- Salih Avcı
- 18.01.2025
Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatını okumak, yalnızca bir Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi âliminin biyografisini okumak değildir. Onun hayatında çocukluk ve tahsil yıllarından savaş meydanlarına, Rusya’daki esaretten Anadolu’daki sürgünlere, mahkemelerden hapishanelere, yalnızlıktan geniş bir iman hizmetine kadar birbirinden çok farklı safhalar vardır.
1878 yılında Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya geldiği kabul edilen Said Nursî, Osmanlı Devleti’nin son yıllarını, Birinci Dünya Savaşı’nı, Millî Mücadele dönemini ve Cumhuriyet’in ilk on yıllarını yaşamış; 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da vefat etmiştir.
Onun hayatının dikkat çekici taraflarından biri, karşılaştığı çok farklı şartları aynı temel gayeye bağlamaya çalışmasıdır:
İmanı kuvvetlendirmek, Kur’an hakikatlerini açıklamak ve insanlara ümit vermek.
Bu makalede Said Nursî’nin hayatından otuz ayrı hadise üzerinde duracak ve her birinin günümüz insanına verebileceği dersleri değerlendireceğiz.
Said Nursî ilk öğrenimine kendi köyünde ağabeyi Abdullah’ın yanında başladı. Daha sonra çevredeki çeşitli medreselerde eğitim gördü. Kaynaklarda, genç yaşlarından itibaren kuvvetli hafızası ve hızlı kavrayışıyla dikkat çektiği anlatılır.
Onun çocukluk ve gençlik döneminde ilme duyduğu merak, daha sonraki bütün hayatının temelini oluşturmuştur.
Çünkü büyük hizmetler çoğu zaman büyük bir merakla başlar.
İnsan öğrenme arzusunu kaybetmemelidir.
Yaşımız kaç olursa olsun:
“Bunu biliyorum.”
demek yerine:
“Bu konuda daha ne öğrenebilirim?”
diye sormak gelişmenin başlangıcıdır.
Özellikle gençlik döneminin öğrenmeye ayrılması, insanın bütün hayatını etkileyebilir.
Said Nursî’nin tahsil hayatına ilişkin kaynaklarda medrese müfredatındaki çok sayıda eseri olağanüstü hızlı biçimde mütalaa ettiği ve genç yaşta icazet aldığı nakledilir. TDV İslâm Ansiklopedisi, Doğubayazıt’ta Şeyh Muhammed Celâlî’nin yanında tahsil gördüğünü ve genç yaşta icazet aldığını aktarır.
Buradaki önemli nokta sadece hızlı öğrenmesi değildir.
Asıl mesele:
Öğrendiğini hayatının gayesine dönüştürmesidir.
Bilgi toplamak tek başına yeterli değildir.
Bilgi:
ahlaka,
tefekküre,
hizmete,
faydaya
dönüşmelidir.
Çok kitap okumaktan daha önemlisi, okunan kitaptan insanın hayatını değiştirecek birkaç hakikati çıkarabilmesidir.
Kaynaklarda, Said Nursî’nin özellikle gençlik döneminde zekâsı, hafızası ve ilmî kabiliyeti sebebiyle “Bediüzzaman” lakabıyla anılmaya başlandığı belirtilir.
“Bediüzzaman” ifadesi kabaca “zamanın harikası” manasına gelir.
Fakat onun sonraki hayatı açısından asıl önemli olan, genç yaşta kazandığı şöhreti kişisel rahatlık ve makam aracı hâline getirmek yerine ilim ve hizmet istikametinde kullanmaya çalışmasıdır.
Kabiliyet Allah’ın insana verdiği bir emanettir.
Zeki insan:
“Ben üstünüm.”
demek yerine:
“Bu kabiliyetten dolayı daha fazla sorumluluğum var.”
diye düşünmelidir.
Said Nursî’nin gençlik yıllarındaki önemli hedeflerinden biri, Doğu Anadolu’da modern bilimlerle dinî ilimlerin birlikte okutulacağı bir eğitim kurumu oluşturmaktı.
