- Salih Avcı
- 18.01.2025
Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatında en dikkat çekici prensiplerden biri istiğnadır.
İstiğna; insanlara tepeden bakmak, hiç kimseye ihtiyaç duymadığını iddia etmek veya yardımlaşmayı reddetmek değildir.
Risale-i Nur çizgisinde istiğna daha çok:
Kalben Allah’a dayanmak, insanların malına tamah etmemek, din ve ilim hizmetini şahsî menfaat vasıtası hâline getirmemek ve mümkün olduğu kadar başkalarının minneti altına girmemek
şeklinde anlaşılabilir.
Bediüzzaman, İkinci Mektup’ta kendisine gönderilen bir hediye münasebetiyle bu prensibinin sebeplerini ayrıntılı biçimde açıklar. Hediye almamasının “sun’î bir zühd” olmadığını; ilmin izzetini korumak, insanların yanlış kanaatlerine sebep olmamak, minnet altında kalmamak ve uhrevî hizmetlerin karşılığını dünyada tüketmemek gibi gerekçelere dayandırır.
Bu anlayış, şu Kur’ânî prensiple de ilişkilendirilir:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun.”
(Yâsîn, 36/21)
Bediüzzaman’ın hayatını anlatan Risale-i Nur kaynakları da onun çok uzun yıllar boyunca mukabelesiz hediyeleri kabul etmeme ve son derece sade yaşama prensibini muhafaza ettiğini aktarır.
Şimdi bu hayattan çıkarılabilecek 30 hikmetli derse bakalım.
Din hizmetinde ilk ve en büyük mesele niyettir.
İnsan:
“Bu hizmetten ne kazanacağım?”
diye değil,
“Rabbim bu hizmetimden razı olacak mı?”
diye düşünmelidir.
İstiğnanın temeli buradadır.
İnsanlardan gelecek alkış, para, makam ve iltifat ikinci planda kalırken Allah’ın rızası birinci sıraya yerleşir.
Bir tebliğcinin en büyük sermayesi de budur.
Bediüzzaman’ın üzerinde özellikle durduğu endişelerden biri, insanların:
“Bu kişi dini anlatıyor ama asıl maksadı para kazanmak.”
şeklinde düşünmesidir.
İkinci Mektup’ta, ehl-i ilmin ilmi bir kazanç ve menfaat aracı hâline getirmekle itham edilebildiğine dikkat çeker ve kendi hayatında bu şüpheye mahal vermemeye çalıştığını anlatır.
Buradan çok önemli bir ders çıkar:
İlim yalnız bilgi değildir.
İlim aynı zamanda bir emanettir.
Hakikatleri anlatan kimse sürekli insanların eline bakarsa, zamanla insanların hatırını hakikatin önüne geçirme tehlikesi ortaya çıkabilir.
Bediüzzaman’ın istiğnasının önemli sebeplerinden biri “izzet-i ilmiye”yi, yani ilmin vakar ve şerefini korumaktır.
Risale-i Nur çevresindeki biyografik anlatımlarda bu tavrın, onun en güçlü şahsiyet özelliklerinden biri olduğu vurgulanır.
İnsan ekonomik olarak bir kişiye aşırı derecede bağımlı hâle gelirse farkında olmadan şöyle düşünmeye başlayabilir:
“Bu sözü söylersem yardımı kesilir mi?”
“Bunu eleştirirsem beni desteklemeyi bırakır mı?”
“Şunu anlatırsam darılır mı?”
İşte istiğna burada hakikati koruyan bir kalkan olur.
Hakikat:
Fakire de,
zengine de,
amir konumundakine de,
sıradan insana da
aynı ölçüler içinde söylenebilmelidir.
Bediüzzaman’ın İkinci Mektup’taki dikkat çekici ifadelerinden biri, başkasının en güzel ikramını yiyip onun hatırını gözetmek zorunda kalmaktansa sade yaşamayı tercih ettiğini anlatmasıdır.
Bir parça kuru ekmek ve sade bir elbisenin kendisine daha hoş geldiğini belirtir.
Buradaki maksat kuru ekmeği kutsamak değildir.
