyan zat kimdir?
Nasıl bir bilgiye sahiptir?
İnsan psikolojisini nasıl bu kadar derinden ele almaktadır?
Toplumları değiştiren hükümleri nasıl ortaya koymuştur?
Allah, ahiret, peygamberlik, ibadet, ahlâk ve insanın yaratılış gayesi hakkında bu derece kapsamlı bir sistemi nasıl meydana getirmiştir?
Bediüzzaman'ın muhakemesinde inkâr, meseleyi kolaylaştırmak yerine daha zor açıklamalar gerektirmektedir.
Bediüzzaman'ın münazarasında önemli noktalardan biri de Kur’ân ile onu tebliğ eden Hz. Muhammed'in (asm) hayatını birlikte değerlendirmektir.
Çünkü Kur’ân:
Hz. Muhammed'in (asm) diliyle insanlığa ulaştırılmıştır.
Dolayısıyla onun:
doğruluğu,
güvenilirliği,
ahlâkı,
ibadeti,
fedakârlığı,
tebliğdeki kararlılığı,
dünyevî menfaatlerden uzaklığı
Kur’ân'ın kaynağı meselesinde önem taşır.
Bediüzzaman'ın muhakemesi açısından mesele yalnızca:
“Bu kitabı beğendim mi?”
meselesi değildir.
Asıl soru şudur:
“Bu kitabın ortaya çıkışını hangi açıklama en tutarlı biçimde izah ediyor?”
Risale-i Nur'un başka bahislerinde de şeytanın önemli yöntemlerinden birinin ihtimali hakikat gibi göstermek olduğu anlatılır.
İnsanın zihnine bir soru gelir:
“Ya böyle değilse?”
Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır.
Bir şeyden şüphe edebilmek, onun yanlış olduğunu ispatlamaz.
Mesela insan:
“Ya güneş sandığım kadar büyük değilse?”
diye düşünebilir.
Bu düşüncenin zihinde bulunması, astronomik gerçeği değiştirmez.
Aynı şekilde insanın zihnine imanla ilgili bir vesvesenin gelmesi de o vesvesenin doğru olduğunu göstermez.
Zihne gelmek başka, delille ispat edilmek başkadır.
Risale-i Nur'un vesvese konusundaki en rahatlatıcı yaklaşımlarından biri budur.
İnsanın aklına istemediği düşünceler gelebilir.
Örneğin:
“Allah var mı?”
“Ahiret gerçekten var mı?”
“Kur’ân Allah kelâmı mı?”
gibi sorular zihne gelebilir.
Bu soruların zihne gelmesi tek başına kişinin imanını kaybettiği anlamına gelmez.
Çünkü kalbe gelen bir düşünceyle, kalbin onu kabul etmesi aynı şey değildir.
Bir insan vesveseden rahatsız oluyorsa, zaten o düşünceyi kalben benimsemiyor olabilir.
Bu sebeple vesveseyi büyütmek yerine, onun delil değerini sorgulamak gerekir.
Risale-i Nur'da şeytanın önemli desiselerinden biri şöyle anlaşılabilir:
Şeytan her zaman doğrudan:
“Allah yoktur.”
demez.
Bazen sadece:
“Acaba?”
dedirtir.
Ardından:
“Ya yanlış inanıyorsan?”
“Ya Kur’ân insan sözüyse?”
“Ya ahiret yoksa?”
gibi ihtimaller üretir.
Buradaki hile şudur:
İhtimal, delilin yerine geçirilmektedir.
Oysa binlerce delille desteklenen bir hakikat, sırf aksi düşünülebiliyor diye ortadan kalkmaz.
Şeytan meselesi yalnız Yirmi Altıncı Mektup'ta ele alınmaz.
On Üçüncü Lem’a doğrudan şeytandan Allah'a sığınmanın sırrına ayrılmıştır.
Başında:
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
“Taşlanmış şeytandan Allah'a sığınırım.”
hakikati üzerinde durulur.
Bediüzzaman burada şeytanın çeşitli desiselerini inceler.
Dikkat çekici sorulardan biri şudur:
Şeytanların yaratma kudreti olmadığı, hak ve hakikatin güçlü delilleri bulunduğu halde neden şeytanın taraftarları zaman zaman başarılı olabilmektedir?
Cevabın temelinde yapmak ile yıkmak arasındaki fark vardır.
Risale-i Nur'un bu konuda kullandığı temel prensiplerden biri şudur:
Tahrip kolaydır; tamir zordur.
Bir binayı yapmak aylar veya yıllar sürebilir.
Fakat onu yıkmak çok daha kısa sürebilir.
Bir insan yıllarca güzel bir itibar oluşturabilir; tek bir iftira ciddi zarar verebilir.
Bir bahçe uzun zamanda yetişir; kısa sürede yakılabilir.
Şeytanın kuvveti yaratıcı bir kuvvet değildir.
