- Salih Avcı
- 20.02.2023
Sabır denildiğinde bazen insanın aklına hiçbir şey yapmadan beklemek, sıkıntıya sessizce katlanmak veya şartların kendiliğinden düzelmesini beklemek gelir.
Fakat Kur’ân ve sünnetin öğrettiği sabır bundan çok daha kapsamlıdır.
İslâmî anlamda sabır;
Allah’a isyan etmeden dayanmak, doğru olanı yapmaya devam etmek, haramdan uzak durmak, gerekli tedbirleri almak, dua etmek, mücadeleyi bırakmamak ve neticeyi Allah’a teslim etmektir.
Bu sebeple hakiki sabır pasiflik değil; imanla beslenen aktif bir direnç, sebat ve istikamet hâlidir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.”
Bakara, 2/153
Burada dikkat çekici olan nokta şudur:
Kur’ân sadece “sabredin” dememekte, sabrın yanına namazı, yani Allah’a yönelişi de koymaktadır.
Demek ki müminin sabrı hareketsiz bir bekleme değildir.
Mümin hem çalışır, hem dua eder, hem tedbir alır, hem dayanır, hem de neticeyi Allah’a bırakır.
Sabır kelimesinin temelinde tutmak, engellemek, dayanmak, direnmek ve kararlılığını korumak manaları vardır.
Dinî bakımdan sabır;
nefsin Allah’ın razı olmadığı davranışlara yönelmesini engellemek ve insanın Allah’ın razı olduğu istikamette sebat etmesidir.
Bu nedenle sabır yalnız musibetlerle ilgili değildir.
İnsan;
namazını devam ettirirken,
harama bakmamak için gözünü çevirirken,
öfkesini kontrol ederken,
helâl kazanç için çalışırken,
hastalığının tedavisini sürdürürken,
ailesinin sıkıntılarına tahammül ederken,
bir başarısızlıktan sonra yeniden çalışmaya başlarken,
duasının cevabını beklerken
sabır gösterebilir.
Sabır aslında insanın hayatının tamamına yayılan bir istikamet kuvvetidir.
“Aktif sabır” ifadesini şöyle tarif edebiliriz:
Aktif sabır, insanın karşılaştığı güçlük karşısında Allah’a isyan etmeden; aklını, iradesini, duasını ve meşru imkânlarını kullanarak çözüm için çalışması ve neticeyi Allah’a bırakmasıdır.
Yani:
Aktif sabır = Sabır + Dua + Tedbir + Gayret + Sebat + Tevekkül
Bunun karşısında yanlış bir sabır anlayışı vardır:
“Allah sabır versin, yapacak bir şey yok.”
Eğer gerçekten yapılabilecek bir şey varsa bu söz tek başına İslâm'ın sabır anlayışını ifade etmez.
Meselâ insan hastalanmışsa:
“Sabredeceğim.”
deyip tedaviyi tamamen terk etmek aktif sabır değildir.
Doğru yaklaşım:
Tedavi ol + dua et + gereken tedbirleri al + moralini koru + harama başvurma + neticeyi Allah’a bırak.
İşte bu aktif sabırdır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Sabredin, sabırda direnin, hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.”
Âl-i İmrân, 3/200
Ayette peş peşe;
sabır, direnme, hazırlıklı olma ve takva
emredilmektedir.
Bu son derece önemlidir.
Kur’ân’ın sabrı insanı uyuşturan değil, ayağa kaldıran sabırdır.
Mümin:
“Nasıl olsa kaderimde ne varsa olacak.”
diyerek sebepleri terk etmez.
Çalışır.
Plan yapar.
Tedbir alır.
Hatasını düzeltir.
Yeniden dener.
Dua eder.
Fakat netice istediği gibi çıkmadığında Rabbine isyan etmez.
Kur’ân'da Hz. Yakub aleyhisselâmın dilinden çok güzel bir ifade geçmektedir:
فَصَبْرٌ جَمِيلٌ
“Artık bana düşen güzel bir sabırdır.”
