- Salih Avcı
- 13.08.2026
Bakara Suresi'nin önceki ayetlerinde İsrailoğullarına verilen nimetler, Hz. Musa'nın kavmiyle yaşadığı hadiseler ve kalplerin katılaşması anlatılmıştı.
Şimdi ise mesele daha derin bir noktaya taşınıyor.
İnsan bazen hakikati bilmediği için yanlış yapar. Fakat bazen de hakikati bildiği hâlde menfaatine uygun bulmadığı için ondan uzaklaşır.
Bu iki durum birbirinden farklıdır.
Bilmemek öğrenmeyle giderilebilir. Fakat insanın bildiği hakikati bilinçli olarak değiştirmesi, kalbinde daha ciddi bir ahlakî probleme işaret edebilir.
Risale-i Nur perspektifinden bu meselenin merkezinde nefis, enaniyet, ihlas, dünya sevgisi ve hakikate teslimiyet bulunmaktadır.
Mealen:
“Şimdi onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa içlerinden bir grup Allah'ın kelâmını işitir, onu anladıktan sonra bile bile değiştirirdi.”
Burada bütün bir topluluk değil, o topluluğun içinden hakikati bilinçli biçimde tahrif eden bir kesim eleştirilmektedir.
Ayetin üzerinde durduğu üç önemli aşama vardır:
Hakikati işitmek.
Hakikati anlamak.
Anladıktan sonra onu bile bile değiştirmek.
Üçüncü aşama son derece önemlidir.
Çünkü burada mesele bilgisizlik değildir.
Bilgiye rağmen dürüst davranmamaktır.
İnsan bazen bir ayeti veya dinî hükmü kendi menfaatine uygun göstermek isteyebilir.
Bir kişi ticarette dürüstlük ayetlerini bilir ama müşterisini aldatır.
Bir başkası adaletin önemini anlatır ama yakınlarının haksızlığını savunur.
Bir başkası kul hakkından söz eder fakat çalışanının hakkını ödemez.
Böyle durumlarda problem yalnız bilgi eksikliği değildir.
İlim ile amel arasındaki kopukluktur.
Risale-i Nur'da hakikatin nefsin arzusuna göre değil, Allah'ın rızası esas alınarak değerlendirilmesi üzerinde durulur.
İhlas, hakikati kendi çıkarımızın hizmetine sokmamayı gerektirir.
İnsan hakikatin sahibi değil, ona karşı sorumlu bir kuldur.
Hakikat bizim arzumuza göre değişmez; bizim hayatımızın hakikate göre değişmesi gerekir.
Ayet, bazı kimselerin müminlerle karşılaştıklarında iman ettiklerini söylediklerini, kendi aralarında kaldıklarında ise farklı konuştuklarını anlatır.
Bu ayet bize samimiyet meselesini hatırlatır.
İnsan bazen bulunduğu çevreye göre farklı bir kimlik sergileyebilir.
Dindar insanların yanında dindar görünür.
Dünyevî menfaatlerin öne çıktığı yerde ise ilkelerini unutabilir.
Elbette farklı ortamlarda farklı üsluplar kullanmak normaldir. Fakat temel ahlakî ilkeleri menfaat uğruna değiştirmek başka bir meseledir.
Müminin dürüstlüğü yalnız camide görülmemelidir.
Evinde de dürüst olmalıdır.
Ticaretinde de dürüst olmalıdır.
İş yerinde de dürüst olmalıdır.
Yalnız kaldığında da dürüst olmalıdır.
Çünkü Allah'ın görmesi insanların bulunduğu yere bağlı değildir.
Gerçek ihlas, insanın görünmediği yerde de Allah'ın huzurunda olduğunu bilmesidir.
Mealen:
“Onlar Allah'ın gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiğini bilmiyorlar mı?”
Bu ayet, insanın vicdanına doğrudan hitap etmektedir.
İnsanlardan bazı şeyler gizlenebilir.
Fakat Allah'tan hiçbir şey gizlenemez.
Allah'ın Alîm ismi her şeyi bildiğini, Basîr ismi ise her şeyi gördüğünü ifade eder.
Bu isimlere iman eden insan, davranışlarını yalnız dış denetime göre düzenlemez.
İnsanların takdirini kazanmak için iyilik yapmaz.
Kimse görmediğinde de emanete sahip çıkar.
Kimse bilmediğinde de haksız kazançtan sakınır.
Çünkü onun için en büyük şahit Allah'tır.