Bu proje daha sonra Medresetüzzehra adıyla anıldı.
Onun düşüncesine göre yalnızca dinî ilimleri veya yalnızca modern bilimleri öğretmek yeterli değildi.
Akıl ile kalbin birlikte eğitilmesi gerekiyordu.
1912 yılında Van Gölü civarında planlanan üniversitenin temelinin atıldığı, fakat savaş şartları sebebiyle projenin tamamlanamadığı belirtilmektedir.
Din ile doğru bilim birbirinin düşmanı değildir.
Allah’ın:
kelâm sıfatından gelen vahiy
ile
kudret sıfatıyla yaratılan kâinat
aynı Yaratıcıya işaret eder.
Müslüman hem Kur’an’ı hem kâinat kitabını okumaya çalışmalıdır.
Bediüzzaman toplumsal sorunların yalnızca siyasi kararlarla çözülemeyeceğini düşünüyordu.
Cehaletin giderilmesi için eğitim gerekliydi.
Bu nedenle hayatının farklı dönemlerinde eğitim projelerine önem verdi.
Bir toplumun geleceğini değiştirmek istiyorsak çocuklarının ve gençlerinin eğitimine yatırım yapmak gerekir.
Cehalet:
yanlış bilgiyi,
hurafeyi,
fanatizmi,
kolay kandırılmayı
besleyebilir.
Sağlam eğitim ise insanı düşünmeye yöneltir.
1911 yılında Şam’a giden Said Nursî, Emeviye Camii’nde daha sonra Hutbe-i Şamiye adıyla yayımlanan bir konuşma yaptı. Kaynaklarda bu seyahat ve hutbe onun hayatının önemli safhaları arasında zikredilir.
Bu hutbede İslâm dünyasının çeşitli problemleri üzerinde durmuş; özellikle ümitsizlik, doğruluktan uzaklaşma, düşmanlık ve cehalet gibi hastalıklara dikkat çekmiştir.
Toplumların hastalıkları yalnız ekonomik değildir.
Bazen en ağır hastalık:
ümitsizliktir.
İnsan:
“Artık hiçbir şey düzelmez.”
demeye başladığı zaman çalışma iradesini kaybeder.
Bu sebeple ümit, yalnızca güzel bir duygu değil aynı zamanda bir hareket kaynağıdır.
Said Nursî’nin eserlerinde yeis, yani ümitsizlik üzerinde sıkça durulur.
Çünkü ümitsizlik insanın mücadele gücünü kırar.
Şöyle düşünen insan:
“Hiçbir şey değişmez.”
bir süre sonra çalışmayı bırakabilir.
Müminin hayatında:
üzüntü olabilir,
başarısızlık olabilir,
musibet olabilir,
gözyaşı olabilir.
Fakat Allah’ın rahmetinden ümit kesmek doğru değildir.
Kur’an’ın öğrettiği iman, insana karanlığın içinde bile rahmet kapısının açık olduğunu hatırlatır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Said Nursî Doğu cephesinde bulundu ve talebelerinden bir kısmıyla savaş şartlarının içerisinde yer aldı.
Daha sonra Rus birliklerine esir düştü.
Bu dönem onun hayatının en ağır safhalarından biridir.
İnsan bazen teoride anlattığı değerleri hayatın en ağır şartlarında yaşamak zorunda kalır.
Sabır hakkında konuşmak kolaydır.
Fakat:
savaşta,
açlıkta,
korkuda,
ölüm tehlikesinde
sabırlı kalabilmek çok daha zordur.
İmtihanlar, insanın sözleriyle hayatı arasındaki mesafeyi ortaya çıkarabilir.
Bediüzzaman’ın İşârâtü’l-İ'câz adlı Kur’an tefsirinin önemli kısmının Birinci Dünya Savaşı’nın ağır şartları içerisinde şekillendiği bilinmektedir.
Bu hadise onun hayatında oldukça dikkat çekicidir.