Yusuf, 12/18
İşte buna sabr-ı cemîl denilir.
Kelime anlamıyla:
güzel sabır.
Fakat bu güzelliğin derin bir manası vardır.
Sabr-ı cemîl;
musibet karşısında Allah’a isyan etmeden, ümitsizliğe düşmeden, insanlara sürekli şikâyet ederek kaderi suçlamadan, vakar ve teslimiyet içerisinde sabretmektir.
Sabr-ı cemîl acıyı inkâr etmek değildir.
İnsan üzülür.
Ağlayabilir.
Acı hisseder.
Özlem duyar.
Tedavi arar.
Yardım ister.
Fakat kalbinin derinliklerinde:
“Rabbim beni terk etti.”
demez.
Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.
Hz. Yakub aleyhisselâm oğlu Hz. Yusuf'tan ayrıldığında çok büyük bir üzüntü yaşamıştır.
Kur’ân onun üzüntüsünü açıkça anlatmaktadır.
Fakat Hz. Yakub şöyle demiştir:
“Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim.”
Yusuf, 12/86
Bu ayet sabr-ı cemîlin en önemli ölçülerinden birini öğretir.
Allah’a şikâyet etmek başka, Allah’ı insanlara şikâyet etmek başkadır.
İnsan:
“Allah'ım çok zorlanıyorum.”
“Rabbim bana yardım et.”
“Allah'ım gücüm tükeniyor.”
diyebilir.
Bu sabırsızlık değildir.
Bilakis duadır, münacattır ve kulluktur.
Hz. Eyyûb aleyhisselâm da sıkıntısını Rabbine arz etmiştir:
“Başıma bu dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”
Enbiyâ, 21/83
Dolayısıyla sabr-ı cemîl:
hiç üzülmemek değil, üzüntüyü Allah'a isyana dönüştürmemektir.
Resûlullah ﷺ musibetin ilk anının önemini şöyle ifade etmiştir:
“Gerçek sabır, musibetin ilk vurduğu anda gösterilen sabırdır.”
Buhârî, Cenâiz; Müslim, Cenâiz
Çünkü insanın gerçek iradesi ilk sarsıntıda ortaya çıkar.
Haberi aldığında...
Kaybı yaşadığında...
Hakarete uğradığında...
Beklemediği kötü sonucu gördüğünde...
İşte o birkaç dakika çok önemlidir.
Dil;
“Niye benim başıma geldi?”
“Allah bana neden bunu yaptı?”
gibi isyana yaklaşan sözlere kayabilir.
Sünnet bize ilk anda dili ve davranışı kontrol etmeyi öğretmektedir.
İslâm insanı taşlaştırmaz.
Peygamber Efendimiz ﷺ oğlu İbrahim vefat ettiğinde gözyaşı dökmüştür.
Dolayısıyla ağlamak sabırsızlık değildir.
Üzülmek sabırsızlık değildir.
Acı hissetmek sabırsızlık değildir.
Yardım istemek sabırsızlık değildir.
Doktora gitmek sabırsızlık değildir.
Hakkını hukuk yoluyla aramak sabırsızlık değildir.
Sabırsızlık esas itibarıyla musibeti Allah’a karşı isyana, harama veya ümitsizliğe dönüştürmektir.
Bediüzzaman Said Nursî sabrı üç temel alanda ele alır:
1. İbadet üzerinde sabır
2. Günahlardan uzak durmakta sabır
3. Musibetlere karşı sabır
Bu üçlü tasnif Risale-i Nur'un sabır anlayışının merkezindedir. (Risale Online)
Namazı birkaç gün kılmak kolay olabilir.
Asıl mesele yıllarca devam etmektir.
Kur’ân:
“Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et.”
buyurur.
Tâhâ, 20/132
İşte aktif sabrın önemli alanlarından biri budur.
Canın istemediğinde de namaza kalkmak...
Yorgunken de ibadeti bırakmamak...