Bir davranışımı herkes görseydi yine aynı şekilde yapar mıydım?
Yalnız kaldığımda da Allah'ın huzurunda olduğumu hatırlıyor muyum?
İnsanların beni nasıl gördüğüne verdiğim önem kadar Allah'ın rızasına da önem veriyor muyum?
Mealen:
“Onların içinde Kitab'ı bilmeyen, birtakım kuruntu ve zanlardan başka bir şeye dayanmayan kimseler de vardır.”
Burada önemli bir tehlike anlatılır:
Dinî bilgiyi sağlam bir kaynaktan öğrenmeden, duyum ve temenniler üzerine inanç oluşturmak.
Bugün din adına çok sayıda söz dolaşmaktadır.
Bir mesaj paylaşılır:
“Bu duayı yedi kişiye gönderirsen mutlaka zengin olursun.”
Bir başka mesaj gelir:
“Şu ibadeti yapanın bütün dünyevî sıkıntıları kesinlikle biter.”
Bir söz hadis diye aktarılır fakat güvenilir kaynağı bulunmaz.
Bu tür iddialar karşısında dikkatli olmak gerekir.
Kur’an ve sahih dinî kaynaklar, insanların temennilerine göre şekillendirilemez.
Risale-i Nur'un temel hedeflerinden biri taklidî imanı tahkikî imana yükseltmektir.
Taklidî iman, kişinin inancını çoğunlukla çevresinden öğrenmesiyle oluşabilir.
Tahkikî iman ise insanın iman esaslarını delilleriyle anlamaya ve bilinçli biçimde benimsemeye çalışmasıdır.
Bu sebeple insan dinini öğrenmeli, araştırmalı ve güvenilir kaynaklardan beslenmelidir.
İman araştırmadan korkmaz; sağlam bilgiyle derinleşir.
Mealen:
“Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir karşılık elde etmek için ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun!”
Bu ayet çok ciddi bir ikazdır.
İnsanın kendi düşüncesini veya çıkarına uygun bir sözü Allah'a nispet etmesi büyük bir sorumluluktur.
Bir insan kendi yorumunu ifade edebilir.
Bir âlim ilmî delillerle içtihatta bulunabilir.
Farklı yorumlar tartışılabilir.
Fakat kişisel bir görüşü hiçbir delil olmadan kesin bir ilahî hüküm gibi sunmak doğru değildir.
Bu nedenle dinî meselelerde şu ayrımları korumak gerekir:
Ayet: Kur’an'ın lafzı.
Meal: Ayetin başka bir dildeki anlamını aktarma çabası.
Tefsir: Ayetin açıklanması ve yorumlanması.
İçtihat: Belirli usuller çerçevesinde dinî hüküm çıkarma faaliyeti.
Bu ayrımları bilmek dinî bilginin güvenilirliği açısından önemlidir.
İhlasın temelinde Allah'ın rızasını aramak vardır.
Dinî bilgiyi şöhret, makam veya haksız kazanç elde etmenin aracı hâline getirmek ihlası zedeleyebilir.
Hakikat insanın menfaatine hizmet etmek zorunda değildir; insan hakikate sadakat göstermekle sorumludur.
Mealen:
“Bir de ‘Ateş bize sayılı birkaç günden başka dokunmayacak’ dediler.”
Ayetin devamında bu iddiaya karşı, Allah katından böyle bir söz alınıp alınmadığı sorulur.
Allah'ın rahmetini ümit etmek güzeldir.
Fakat insanın hiçbir dayanağı olmadan kendisini kesin olarak kurtulmuş görmesi tehlikelidir.
İnsan şöyle düşünebilir:
“Ben zaten Müslümanım, yaptıklarımın çok önemi yok.”
“Benim kalbim temiz, ibadete gerek yok.”
“Benim günahlarım affedilir, kul hakkını sonra düşünürüm.”
Bu düşünceler insanı sorumluluktan uzaklaştırabilir.
İslam ahlakında iki önemli kavram vardır:
Havf: Allah'ın azabından ve hesap gününden sakınmak.
Reca: Allah'ın rahmetini ümit etmek.
Mümin ikisini birlikte taşımaya çalışır.
Yalnız korku ümitsizliğe yol açabilir.
Yalnız ümit ise sorumsuzluğa dönüşebilir.
Dengeli kulluk, Allah'ın rahmetine güvenerek O'nun emirlerini ciddiye almaktır.