Savaşın ortasında bile ilmî çalışmayı tamamen terk etmemiştir.
İnsan faydalı işler yapmak için kusursuz şartları beklerse çoğu zaman hiçbir zaman başlayamaz.
“Bir gün çok rahat olduğumda…”
“İşim azaldığında…”
“Bütün problemler çözüldüğünde…”
diyerek hayat ertelenebilir.
Bediüzzaman’ın hayatından çıkan ders:
Mevcut şartlarda yapılabilecek hayrı yapmaktır.
Savaş sırasında esir düşen Said Nursî Rusya’ya götürüldü ve bir müddet esaret hayatı yaşadı.
Esaret insanın dış hürriyetinin elinden alınmasıdır.
Fakat onun hayatındaki bu dönem, manevi hürriyet düşüncesi bakımından önemlidir.
İnsan dışarıdan özgür olduğu hâlde:
parasının,
makamının,
şöhretinin,
nefsinin,
başkalarının takdirinin
esiri olabilir.
Buna karşılık dış şartları kısıtlanmış bir insan iman ve vicdan bakımından hür kalabilir.
Asıl hürriyet kalbin Allah’tan başkasına kul olmamasıdır.
Rusya’daki şartların değişmesinden sonra Said Nursî esaretten kurtularak Osmanlı topraklarına döndü.
Böylece hayatında yeni bir dönem başladı.
Hiçbir sıkıntılı dönem sonsuza kadar sürmez.
İnsan acı içindeyken:
“Bu hep böyle devam edecek.”
zannedebilir.
Oysa hayat değişir.
Şartlar değişir.
Kapılar kapanır, başka kapılar açılır.
Bu sebeple sabır, insanın geçici sıkıntılar karşısında kalıcı kararlar vermesini engeller.
İstanbul'a döndükten sonra Said Nursî dönemin önemli ilmî kurumlarından Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyye'de görev aldı.
Bu dönem onun ilmî ve fikrî faaliyetlerinin devam ettiği bir safhadır.
İnsan yeteneklerini yalnız şahsî menfaat için değil topluma hizmet amacıyla kullanmalıdır.
Bilginin zekâtı:
öğretmek, paylaşmak ve faydaya dönüştürmektir.
İstanbul'un işgal edildiği yıllarda Said Nursî işgale karşı fikrî mücadele içerisinde bulundu.
Bu dönem onun vatan, bağımsızlık ve dinî değerlere ilişkin düşüncelerinin öne çıktığı dönemlerden biridir.
İman yalnız bireysel hayatla sınırlandırılamaz.
İnsan:
ailesine,
toplumuna,
vatanına,
mazlumlara
karşı sorumluluk taşır.
Fakat bu sorumluluk öfke ve kör düşmanlık yerine adalet ölçüsü içerisinde yürütülmelidir.
Millî Mücadele sonrasında Said Nursî Ankara’ya gitti.
Bir süre burada kaldı.
Ancak daha sonra Ankara’dan ayrılarak Van’a çekildi.
Bu dönem onun hayatındaki önemli bir dönüm noktasıdır.
İnsan bazen önünde makam ve nüfuz imkânı bulunduğu hâlde hayatının asıl gayesinin başka yerde olduğunu fark edebilir.
Gerçek başarı her fırsatı kabul etmek değildir.
Bazen:
“Bu benim yolum değil.”
diyebilmek büyük bir basirettir.
Said Nursî kendi hayatının bazı dönemlerini:
Eski Said,
Yeni Said
şeklinde isimlendirmiştir.
Yeni Said döneminde siyasi ve toplumsal tartışmalardan uzaklaşıp doğrudan iman hakikatlerine yoğunlaşması dikkat çeker.
İnsan hayatında zaman zaman kendisini sorgulamalıdır:
Ben nereye gidiyorum?
Ömrümü ne için harcıyorum?
Bugünkü önceliklerim gerçekten değerli mi?
Allah’ın rızasına uygun mu?
Kişinin kendisini sorgulaması zayıflık değil olgunluktur.