Asıl mesaj şudur:
İnsan her sahip olduğunun üstünde bir şey isterse hiçbir servet onu doyuramayabilir.
Fakat kanaatkâr insan:
“Bugünkü helâl rızkım bana yeter.”
diyebildiğinde büyük bir iç zenginliği elde eder.
Risale-i Nur kaynaklarında Bediüzzaman’ın hayat anlayışı anlatılırken iktisat ve kanaati büyük bir hazine olarak gördüğü özellikle vurgulanır.
Kanaat fakirlik değildir.
Kanaat:
Nimeti küçümsememek ve hırsın esiri olmamaktır.
Milyonlarca lirası bulunan insan sürekli daha fazlasını istiyorsa kendisini fakir hissedebilir.
Az imkânı olan biri ise:
“Allah bana yeterince verdi.”
diyebiliyorsa kalben zengin olabilir.
İstiğna bize şu ölçüyü öğretir:
Her hediye kötü değildir.
İslâm’da hediyeleşme güzel bir davranıştır.
Fakat bazı hediyelerin görünmeyen beklentileri olabilir.
“Ben sana bunu verdim, sen de şunu yap.”
“Ben sana yardım ettim, beni kırma.”
“Biz seni destekledik, bizim istediğimiz gibi konuş.”
İşte Bediüzzaman’ın ihtiyatının bir yönü de budur.
İkinci Mektup’ta, insanların küçük bir hediyeyi bazen mânen çok pahalıya satabildiğine dikkat çeker.
Minnet, her zaman kötü bir şey değildir.
İnsan iyiliğe teşekkür eder.
Fakat sürekli bir başkasının maddî desteğine bağımlı hâle gelmek insanın kararlarını etkileyebilir.
Bediüzzaman’ın hayatında bu nedenle:
“Mümkün oldukça kendi yükümü kendim taşıyayım.”
anlayışı belirgindir.
Bu tavır insan onurunu ve hizmet bağımsızlığını korumaya yöneliktir.
Din hizmeti yapan insanın sürekli kendisini öne çıkarması büyük bir tehlikedir.
“Benim cemaatim.”
“Benim takipçilerim.”
“Benim ismim.”
“Benim makamım.”
“Benim kazancım.”
düşünceleri büyüdükçe hakikat geri plana düşebilir.
Bediüzzaman’ın Risale-i Nur hizmeti hakkında aktarılan temel prensiplerinden biri, iman hizmetini başka dünyevî maksatlara âlet etmemektir.
Hakiki mürşidin maksadı:
“Beni sevin.”
değil,
“Hakikati sevin.”
olmalıdır.
İnsanları kendi şahsına aşırı bağlamak, zamanla şahıs merkezli bir anlayış doğurabilir.
İstiğna ise insanlardan alkış, bağlılık ve şahsî menfaat beklentisini azaltarak hakikatin öne çıkmasına yardımcı olur.
Ücret yalnız para değildir.
Bazen insan para istemez ama şöhret ister.
Bazen makam istemez ama herkesin kendisini konuşmasını ister.
Bazen servet istemez ama sürekli takdir edilmeyi ister.
Bu nedenle istiğnanın daha derin şekli:
İnsan yaptığı iyiliğin karşılığını hemen görmek ister.
“Ben onun için bunu yaptım ama teşekkür bile etmedi.”
der.
Allah için hizmet anlayışı ise şöyle der:
“İnsan teşekkür etmese de Rabbim biliyor.”
İşte ihlâsın rahatlığı buradadır.
İnsan gelirini artırırken harcamalarını sınırsız şekilde büyütürse hiçbir gelir ona yetmeyebilir.
Lüks ihtiyaç hâline gelir.
İhtiyaç büyüdükçe insanın para ihtiyacı artar.
Para ihtiyacı arttıkça başkalarına bağımlılık ihtimali de artabilir.
Bu yüzden Bediüzzaman’ın düşüncesinde:
İktisat → kanaat → istiğna
birbirini destekleyen kavramlardır.
İsraf yalnız nimetin boşa harcanması değildir.
Aynı zamanda insanı daha fazla kazanmaya mecbur eden bir hayat tarzı meydana getirebilir.