Ayet, kötülük kazanıp günahı kendisini kuşatan kimselerin ağır akıbetinden söz eder.
Burada dikkat çekici ifade günahın insanı kuşatmasıdır.
Günah bir davranış olarak başlayabilir.
Fakat insan onu sürekli tekrar eder, savunur ve normalleştirirse zamanla hayatının merkezine yerleştirebilir.
İnsan ilk defa yalan söylediğinde rahatsızlık hissedebilir.
Fakat sürekli yalan söylerse zamanla bu rahatsızlık azalabilir.
İlk defa kul hakkına girdiğinde vicdanı sızlayabilir.
Fakat yanlışını sürekli savunursa vicdanının sesini bastırabilir.
Bu sebeple insan küçük gördüğü yanlışlara karşı da dikkatli olmalıdır.
Risale-i Nur'da günahın imanî duyarlılık üzerindeki etkilerine dikkat çekilir.
Günahın alışkanlığa dönüşmesi insanın kalbinde manevi bir karanlığa sebep olabilir.
Buna karşı tövbe, istiğfar, ibadet ve nefis muhasebesi önemlidir.
Ancak hiçbir insanın iç dünyasını bütünüyle bilemeyeceğimiz için bu ayetleri başkalarını kesin biçimde mahkûm etmek amacıyla kullanmamalıyız.
Asıl mesele kendi nefsimizi hesaba çekmektir.
Mealen:
“İman edip salih ameller işleyenler ise cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”
Kur’an ikazın ardından yeniden müjde verir.
Bu denge çok önemlidir.
İnsan yalnız korkuyla terbiye edilmez.
Rahmet ve müjde de kalbi Allah'a yöneltir.
Çünkü iman hayatı dönüştürmelidir.
Allah'a inanan insan doğruluğa önem verir.
Ahirete inanan insan kul hakkından sakınır.
Rahmân'a inanan insan merhametli olmaya çalışır.
Rezzâk'a inanan insan helal kazancı önemser.
Basîr'e inanan insan yalnızken de dürüst davranır.
Böylece iman, hayatın her alanına yayılan bir nur hâline gelir.
Bu ayet, Bakara Suresi'nin en kapsamlı ahlakî emirlerinden bazılarını bir arada sunar.
Mealen:
“Hani İsrailoğullarından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz; anne babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilik edeceksiniz; insanlara güzel söz söyleyeceksiniz; namazı dosdoğru kılacak ve zekâtı vereceksiniz, diye söz almıştık.”
Bu ayeti yedi büyük ahlak ilkesi üzerinden inceleyelim.
İlk emir tevhiddir.
Çünkü insanın hayatındaki bütün ahlakî sorumluluklar Allah'a kulluk şuuruyla derinleşir.
İnsan yalnız toplumun takdirini kazanmak için değil, Allah'ın rızasını aramak için de doğru davranır.
Risale-i Nur perspektifinden tevhid, insanı sebeplere ve geçici menfaatlere karşı manevi esaretten kurtarır.
Anne ve baba insanın dünyaya gelişinde ve yetişmesinde büyük emek sahibidir.
Onlara iyilik:
saygılı konuşmayı,
ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyi,
yaşlandıklarında destek olmayı,
gönüllerini incitmemeye çalışmayı
kapsar.
Bununla birlikte anne babaya iyilik, insanın her isteğe kayıtsız şartsız boyun eğmesi anlamına gelmez. Allah'a isyan gerektiren bir talepte itaat edilmez; fakat saygılı ve güzel davranma sorumluluğu devam eder.
Modern hayat insanları birbirinden uzaklaştırabilir.
Aynı şehirde yaşayan akrabalar yıllarca görüşmeyebilir.
Küçük anlaşmazlıklar büyük kırgınlıklara dönüşebilir.
Kur’an akrabalık bağlarının önemini hatırlatır.
Sıla-i rahim yalnız ziyaret etmek değildir.
İhtiyaç hâlinde yardım etmek, hâl hatır sormak ve ilişkilerde adaleti korumak da önemlidir.
Yetim, korunmaya ve desteklenmeye ihtiyaç duyabilecek kişidir.
İslam'da yetimin hakkı son derece önemlidir.
Onun malını korumak, eğitimine destek olmak, onurunu gözetmek ve merhamet göstermek büyük sorumluluklardır.
Risale-i Nur'un şefkat anlayışı açısından güçsüzlere merhamet etmek, insanın yaratılışına konulan şefkat duygusunu doğru kullanmasıdır.