Onun tesiri daha çok:
bozmak,
şüphe vermek,
dağıtmak,
tahrip etmek,
ümitsizliğe düşürmek
yönündedir.
Bu nedenle kötülüğün zaman zaman galip görünmesi, kötülüğün hakikaten daha güçlü olduğu anlamına gelmez.
On Üçüncü Lem’a'da çok dikkat çekici bir şeytanî desise anlatılır.
Şeytan insana özetle şöyle düşündürür:
“Bir tek Zât bütün yıldızları, gezegenleri, zerreleri ve bütün varlıkları aynı anda nasıl idare edebilir?”
İnsan kendi acizliğini Allah'ın kudretiyle kıyaslamaya başlar.
Bediüzzaman bunun cevabını:
hakikatinde gösterir.
Çünkü hata şuradadır:
İnsan Allah'ın kudretini kendi kudreti gibi düşünmektedir.
İnsan aynı anda birkaç işi yapmakta zorlanabilir.
Fakat Allah'ın kudreti mahlûkatın kudreti gibi değildir.
Bu sebeple insanın:
“Ben yapamam, öyleyse nasıl yapılabilir?”
demesi yanlış bir kıyastır.
Şeytan insana Allah'ı insan ölçüleriyle düşündürmek ister.
İnsan:
“Bu kadar insanın duasını aynı anda nasıl işitir?”
diye sorabilir.
Fakat bu soru Allah'ın işitmesini insanın işitmesine benzetmektedir.
Güneş bile tek olduğu halde aynı anda milyonlarca parlak yüzeyde yansıyabiliyorsa, bütün varlığı yaratan Allah'ın ilminde ve kudretinde çokluk neden engel olsun?
Risale-i Nur bu noktada Allah'ın kudretini mahlûkatın kudretiyle kıyaslamanın yanlışlığını vurgular.
Bediüzzaman'ın yaptığı çok önemlidir.
Şeytan:
“Kur’ân'ı insan sözü kabul et.”
dediğinde, bir süre bu varsayımın tesirini görür fakat ardından temel hatayı fark eder.
Şeytanın kurduğu zemini reddeder.
Bu bize önemli bir düşünme yöntemi öğretir:
Bir soruya cevap vermeden önce sorunun doğru kurulup kurulmadığını kontrol et.
Mesela:
“Allah kâinatı yarattıysa Allah'ı kim yarattı?”
sorusunda gizli bir ön kabul vardır:
“Her varlık yaratılmış olmak zorundadır.”
Oysa İslâm inancında Allah zaten yaratılmış bir varlık değil, Vâcibü'l-Vücud, yani varlığı kendinden ve zorunlu olandır.
Dolayısıyla bazen problem cevapta değil, sorunun kuruluşundadır.
Bir düşüncenin başlangıç varsayımlarını sorgulamak gerekir.
Bir şeyin aksinin düşünülebilmesi, onun yanlış olduğunu göstermez.
Zihne gelen her düşünceyi kalbin hükmü sanmamak gerekir.
Tek bir cümle veya ayeti bağlamından koparmak sağlıklı değildir.
Kur’ân'ın kaynağı tartışılırken onu tebliğ eden Peygamber'in hayatı göz ardı edilemez.
“İnanmıyorum.” demek tek başına alternatif bir açıklama değildir.
Bir şüphe saniyeler içinde üretilebilir; cevabını anlamak uzun araştırma gerektirebilir.
Zihin ihtimaller üretir; akıl onları tartar.
İnsanın acizliği Allah'ın kudretine ölçü olamaz.
Küçük bir “acaba” zamanla büyütülebilir.
Risale-i Nur'un yöntemi soruları bastırmak değil, cevaplandırmaya çalışmaktır.
Bazen yanlış soru, insanı yanlış sonuca götürür.
Önemli olan insanın iradesiyle neyi tasdik ettiğidir.
Bediüzzaman münazarada Kur’ân'dan istimdat ettiğini ifade eder.
Risale-i Nur'un temel yaklaşımında sağlam aklî muhakeme, iman hakikatlerinin anlaşılmasında önemli bir araçtır.
Bediüzzaman daha sonra Yirmi Altıncı Mektup'ta bu meseleye ayrıca açıklık getirir.
“Şeytanla Münazara” bölümünde kullanılan bazı ifadelerin çok ağır olduğunu kendisi de belirtir.
Hatta bu ifadelerin kendisini titrettiğini söyler.
Fakat ardından bu bahsin neden önemli olduğunu açıklar:
Şeytanî inkâr mesleğinin mantıkî sonuçlarını sonuna kadar göstermek ve onun çürüklüğünü ortaya çıkarmak istemektedir.
Yani amaç şeytanın sözlerini yaymak değildir.
Tam tersine:
Şeytanî düşüncenin mantıken nereye çıktığını göstererek onu kendi iddiası içerisinde çürütmektir.