Ankara’dan ayrıldıktan sonra Van taraflarına çekilen Said Nursî daha sakin bir hayat ve tefekkür dönemine girdi.
Bu dönemde dünya hayatının faniliği ve ahiret hakikatleri üzerinde yoğunlaştı.
İnsan bazen kalabalıklardan uzaklaşıp kendisiyle baş başa kalmalıdır.
Telefonların,
haberlerin,
işlerin,
tartışmaların
sürekli kuşattığı modern insan için sessizlik büyük bir ihtiyaçtır.
Tefekkür insanın iç dünyasını yeniden düzenleyebilir.
1925'te meydana gelen Şeyh Said İsyanı döneminde Said Nursî isyana katılmadı.
Buna rağmen aynı yıl Van’dan alınarak önce başka şehirlere, ardından Burdur’a sürgün edildi; daha sonra Barla’ya gönderildi. TDV İslâm Ansiklopedisi, 25 Mart 1925’te Van’dan alınmasının ardından başlayan bu sürgün sürecini ayrıntılı biçimde kaydeder.
İnsan her toplumsal öfkenin arkasından gitmemelidir.
Bir hareketin hedefi doğru görünse bile yöntemi yanlış olabilir.
İslâm ahlakında:
amaç kadar araç da önemlidir.
1926 baharında Bediüzzaman Isparta’nın Barla nahiyesine gönderildi.
Yaklaşık sekiz yıl kaldığı Barla dönemi, Risale-i Nur Külliyatı’nın önemli bölümlerinin telif edildiği dönem oldu.
Bu hadise Bediüzzaman’ın hayatındaki en önemli tefekkür örneklerinden biridir.
Sürgün olarak gönderildiği yer, büyük bir iman hizmetinin merkezi hâline geldi.
Bazen insan:
“Hayatım mahvoldu.”
dediği bir olayın yıllar sonra büyük bir hayra vesile olduğunu görebilir.
Kur’an'ın bildirdiği gibi insan bazen sevmediği bir şeyde kendisi için hayır bulunabileceğini bilmelidir.
Her mahrumiyet mutlaka felaket değildir.
Barla yılları Said Nursî açısından yalnızlık ve gözetim şartları içinde geçti.
Fakat bu yıllarda Risale-i Nur’un pek çok bölümü ortaya çıktı.
Talebeleri eserleri el yazısıyla çoğaltarak farklı bölgelere ulaştırıyordu.
Yalnızlık iki şekilde kullanılabilir:
İnsan yalnızlığında kendisini tüketebilir.
Ya da:
okuyabilir,
dua edebilir,
üretebilir,
tefekkür edebilir,
kendini geliştirebilir.
Yalnızlık doğru değerlendirildiğinde bir mektebe dönüşebilir.
Matbaa imkânlarının sınırlı olduğu ve eserlerin rahatça basılamadığı dönemlerde Risale-i Nur talebeleri eserleri elle yazarak çoğalttılar.
Barla döneminde bu yöntem hizmetin yayılmasında önemli rol oynadı.
Bugün birkaç saniyede yüzlerce sayfa çoğaltılabilir.
O yıllarda ise yüzlerce sayfalık bir eseri çoğaltmak için insanların tek tek yazması gerekiyordu.
Bir işin zor olması onun yapılmaması için gerekçe değildir.
İmkân azsa gayret artabilir.
Modern insanın önünde büyük teknolojik imkânlar bulunuyor.
Soru şudur:
Bu imkânları ne için kullanıyoruz?
Said Nursî eserlerinde sık sık şahsından ziyade Kur’an hakikatlerinin ön plana çıkmasını ister.
Bu tavır onun hizmet anlayışındaki önemli özelliklerden biridir.
İnsan hizmet ederken zamanla hizmeti kendi şahsına bağlama tehlikesi yaşayabilir.
“Ben olmazsam bu iş olmaz.”
düşüncesi gururun başlangıcı olabilir.
Hakikî hizmet insanları şahsa değil hakikate bağlamaya çalışır.