Mal yalnız biriktirmek için verilmiş değildir.
İnsanın malında başkalarına karşı sorumlulukları vardır.
İnfak ve zekât insanı cimrilikten uzaklaştırır.
Toplumdaki dayanışmayı güçlendirir.
İnsan kendi imkânlarını başkalarının ihtiyaçlarıyla birlikte düşünmeye başlar.
“İnsanlara güzel söz söyleyin.”
Ayetin dikkat çekici yönü, yalnız belirli bir gruba değil, insanlara güzel söz söylemenin emredilmesidir.
Güzel söz:
doğru,
saygılı,
incitmeyen,
adaletli,
yapıcı
olmalıdır.
Güzel konuşmak, gerektiğinde yanlışı söylememek değildir.
Yanlışı bile hikmetle ve adaletle ifade edebilmektir.
Ayetin sonunda yine namaz ve zekât birlikte zikredilir.
Namaz insanın Allah ile ilişkisini güçlendirir.
Zekât ise mal ve toplum karşısındaki sorumluluğunu hatırlatır.
Böylece kulluk yalnız bireysel ibadetten ibaret kalmaz.
İbadet, ahlak ve toplumsal adalet birbirini tamamlar.
Ayet, birbirlerinin kanını dökmemek ve birbirlerini yurtlarından çıkarmamak konusunda alınan ahdi hatırlatır.
Burada insan hayatının dokunulmazlığı ve toplumsal güvenliğin önemi öne çıkmaktadır.
İnsan hayatı değerlidir.
Bir toplumu ayakta tutan yalnız ekonomik güç değildir.
Adalet,
güven,
can emniyeti,
mülkiyet hakkı,
insan onuru
da önemlidir.
Risale-i Nur'un uhuvvet derslerinde kardeşlik, muhabbet ve düşmanlıktan uzak durma üzerinde durulur.
İnsanlar arasındaki kin ve düşmanlık toplumsal hayatı zayıflatır.
Adaletin olmadığı yerde güven azalır.
Güvenin olmadığı yerde insanlar birbirlerine karşı sürekli korku ve şüphe taşır.
Bu nedenle toplumsal barış yalnız siyasi bir mesele değil, aynı zamanda ahlakî bir sorumluluktur.
Mealen:
“Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
Bu ayet, bölümün en önemli ikazlarından biridir.
Ayetin tarihî bağlamında, kendi topluluklarından insanlara karşı savaşan, onları yurtlarından çıkaran; buna rağmen esirlerin kurtarılmasıyla ilgili dinî hükümlere bağlılık gösteren kimselerin çelişkili davranışları eleştirilir.
Yani bazı hükümleri uygularken başka açık sorumlulukları ihlal etmeleri söz konusudur.
İnsan dinin kendisine kolay gelen taraflarını benimseyip zor gelen taraflarını ihmal edebilir.
Namazın önemini kabul eder ama ticarette dürüstlüğü ikinci plana atabilir.
Yardım etmeyi sever ama kul hakkını önemsemeyebilir.
Dinin merhamet yönünü anlatır ama adalet yükümlülüğünü unutabilir.
Dinin yasaklarını başkalarına hatırlatır ama kendi nefsinin yanlışlarını görmezden gelebilir.
Burada önemli bir ayrım vardır: Bir hükme inanıp onu uygulamakta zorlanmak, o hükmü inkâr etmekle aynı şey değildir.
Fakat ayetin ahlakî uyarısı açıktır:
Din, yalnız menfaatimize uygun hükümlerden seçilerek oluşturulacak bir sistem değildir.
İman insanın hayatının yalnız belirli bir bölümünü değil, bütününü aydınlatmalıdır.
Evde başka, işte başka, ibadette başka, ticarette başka bir ahlak anlayışı taşımak insanın manevi bütünlüğünü zedeleyebilir.
Gerçek kulluk:
namazda,
ticarette,
aile hayatında,
komşulukta,
yönetimde,
adalette,
yardımlaşmada
aynı temel imanî ölçülere sadık kalmayı gerektirir.
Mealen:
“İşte onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir.”
Kur’an burada ticaret diliyle çok güçlü bir benzetme yapmaktadır.
İnsan bir şeyi elde etmek için başka bir şeyden vazgeçer.
Fakat bazen yaptığı alışverişin gerçek değerini doğru hesaplayamaz.
Geçici bir menfaat için kalıcı bir kazancı kaybedebilir.