Her yıl daha pahalı araba,
daha büyük ev,
daha pahalı telefon,
daha gösterişli hayat...
Bütün bunlar normal ihtiyaç kabul edilmeye başlanırsa kanaat kaybolabilir.
İstiğna ise:
“İhtiyacım kadar bana yeter.”
diyebilmeyi öğretir.
Bir insan insanlara kanaati anlatırken kendisi aşırı lüks içinde yaşıyorsa sözünün tesiri azalabilir.
Fakat hayatı sözünü destekliyorsa insanların güveni artar.
Bediüzzaman’ın öğrencilerinin ve biyografik Risale-i Nur kaynaklarının aktardığına göre, hayatının son dönemlerinde de oldukça sınırlı şahsî eşya ile ve iktisat içinde yaşamayı sürdürmüştür.
Bu, söz ile hayat arasındaki uyuma verilen önemi gösterir.
Tebliğ ve irşad yapan kişinin zihnindeki soru:
“Bu insanlar benim ihtiyaçlarımı nasıl karşılayacak?”
olmamalıdır.
Daha güzel soru:
olmalıdır.
Manevî ihtiyacına mı?
İlim ihtiyacına mı?
Ümitsizliğine mi?
Gençlerin iman problemlerine mi?
Aile meselelerine mi?
İşte peygamberî hizmet anlayışının ruhu, insanlardan hizmet beklemekten çok insanlara hizmet etmektir.
Manevî makam arttıkça insanların kişinin etrafında hizmetçi gibi dolaşması büyük bir imtihandır.
Hakiki hizmet anlayışı makam yükseldikçe konforun artması değil, sorumluluğun artmasıdır.
Din hizmeti:
“Bana hizmet edin.”
çağrısı değil;
“Size nasıl hizmet edebilirim?”
anlayışıdır.
Maddî menfaat beklentisi din hizmetine girdiğinde insanlar arasında fark gözetme hastalığı başlayabilir.
Zengin geldiğinde herkes ayağa kalkar.
Fakir geldiğinde kimse ilgilenmez.
İstiğna ise bu çarpıklığı ortadan kaldırmaya yardımcı olur.
Çünkü senden para beklemediğim zaman senin servetin benim gözümdeki insanlık değerini değiştirmez.
Bazı şeyler dinen doğrudan haram olmayabilir.
Fakat kişinin özel şartlarında ihlâsını tehlikeye atabilir.
Bediüzzaman’ın hediye kabul etmeme prensibini de bu çerçevede anlamak gerekir.
Bu, bütün Müslümanlara:
“Hiçbir zaman hiç kimseden hediye kabul etmek haramdır.”
şeklinde genel bir hüküm değildir.
Bu daha çok onun şahsî hizmet şartlarında benimsediği güçlü bir tedbir ve istiğna prensibidir.
İkinci Mektup’ta da kendi durumuna ait gerekçeleri tek tek anlatır.
Bediüzzaman’ın çok dikkat çekici düşüncelerinden biri de şudur:
Ahirete yönelik bir hizmetin karşılığında alınan menfaat, insanın o uhrevî amelden beklediği mânevî karşılığı zedeleyebilir.
İkinci Mektup’ta bu düşünceyi, ahirete yönelik amellerin bâki meyvelerini dünyada geçici şekilde yemek olarak ifade eder.
Bu son derece güçlü bir ihlâs muhasebesidir.
İnsanlar bazen sevdikleri âlimi veya şeyhi olduğundan fazla yüceltebilir.
Sonra:
“Bu zat büyük velidir.”
düşüncesiyle ona hediyeler verebilir.
Bediüzzaman İkinci Mektup’ta bu meseleye de değinir.
Kendisinin salih veya veli zannedilmesi sebebiyle verilen malı almak konusunda ciddi bir vicdan muhasebesi yaptığını açıklar.
Buradaki büyük ders:
Tevazu yalnız:
“Ben değersizim.”
demek değildir.
Hakiki tevazu bazen insanın sahip olduğu ilmî ve manevî itibarı şahsî menfaate çevirmemesidir.