1935 yılında Said Nursî ve çok sayıda talebesi tutuklandı ve Eskişehir’de yargılandı.
Kaynaklar bu dönemi Risale-i Nur hareketi açısından önemli bir kırılma noktası olarak anlatmaktadır.
Hapis şartlarına rağmen çalışmalarını tamamen bırakmadı.
Bir insanın dış şartları daralabilir.
Fakat:
dua etmesine,
düşünmesine,
iman etmesine,
sabretmesine
engel olunamayabilir.
Bu nedenle insanın gerçek gücü yalnız sahip olduğu dış imkânlardan gelmez.
Said Nursî hapishaneleri Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatını hatırlatarak “Medrese-i Yusufiye” şeklinde değerlendirmiştir.
Bu isim özellikle onun hapis hayatına bakışını çok iyi anlatır.
Hz. Yusuf (a.s.) suçsuz olduğu hâlde hapse girmiş fakat hapishanede dahi insanlara tevhidi anlatmaya devam etmiştir.
Sıkıntının adını değiştirmek bazen insanın sıkıntıya bakışını değiştirir.
“Burası hayatımın bittiği yer.”
demek yerine:
“Burada Allah bana ne öğretiyor?”
sorusunu sormak güçlü bir iman perspektifidir.
Eskişehir hapsinden sonra Said Nursî Kastamonu’ya gönderildi.
Burada da yıllarca gözetim altında yaşadı.
Bu dönemde Risale-i Nur’un telifi devam etti. Kaynaklar Kastamonu safhasını yaklaşık yedi-sekiz yıllık uzun bir sürgün dönemi olarak kaydeder.
İstikrarın gerçek değeri uzun imtihanlarda ortaya çıkar.
Bir gün sabretmek kolay olabilir.
Bir hafta sabretmek mümkündür.
Ama yıllar boyunca aynı istikameti korumak büyük sebat ister.
İman hizmetinin en önemli şartlarından biri devamlılıktır.
Bediüzzaman’ın eserlerinde:
çiçekler,
ağaçlar,
dağlar,
gökyüzü,
yıldızlar,
hayvanlar,
bahar,
gece ve gündüz
çok sık tefekkür konusu yapılır.
Kâinatı Allah’ın isimlerini gösteren büyük bir kitap olarak değerlendirir.
Bir çiçeğe yalnızca:
“Ne güzel.”
deyip geçmemek gerekir.
Bir adım daha ileri giderek:
Bu renk nereden geliyor?
Bu düzen nasıl kuruluyor?
Bu küçücük tohum bütün ağacın programını nasıl taşıyor?
diye düşünmek mümkündür.
Bilimsel merak ile imanî tefekkür birleştiğinde kâinat büyük bir dershaneye dönüşür.
1943 yılında Said Nursî yeniden tutuklandı ve Denizli’ye gönderildi.
Çeşitli şehirlerden getirilen talebeleriyle birlikte yargılandı.
TDV İslâm Ansiklopedisi, mahkemenin görevlendirdiği bilirkişi heyetinin Risale-i Nur’da siyasi veya gizli cemiyet faaliyeti tespit etmemesinin ardından Said Nursî ve talebelerinin beraat ettiğini aktarır.
İnsan haksızlığa uğradığında hemen ümitsizliğe düşmemelidir.
Hakikat bazen geç ortaya çıkabilir.
Bu sebeple:
sabır,
hukuk,
doğru savunma
ve sebat önemlidir.
Risale-i Nur çevresindeki biyografik anlatımlarda Said Nursî’nin hapishane dönemlerinde diğer mahkûmların manevî durumlarıyla ilgilendiği ve hapishaneyi bir eğitim ortamına dönüştürmeye çalıştığı anlatılır. Afyon dönemine ilişkin kaynaklarda da risalelerin yazılması, okunması ve mahkûmlara ders verilmesi üzerinde durulur.
İnsanın kendi derdi başkalarının derdini görmesini engellememelidir.