Risale-i Nur'un Altıncı Söz'ünde insanın nefsini ve malını Allah'a satması, yani bunları O'nun rızası doğrultusunda kullanması anlatılır.
Buradaki satış maddi bir alışveriş değildir.
İnsanın kendisine verilen hayatı, bedeni, malı ve kabiliyetleri Allah'ın emanetleri olarak görmesidir.
İnsan malını yalnız dünyalık kazanç için kullanabilir.
Fakat aynı malı helal kazanıp hayırda kullanarak ahiretine de sermaye yapabilir.
İnsan ömrünü yalnız geçici zevklerle tüketebilir.
Fakat aynı ömrü iman, ibadet, ilim ve faydalı hizmetlerle değerlendirebilir.
Hayır.
Kur’an'ın burada eleştirdiği şey dünya hayatının kendisi değil, ahireti feda edecek şekilde dünyaya bağlanmaktır.
İnsan çalışabilir.
Ticaret yapabilir.
Ev sahibi olabilir.
Ailesiyle güzel bir hayat yaşayabilir.
Bilimle, sanatla ve üretimle uğraşabilir.
Fakat bütün bunları Allah'ın rızasıyla uyumlu bir hayatın içinde değerlendirmeye çalışmalıdır.
Dünya ahiretin alternatifi olmak zorunda değildir.
Doğru yaşandığında dünya, ahiretin kazanıldığı bir imtihan ve hizmet alanıdır.
İnsan dinini yalnız kulaktan dolma bilgilerle öğrenmemelidir.
Kur’an'ı anlamaya çalışmalı, güvenilir dinî kaynaklardan yararlanmalı ve imanını delillerle kuvvetlendirmelidir.
İmanın derinleşmesi, insanın davranışlarına da yön vermelidir.
İnsan ibadetini ve hizmetini Allah'ın rızası için yapmaya çalışmalıdır.
Şöhret, makam, alkış ve menfaat, dinî hakikatin önüne geçirilmemelidir.
İhlasın ölçülerinden biri, insanın kimse görmediğinde de doğru davranmasıdır.
İnsan başkalarının kusurlarını görmekte kolaylık yaşayabilir.
Fakat asıl terbiye kendi nefsinin yanlışlarını fark etmekle başlar.
Bu nedenle her ayeti önce kendimize okumalıyız.
Kulluk yalnız namazdan ibaret değildir.
Namaz kulluğun temel ibadetlerindendir; fakat insanın ahlakı, ticareti, aile hayatı ve toplumsal ilişkileri de dinî sorumluluk alanına girer.
İman hayatın tamamına yön vermelidir.
Dünya geçicidir.
İnsanın serveti, makamı, gençliği ve imkânları değişebilir.
Fakat insanın Allah'a karşı sorumluluğu devam eder.
Bu nedenle akıllı insan yalnız bugünkü kazancını değil, ebedî hayatını da düşünür.
Hakikat menfaat uğruna değiştirilmemelidir.
İnsanların yanında ve yalnızken aynı temel ahlak korunmalıdır.
Allah gizli ve açık bütün davranışlarımızı bilir.
Dinî bilgiler güvenilir kaynaklardan öğrenilmelidir.
Kişisel yorumlar kesin ilahî hükümler gibi sunulmamalıdır.
Allah'ın rahmeti ümit edilmeli fakat sorumluluk ihmal edilmemelidir.
Günahı alışkanlık hâline getirmekten sakınılmalıdır.
İman salih amelle desteklenmelidir.
Anne babaya iyilik önemli bir kulluk sorumluluğudur.
Yetimler, yoksullar ve ihtiyaç sahipleri gözetilmelidir.
İnsanlara güzel ve adaletli söz söylenmelidir.
Namaz ve zekât, bireysel ve toplumsal kulluğun önemli esaslarıdır.
Can güvenliği, adalet ve insan onuru korunmalıdır.
Dinin yalnız işimize gelen hükümlerini benimsemek doğru değildir.
Geçici dünya menfaatleri uğruna ebedî hayat unutulmamalıdır.
Bu ayetleri okuduktan sonra kendimize şu soruları yöneltebiliriz:
Allah'ın emirlerinden yalnız kolay gelenleri mi uygulamaya çalışıyorum?
Namazımı önemsediğim kadar kul hakkına da dikkat ediyor muyum?
İnsanlara doğruluğu anlatırken kendi ticaretimde dürüst davranıyor muyum?