İnsan:
“Beni seviyorlar, öyleyse bu sevgiden para kazanayım.”
demediği ölçüde ihlâsını daha rahat koruyabilir.
Modern dünyada çoğu zaman şöyle düşünülüyor:
Takipçi arttıkça gelir artmalı.
Kitle büyüdükçe yaşam standardı yükselmeli.
Hizmet büyüdükçe şahsî servet de büyümeli.
Bediüzzaman’ın hayatı farklı bir ölçü teklif eder:
Risale-i Nur kaynaklarında, eserlerinin yayılmasıyla ortaya çıkan maddî imkânların dahi kendi şahsî refahından ziyade hizmete vakfedilmiş kimselerin ihtiyaçlarında değerlendirilmesine ilişkin anlatımlar bulunmaktadır.
Bir insan:
“Makamımı kaybedersem ne olur?”
“Gelirim kesilirse ne olur?”
“Bu zengin beni desteklemezse ne olur?”
korkularından kurtuldukça hakikati söyleme cesareti kazanır.
İşte kanaat ile cesaret arasında görünmez bir bağ vardır.
Azla yaşayabilen insanın satın alınması daha zordur.
İstiğna yanlış anlaşılırsa kibire dönüşebilir.
“Ben hiç kimseye muhtaç değilim.”
demek İslâmî değildir.
Hepimiz Allah’ın kullarına farklı yönlerden muhtacız.
Doğru tavır:
İnsanları küçümsememek fakat onların malına da tamah etmemektir.
İzzet:
başkasını küçük görmek değil,
kendini dünyevî menfaat karşılığında küçük düşürmemektir.
Bu nokta özellikle önemlidir.
Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) hediye kabul ettiği bilinmektedir.
Dolayısıyla İslâm’da:
“Hediye almak kötüdür.”
şeklinde genel bir anlayış kurulamaz.
Bediüzzaman’ın tutumu şahsî ve hizmet şartlarına bağlı çok güçlü bir ihtiyat prensibidir.
Kendisi özellikle din hizmetinin dünyevî menfaatle karıştırılmasını önlemek istemiştir.
Dolayısıyla ondan alınacak asıl ders:
“Herkes hediyeyi reddetsin.”
değil;
olmalıdır.
Aynı denge maaş konusunda da gereklidir.
Bir imamın,
Kur’ân kursu öğreticisinin,
ilahiyatçının,
öğretmenin,
müftünün
veya başka bir din hizmetlisinin geçimini sağlayacak meşru bir maaş alması, tek başına onun ihlâssız olduğunu göstermez.
İnsan çalışır ve emeğinin karşılığını alabilir.
Problem şurada başlar:
Para hakikatin önüne geçtiğinde.
Para için hakikati değiştirmek,
zengine göre fetva vermek,
insanların dinî duygularını sömürmek,
makamı korumak için doğruyu gizlemek
istiğna ruhuna aykırıdır.
Bediüzzaman’ın üzerinde durduğu esas mesele de dini şahsî kazancın aracına dönüştürmeme hassasiyetidir.
İstiğnanın yalnız ekonomik bir prensip olduğunu düşünmek eksiktir.
Asıl istiğna kalptedir.
İnsan:
Param var diye değil,
makamım var diye değil,
çevrem güçlü diye değil,
beni seven binlerce insan var diye değil,
diye güvenebilmelidir.
Mal gider.
İnsanlar gider.
Şöhret biter.
Makam alınır.
Sağlık kaybolabilir.
Fakat Allah’a dayanma devam eder.
İşte istiğnanın imanî kökü budur.
Bütün bu derslerin ulaştığı son nokta budur.
Bediüzzaman’ın istiğnasını yalnız:
“Para kabul etmedi.”
şeklinde okumak çok eksik olur.
Mesele aslında:
Neyi servet bildiğiyle ilgilidir.
Eğer en büyük servet insanların verdiği para olursa insan paranın peşinden gider.
En büyük servet şöhret olursa şöhretin peşinden gider.
En büyük servet makam olursa makamın peşinden gider.
Fakat en büyük servet:
kabul edilirse dünya nimetleri gaye olmaktan çıkar, vasıta hâline gelir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatından çıkan istiğna anlayışını beş temel cümlede özetlemek mümkündür:
Fakat onların ihtiyaçlarıyla ilgilen.