Gerçek şefkat:
“Ben zaten sıkıntıdayım.”
deyip kenara çekilmek yerine imkân ölçüsünde başkasına da yardım edebilmektir.
Bazen başka bir insanın yarasına merhem olmak kendi yaralarımızı da hafifletir.
1944 yılında Denizli’den çıktıktan sonra Said Nursî Emirdağ’a gönderildi.
Buradaki hayatı da gözetim ve çeşitli sıkıntılar içerisinde devam etti.
Fakat eserleri ve talebeleriyle irtibatı devam etti.
İnsanın hizmeti bir yere bağlı olmamalıdır.
Barla’da hizmet,
Kastamonu’da hizmet,
hapishanede hizmet,
Emirdağ’da hizmet…
Şartlar değişse de gaye değişmemiştir.
Müminin şuuru:
“Nerede olursam olayım Allah’ın rızasını kazanabileceğim bir vazife vardır.”
olmalıdır.
1948 yılında Said Nursî yeniden tutuklandı ve Afyon Hapishanesi’ne konuldu.
Bu dönem de ağır hapishane şartlarıyla geçti.
Kaynaklara göre verilen mahkûmiyet kararı daha sonra temyiz sürecinde bozulmuş ve neticede beraat gerçekleşmiştir.
İnsan aynı imtihanla tekrar tekrar karşılaşabilir.
Bir musibet bir kez geldiğinde sabretmek mümkündür.
Fakat:
“Yine mi?”
dediğimiz noktada gerçek sebat başlar.
Bediüzzaman’ın hayatı bize şunu hatırlatır:
Sabır yalnız ilk darbeye dayanmak değil, uzun süre istikameti kaybetmemektir.
Bediüzzaman’ın son döneminde en fazla vurguladığı prensiplerden biri müsbet harekettir.
Yıllarca sürgün,
mahkeme,
hapis,
takip
görmesine rağmen talebelerine anarşi, intikam ve yıkıcı davranışlardan uzak durmalarını öğütledi.
Onun hizmet anlayışının son dönemindeki ana çizgi:
imanı kuvvetlendirmek,
ahlakı düzeltmek,
asayişi bozmamak,
insanlara faydalı olmak
şeklindedir.
İnsanın haklı olması, istediği her yöntemi kullanabileceği anlamına gelmez.
Öfke karşısında öfke,
hakaret karşısında hakaret,
zulüm karşısında başka bir zulüm
çözüm olmayabilir.
Kötülüğü azaltmaya çalışırken yeni kötülükler üretmemek gerekir.
Bütün bu hadiseleri bir araya getirdiğimizde dikkat çekici bir tablo ortaya çıkar.
Savaşın ortasında tefsir çalışması yaptı.
Bedeni esir edildi fakat imanını ve düşüncesini korumaya çalıştı.
Barla’ya sürgün edilmesi Risale-i Nur’un büyük kısmının telif edildiği döneme dönüştü.
Yalnızlığını Kur’an ve kâinat üzerinde düşünmeye çevirdi.
Hapishaneyi manevî eğitim mekânı olarak değerlendirdi.
Yaşlanmayı yalnızca bedensel zayıflık olarak değil ahirete yaklaşmanın hatırlatıcısı olarak değerlendirdi.
Hastalıkları sağlığın kıymetini anlamaya vesile olarak gördü.
Şahsî intikam yerine sabır ve müsbet hareketi öne çıkardı.
Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatından bugünün insanına şu temel prensipleri çıkarmak mümkündür:
Öğrenmekten vazgeçme.
İlim ile imanı birbirinden ayırma.
Kâinatı tefekkür et.
Gençliğini boşa harcama.
Ömrünün bir gayesi olsun.
Zorluklar karşısında vazifeni tamamen bırakma.
Ümitsizliğe teslim olma.
İhlasını koru.
Şöhrete karşı dikkatli ol.
İnsanlara şefkatle yaklaş.
Hatalara karşı çıkarken insanları tamamen mahkûm etme.