Ramazan uzun günlere geldiğinde orucu sürdürmek...
Kur’ân okumaya devam etmek...
Dua edip hemen netice alamayınca duayı terk etmemek...
Bunların hepsi taat üzerinde sabırdır.
Bediüzzaman'ın dikkat çektiği ikinci sabır çeşidi günahlara karşı sabırdır.
Bu sabır insanın nefsine:
“Hayır.”
diyebilmesidir.
Haram kazanç kolay olabilir.
Helâl kazanç zor olabilir.
Fakat mümin sabreder.
Öfkelenmiştir.
Hakaret etmek ister.
Sabreder.
Gözü harama kaymak ister.
Gözünü çevirir.
Nefsi intikam ister.
Adaletten ayrılmaz.
İşte bu sabır takvaya dönüşür.
Risale-i Nur'daki ifadeyle masiyetten nefsi çekip sabretmek insanı takvaya götürür. (Risale Online)
Hastalık...
Ölüm...
İş kaybı...
Borç...
Fakirlik...
Aile sıkıntısı...
Beklenmedik başarısızlık...
İşte üçüncü sabır burada ortaya çıkar.
Bediüzzaman bu sabrı tevekkül ve teslimiyetle ilişkilendirir. (Risale Online)
Fakat teslimiyet sebepleri terk etmek değildir.
Musibetin ortadan kaldırılması için yapılabilecek meşru şeyler yapılır.
Sonrasında kalp:
“Ben vazifemi yaptım. Netice Rabbimin takdiridir.”
der.
Bediüzzaman özellikle evlât acısı gibi çok ağır bir musibet karşısında kaleme aldığı On Yedinci Mektup – Çocuk Taziyenâmesinde şöyle dua eder:
“Cenâb-ı Hak sizlere sabr-ı cemil versin...”
Ardından kaza karşısında rıza ve kadere teslimiyetin İslâmiyetin önemli bir şiarı olduğunu hatırlatır. (Risale-i Nur Külliyatı)
Buradaki yaklaşım çok önemlidir.
Bediüzzaman acıyı küçümsememektedir.
“Üzülme.”
demekle yetinmemektedir.
Acıya âhiret penceresinden mana kazandırmaktadır.
Yani sabr-ı cemîl, musibeti anlamsız görmek yerine onu iman ve âhiret perspektifinden değerlendirmektir.
Risale-i Nur'un sabır konusunda son derece dikkat çekici psikolojik tespitlerinden biri şudur:
İnsana verilen sabır kuvveti, doğru kullanılırsa içinde bulunduğu musibete yetebilir.
Fakat insan sabrını;
geçmişin acılarına ve geleceğin korkularına dağıtırsa
bugünün yükünü taşımakta zorlanır.
Bediüzzaman, geçmişteki musibetin zahmetinin geçtiğini; gelecekteki musibetin ise henüz gelmediğini hatırlatarak insanın sabır kuvvetini hâlihazırdaki güne toplamasını öğütler. (Erisale)
Bu çok önemli bir sabır metodudur.
Dün geçti.
Yarın henüz gelmedi.
Senin taşıman gereken yük:
Bugünün yüküdür.
Tevekkül yanlış anlaşılırsa insan pasifleşebilir.
Doğru tevekkül ise insanı çalıştırır.
Formülü şöyledir:
Tedbir senden, takdir Allah'tandır.
Çiftçi tarlasını sürer.
Tohumunu eker.
Sular.
Gübresini verir.
Zararlılarla mücadele eder.
Sonra:
“Allah'ım bereketini Sen ver.”
der.
Hiç tohum ekmeden:
“Allah'a tevekkül ettim.”
demek tevekkül değildir.
Aynı şekilde sabır da hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.
Bir sıkıntıyla karşılaştığında şu sırayı takip etmek çok faydalıdır:
1. Gerçeği kabul et.
“Bu olay şu anda yaşandı.”
2. İlk anda dilini koru.
İsyan, beddua ve ağır kararlar verme.