Gerekirse maddî kayba razı ol fakat hakikatten vazgeçme.
Çünkü ihtiyaçların azaldıkça insanlara bağımlılığın azalır.
İnsanları kendi etrafında değil Kur’ân hakikatleri etrafında toplamaya çalış.
İnsan teşekkür etmese, alkışlamasa ve karşılık vermese de hizmete devam et.
Bugün Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemden çok farklı bir dünyada yaşıyoruz.
Artık:
YouTube kanalları,
sosyal medya hesapları,
üyelik sistemleri,
bağış platformları,
vakıflar,
dernekler,
internet siteleri,
kitap satışları,
konferanslar
ve dijital yayınlar bulunuyor.
Bunların hiçbiri tek başına kötü değildir.
Hatta doğru kullanıldığında milyonlarca insana fayda sağlayabilir.
Fakat Bediüzzaman’ın istiğna anlayışı bugün bize şu soruları sordurmalıdır:
Bu faaliyette Allah rızası mı önde, para mı?
Bağış yapanla yapmayan aynı değerde görülüyor mu?
Zenginlere ayrı, fakirlere ayrı muamele yapılıyor mu?
Toplanan imkânlar hizmete mi gidiyor, şahsî lükse mi?
Dinî itibar maddî kazanca mı çevriliyor?
İnsanlardan sürekli isteyen bir sistem mi kurulmuş, yoksa insanlara sürekli hizmet eden bir sistem mi?
Hizmet edenler toplumun yükünü mü hafifletiyor, yoksa topluma yeni bir yük mü oluyor?
İşte istiğna düsturu bu sorulara cevap verebilmek için son derece güncel bir ahlâk ölçüsüdür.
Burada başka önemli bir yanlış anlamayı da düzeltmek gerekir.
İstiğna:
“Kimse kimseden yardım almasın.”
demek değildir.
İslâm:
zekâtı,
sadakayı,
karz-ı haseni,
vakfı,
infakı,
komşuya yardımı,
fakiri gözetmeyi
teşvik eder.
Dolayısıyla gerçek istiğna sosyal dayanışmayı yok etmez.
Aksine şöyle bir ahlâk meydana getirir:
Ne kadar güzel bir ölçüdür.
Kendi şahsın söz konusu olduğunda kanaatkâr ol.
Fakir söz konusu olduğunda cömert ol.
Kendi rahatın söz konusu olduğunda fedakâr ol.
Başkalarının sıkıntısı söz konusu olduğunda yardımına koş.
İşte istiğnanın sosyal yönü budur.
Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatındaki istiğna, kanaat, iktisat ve hediye kabul etmeme prensibini yalnız şahsî bir fakirlik tercihi olarak görmek doğru olmaz.
Bu prensibin arkasında daha büyük bir hedef vardır:
İhlâsı korumak.
İlmin izzetini korumak.
Din hizmetinin itibarını korumak.
İnsanların güvenini korumak.
Hakikati maddî menfaatlerin üstünde tutmak.
İnsanlardan değil Allah’tan beklemek.
Risale-i Nur kaynaklarının aktardığına göre Said Nursî, bu prensibi gençliğinden hayatının sonuna kadar oldukça sıkı biçimde uygulamış, hediyeler ve maddî teklifler karşısında kendi şahsı için son derece ihtiyatlı davranmış, sade ve iktisatlı yaşamayı tercih etmiştir.
Bundan çıkarılacak en büyük ders şudur:
İlim vermek...
Ümit vermek...
İman hakikatlerini anlatmak...
Fakirin derdiyle ilgilenmek...
Gençlerin elinden tutmak...
Ümitsize ümit olmak...
İnsanların maddî ve manevî yükünü hafifletmek...
Ve bütün bunları yaparken kalben:
diyebilmektir.
İşte istiğna budur.
İşte kanaat budur.
İşte ihlâs budur.
Ve Bediüzzaman’ın hayatından günümüzün tebliğ, irşad ve hizmet insanlarına kalan en kuvvetli derslerden biri de budur:
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.