İntikam yerine ıslahı tercih et.
Müsbet hareket et.
İstişareye önem ver.
Sebeplere başvur ve Allah’a tevekkül et.
Yalnızlığı tefekküre dönüştür.
Sıkıntıları manevî eğitime çevirmeye çalış.
Dünyanın geçici olduğunu unutma.
Başarıyı kendinden bilerek gururlanma.
Ahiretini dünyanın önüne koy.
Bediüzzaman’ın hayatına dikkatle bakıldığında çok önemli bir nokta görülür:
O her zaman şartlarını değiştirememiştir.
Sürgünü kendisi seçmemiştir.
Hapishaneyi kendisi istememiştir.
Savaşın çıkmasını kendisi belirlememiştir.
Esareti tercih etmemiştir.
Fakat bunların karşısındaki manevî tavrını belirlemeye çalışmıştır.
İşte modern insan için çok önemli bir ders burada bulunmaktadır.
Biz de:
ekonomiyi,
başka insanların davranışlarını,
hastalıkları,
yaşlanmayı,
ölümü,
geçmişte yaşananları
tamamen kontrol edemeyiz.
Fakat şu soruyu sorabiliriz:
“Bu şartlar içerisinde Allah’ın rızasına en uygun davranış nedir?”
Bu soru insanı mağdur psikolojisinden kulluk şuuruna taşır.
Onun hayatındaki sabır anlayışı pasiflik değildir.
Sabır:
hizmete devam etmektir.
Sabır:
öfkesine hâkim olmaktır.
Sabır:
ümidini korumaktır.
Sabır:
Allah’a güvenmektir.
Sabır:
haklı olduğu hâlde haddi aşmamaktır.
Sabır:
yıllar boyunca aynı istikameti muhafaza etmektir.
İşte bu nedenle Bediüzzaman’ın hayatındaki sabır, yalnızca musibete katlanmak değil, musibet içinde doğru kalabilmek şeklinde anlaşılabilir.
Tevekkül hiçbir şey yapmadan sonucu Allah’tan beklemek değildir.
İnsan çalışır.
Tedbir alır.
Araştırır.
Çaba gösterir.
Sonra neticenin Allah’ın takdiriyle ortaya çıkacağını bilir.
Bu anlayış iki büyük hastalığı tedavi eder:
“Nasıl olsa Allah verir.”
deyip çalışmamak tevekkül değildir.
“Her şey benim kontrolümde olmak zorunda.”
demek de insanı ağır bir yük altında bırakır.
Doğru denge:
Vazifeni yap, neticeyi Allah’a bırak.
Onun en çok üzerinde durduğu meselelerden biri ihlastır.
İnsan din hizmetinde bile nefsine pay çıkarabilir.
Övülmek isteyebilir.
Takdir bekleyebilir.
Kendisinin konuşulmasını isteyebilir.
Bu yüzden insan zaman zaman kendine sormalıdır:
“Bunu Allah rızası için mi yapıyorum, insanların beni takdir etmesi için mi?”
İhlasın mücadelesi dışarıdaki düşmanlarla değil insanın kendi nefsiyle gerçekleşir.
Onun hizmet anlayışındaki önemli esaslardan biri şefkattir.
Bir insan günah işliyor diye ondan nefret etmek yerine onun kurtuluşunu istemek gerekir.
Yanlışına karşı çıkılabilir.
Ama insanın kendisini bütünüyle mahkûm etmek doğru değildir.
Bir doktor hastadan nefret etmez.
Hastalığı tedavi etmeye çalışır.
Manevî hastalıklar karşısında da benzer bir yaklaşım düşünülebilir.
Risale-i Nur'da Müslümanlar arasındaki kardeşlik üzerinde önemle durulur.
Bir müminin bir kusuru sebebiyle bütün güzel özelliklerini yok saymanın yanlış olduğu anlatılır.
Bu prensip bugün özellikle:
aile hayatında,
cemaatlerde,
sosyal medyada,
siyasi tartışmalarda
çok önemlidir.