Dinî bir konuda konuşmadan önce bilgimin güvenilirliğini araştırıyor muyum?
Bir hatamı savunmak yerine kabul edip düzeltebiliyor muyum?
Anne babama karşı yeterince merhametli ve saygılı mıyım?
Yetimlerin ve yoksulların ihtiyaçlarını ne kadar düşünüyorum?
İnsanlara güzel söz söylüyor muyum?
Malımı yalnız kendim için mi kullanıyorum, yoksa başkalarıyla paylaşabiliyor muyum?
Geçici dünya menfaatleri için ahiret sorumluluğumu ihmal ediyor muyum?
Bu sorulara verilen cevaplar, ayetlerin hayatımıza ne ölçüde yansıdığını anlamamıza yardımcı olabilir.
Şimdiye kadar okuduğumuz ayetleri bir bütün hâlinde değerlendirdiğimizde Kur’an'ın insanı adım adım terbiye ettiğini görüyoruz.
|
Ayetler |
Temel konu |
|---|---|
|
1–5 |
Müttakilerin özellikleri ve hidayet |
|
6–20 |
İnkâr, nifak ve kalbin hastalıkları |
|
21–29 |
Tevhid, ubudiyet ve kâinat kitabı |
|
30–39 |
Hz. Âdem, ilim, kibir, şeytan ve tövbe |
|
40–48 |
Nimet, ahde vefa, namaz, sabır ve ahiret |
|
49–61 |
Firavun'dan kurtuluş, şükür ve nankörlük |
|
62–74 |
İman, teslimiyet, haşir ve kalbin katılaşması |
|
75–86 |
Hakikati gizlemek, ahlak, adalet ve bütüncül kulluk |
Bu bölümlerin tamamında ortak bir hakikat bulunmaktadır:
İman insanın yalnız düşüncesini değil, bütün hayatını değiştirmelidir.
Bakara Suresi'nin 75–86. ayetleri bize çok önemli bir soru soruyor:
İnsan Kur’an'ın bazı ayetlerinden çok etkilenebilir.
Rahmet ayetlerini sever.
Cennet müjdelerinden sevinç duyar.
Allah'ın affediciliğini düşünerek huzur bulur.
Bunların hepsi güzeldir.
Fakat aynı Kur’an:
adaleti,
kul hakkını,
namazı,
zekâtı,
dürüstlüğü,
ahde vefayı,
merhameti,
haramdan kaçınmayı
da emreder.
Müminin vazifesi, Kur’an'ı kendi arzularına göre bölmek değil, Kur’an'ın bütüncül terbiyesine açık olmaktır.
Risale-i Nur perspektifinden iman, insanın kalbinde yanan bir nurdur.
Bu nur yalnız düşünce dünyasını aydınlatmakla kalmamalıdır.
İnsanın diline yansımalıdır.
Ticaretine yansımalıdır.
Ailesine yansımalıdır.
Merhametine yansımalıdır.
Adaletine yansımalıdır.
Malını kullanışına yansımalıdır.
Ölüm ve ahirete bakışına yansımalıdır.
İşte bu nedenle ayetleri okurken yalnız geçmişteki insanların hatalarını düşünmek yeterli değildir.
Kendi nefsimize de dönmeliyiz.
“Ben hangi hakikati bildiğim hâlde uygulamayı erteliyorum?”
“Hangi konuda nefsimin menfaatini Allah'ın rızasının önüne geçiriyorum?”
“Hangi ayet hayatımda bir değişiklik meydana getirmeli?”
Bu soruların samimiyetle sorulması, Kur’an'ın terbiyesine açılan önemli bir kapıdır.
Kur’an'ı gerçekten hayatına rehber edinen insan, onun yalnız kendisini teselli eden ayetlerini değil; nefsini hesaba çeken, yanlışlarını gösteren ve sorumluluklarını hatırlatan ayetlerini de rahmet olarak görmeye çalışır.
Çünkü bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu hakikat, duymaktan en fazla kaçındığı hakikattir.
Allah'ım! Bize Kur’an'ı anlamayı, hakikatlerine teslim olmayı ve bildiklerimizle amel etmeyi nasip eyle. İmanımızı ihlasla, ibadetimizi takvayla, ahlakımızı merhamet ve adaletle güzelleştir. Bizi dünya menfaati uğruna ahiretini unutanlardan değil, dünyasını ahiretine sermaye yapan kullarından eyle. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.