Bu bahis yalnızca bir kelâm veya mantık tartışması olarak okunmamalıdır.
Aynı zamanda insan psikolojisinin çok ince bir tahlilidir.
İnsan bazen:
“Ben sadece objektif düşünüyorum.”
der.
Fakat farkında olmadan zihnine yerleşmiş bir ön kabulle hareket ediyor olabilir.
Mesela:
“Bilim varsa din olamaz.”
“Modern insan vahye inanamaz.”
“Görmediğim şeye inanmam.”
gibi ifadeler ilk bakışta sonuç gibi görünür.
Oysa bunların her biri aslında tartışılması gereken birer ön kabuldür.
Bediüzzaman'ın münazarası insana şu alışkanlığı kazandırmaya çalışır:
Düşüncelerinin temelindeki varsayımları da sorgula.
Risale-i Nur'un temel hedeflerinden biri taklidî imanı tahkikî imana yükseltmektir.
Yani insan yalnız:
“Babam inanıyordu, ben de inanıyorum.”
seviyesinde kalmamalıdır.
Kâinata bakmalı.
Kur’ân'ı okumalı.
Hz. Muhammed'in (asm) hayatını incelemeli.
Kendi yaratılışını düşünmeli.
Ölümü ve hayatın gayesini sorgulamalı.
Sonunda imanını deliller üzerinde kuvvetlendirmelidir.
Şeytanla Münazara'nın önemli gayelerinden biri de budur.
Bu münazaradan hareketle pratik bir yöntem çıkarabiliriz.
Bir vesvese geldiğinde üç soru sorulabilir:
Bu düşünce bir delil mi, sadece ihtimal mi?
“Ya ahiret yoksa?”
Bu bir delil değildir; ihtimal cümlesidir.
Bu düşüncenin gizli ön kabulü nedir?
“Allah bütün insanları aynı anda nasıl işitebilir?”
Gizli ön kabul:
“Allah'ın işitmesi insanın işitmesi gibidir.”
Bu ön kabul yanlıştır.
Alternatif açıklama daha mı güçlü?
Kur’ân'ın vahiy olmadığını iddia eden kişi, Kur’ân'ın ortaya çıkışına başka bir açıklama getirmek zorundadır.
Böylece tartışma sadece:
“İnanıyorum–inanmıyorum”
seviyesinde kalmaz.
Delillerin karşılaştırılmasına dönüşür.
Şeytanın amacı insanı Kur’ân'dan şüpheye düşürmekti.
Fakat münazaranın sonunda ortaya çıkan şey tam tersidir.
Şüphe, araştırmaya dönüşür.
Araştırma delile dönüşür.
Delil tahkikî imanı kuvvetlendirir.
Böylece şeytanın attığı vesvese, doğru değerlendirildiğinde iman hakikatlerinin daha derinden araştırılmasına vesile olabilir.
Bu çok önemli bir Risale-i Nur dersidir:
Vesveseden kaçmak yerine, onun dayandığı yanlış muhakemeyi ortaya çıkarmak gerekir.
Bediüzzaman Said Nursî'nin “Şeytanla Münazara” bahsi yalnız geçmişte yaşandığı aktarılan manevî bir hadisenin anlatımı değildir.
Bu bahis aynı zamanda insan zihninde her dönemde tekrarlanan büyük bir mücadelenin temsilidir:
İman ile şüphe, hakikat ile vesvese, delil ile zan, gerçek tarafsızlık ile gizli ön kabul arasındaki mücadele.
Şeytanın ilk telkini son derece dikkat çekicidir:
“Tarafsız düşün.”
Fakat Bediüzzaman bunun arkasındaki hileyi fark eder.
Çünkü şeytanın teklif ettiği tarafsızlık:
“İki ihtimali de araştır.”
değil,
“Önce Kur’ân'ı insan sözü kabul et.”
şeklindedir.
İşte Risale-i Nur burada insana çok değerli bir düşünme disiplini kazandırır:
Hakikati araştırırken ön yargını delil yerine koyma.
Şüpheyi bilgi sanma.
İhtimali ispat zannetme.
Allah'ın kudretini kendi aczinle ölçme.
Zihnine gelen her düşünceyi kalbinin inancı kabul etme.
Ve en önemlisi:
Vesvesenin karşısına korkuyla değil; Kur’ân'ın nuru, sağlam delil, doğru muhakeme ve tahkikî imanla çık.
Bediüzzaman'ın şeytanla münazarasından alınabilecek temel ders şu cümlede özetlenebilir:
Hakikat, vesveseden korkmaz; yeter ki insan vesveseyi delil zannetmesin ve hakikati sağlam bir muhakemeyle araştırsın.
Bu sebeple “Şeytanla Münazara”, sadece şeytana verilmiş bir cevap değil; imanını akıl, delil ve tefekkürle kuvvetlendirmek isteyen insana verilmiş bir düşünme dersidir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.