Bir kişi bizimle bir konuda aynı düşünmüyor diye onun bütün iyiliklerini yok saymamalıyız.
Bediüzzaman’ın eserlerinde ölüm çok sık ele alınır.
Fakat ölüm yalnızca korkutucu bir yok oluş olarak görülmez.
İman nazarında ölüm:
dünya vazifesinin bitmesi,
ahiret hayatına geçiş
ve Allah’ın rahmetine kavuşma ümidi
olarak değerlendirilir.
Bu bakış hayatı değersizleştirmez.
Tam tersine hayatın her dakikasını kıymetli hâle getirir.
Çünkü sınırlı ömür sonsuz hayatın sermayesi hâline gelir.
Hayatının son dönemlerinde Said Nursî oldukça yaşlanmış ve sağlık sorunları yaşamaya başlamıştı.
1960 yılının Mart ayında Urfa’ya gitti ve 23 Mart 1960 tarihinde burada vefat etti.
Yaklaşık seksen yılı aşkın ömrü;
Osmanlı’nın son dönemini,
Birinci Dünya Savaşı’nı,
Rus esaretini,
Millî Mücadele’yi,
Cumhuriyet’in kuruluşunu,
sürgünleri,
mahkemeleri,
hapishaneleri
ve büyük toplumsal değişimleri içine aldı.
Fakat bütün bu değişiklikler içerisinde onun hayatının merkezinde bulunan temel mesele değişmedi:
İman hizmeti.
Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatını tek kelimeyle ifade etmek gerekirse belki de en uygun kelimelerden biri:
“Sebat”
olacaktır.
Gençliğinde ilim peşindeydi.
Savaşta Kur’an’la meşguldü.
Esarette imanını korumaya çalıştı.
Sürgünde eser yazdı.
Hapishaneyi Medrese-i Yusufiye gördü.
İhtiyarlığında hizmetine devam etti.
Hastalığında ahireti düşündü.
Hayatının sonuna kadar talebelerine iman, ihlas, kardeşlik ve müsbet hareketi tavsiye etti.
Onun hayatından çıkarılabilecek büyük derslerden biri şudur:
Müminin asıl vazifesi şartlardan sürekli şikâyet etmek değil, bulunduğu şartlar içerisinde Allah’ın rızasına uygun vazifesini bulmaya çalışmaktır.
Belki malımız azdır.
Belki sağlığımız eskisi gibi değildir.
Belki çevremizde bizi anlamayan insanlar vardır.
Belki hayat istediğimiz şekilde gitmemektedir.
Fakat hâlâ:
dua edebiliriz,
iyilik yapabiliriz,
ilim öğrenebiliriz,
bir insana yardımcı olabiliriz,
Kur’an okuyabiliriz,
namaz kılabiliriz,
tefekkür edebiliriz,
affedebiliriz,
sabredebiliriz,
şükredebiliriz.
İşte Bediüzzaman’ın hayatının güçlü mesajlarından biri budur:
İnsanın Allah’a giden yolu hiçbir zaman tamamen kapanmaz.
Bir kapı kapanırsa dua kapısı açıktır.
Sağlık giderse sabır kapısı vardır.
Servet giderse kanaat kapısı vardır.
Gençlik giderse tefekkür kapısı vardır.
İnsanlar terk ederse Allah’a teveccüh kapısı vardır.
Dünya geçerse ahiret kapısı vardır.
Bu bakımdan Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatı, yalnızca geçmişte yaşamış önemli bir âlimin biyografisi olarak değil; imanı hayatın değişen şartları içerisinde nasıl muhafaza edebileceğimizi gösteren uzun bir sabır, tefekkür, ihlas ve hizmet dersi olarak okunabilir.
Allah onun Kur’an ve iman hizmetindeki güzel gayretlerinden bizlere de istifade etmeyi, hayatımızdaki musibetlere sabırla, nimetlere şükürle, insanlara şefkatle ve bütün vazifelerimize ihlasla yaklaşmayı nasip etsin.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.