3. Allah'a yönel.
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”
4. Namaz ve dua ile yardım iste.
Çünkü Kur’ân sabırla namazı beraber zikreder.
5. Problemi analiz et.
“Ben ne yapabilirim?”
6. Meşru sebeplere başvur.
Doktorsa doktora git.
Borçsa bütçe çıkar.
Hukuksa hakkını ara.
İşsizlikse iş ara.
Aile problemiyse konuş ve çözüm ara.
7. Çalış.
8. Acele etme.
9. Aynı doğru davranışı devam ettir.
10. Sonucu Allah'a bırak.
İşte:
Sabr-ı cemîlin günlük hayattaki uygulamasını şöyle özetleyebiliriz:
Musibet geldi.
İlk olarak:
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”
de.
Sonra:
“Allah'ım bu imtihanı imanımla taşımayı nasip et.”
diye dua et.
Ardından kendine sor:
“Bu olayda değiştirebileceğim ne var?”
Değiştirebileceğin şeyler için çalış.
Değiştiremeyeceğin şeyleri Allah'a teslim et.
İnsanlara sürekli:
“Ben neden böyle oldum?”
diye kaderi şikâyet etmek yerine Allah'a yönel.
Fakat gerektiğinde doktor, psikolog, âlim, aile büyüğü, avukat veya güvenilir insanlardan yardım istemekten de çekinme.
Çünkü yardım istemek sabr-ı cemîle aykırı değildir.
Sabır insanın Allah'la ilişkisini güçlendirmelidir.
Kur’ân'ın duası şöyledir:
“Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır...”
Bakara, 2/250
Bu ifade çok güzeldir.
Sabır sadece insanın kendi psikolojik gücü değildir.
Kul Allah'tan sabır ister.
Demek ki:
Sabır da Allah'ın bir ihsanıdır.
Kur’ân iki defa özellikle sabır ve namazı yan yana zikreder.
Çünkü musibet insanın iç dünyasını dağıtır.
Namaz insanı yeniden merkeze toplar.
İnsan secdeye kapanarak:
“Ben yalnız değilim.”
der.
“Rabbim beni görüyor.”
der.
“Bu dünya ebedî değil.”
der.
“Bu musibet de ebedî değil.”
der.
İşte namaz sabrın manevî enerji kaynaklarından biridir.
Sabır ile ümit birbirinden ayrı düşünülemez.
Ümitsiz insanın sabrı zayıflar.
Mümin ise Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez.
Hz. Yakub aleyhisselâm yıllarca Hz. Yusuf'u bekledi.
Fakat çocuklarına:
“Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
Yusuf, 12/87
dedi.
Demek ki sabr-ı cemîlin kalbinde ümit vardır.
Tam olarak değildir.
Sabır:
Acı duysa bile Allah'a isyan etmemektir.
Rıza ise daha ileri bir makam olarak:
Allah'ın takdirine gönülden teslim olmaktır.
İnsan başlangıçta rıza makamına ulaşamayabilir.
Fakat en azından sabredebilir.
Sabır devam ettikçe tevekkül kuvvetlenir.
Tevekkül kuvvetlendikçe teslimiyet gelişir.
Teslimiyet derinleştikçe rızaya yaklaşılır.
Bunu şöyle düşünebiliriz:
Sabır → Tevekkül → Teslimiyet → Rıza
Bu nokta çok önemlidir.
Bir insan sana zulmediyorsa:
“Ben sabredeceğim.”
deyip zulmün devamına razı olmak zorunda değilsin.
Kur’ân sabrı emrettiği gibi adaleti de emreder.
Dolayısıyla sabır:
haksızlığı meşrulaştırmak değildir.
Hakkını hukuk içerisinde arayabilirsin.
Zulmü engellemeye çalışabilirsin.
Gerekli mercilere başvurabilirsin.
Kendini ve aileni koruyabilirsin.
Bütün bunları öfke, intikam ve haram sınırlarına taşımadan yapmak da aktif sabrın bir parçasıdır.
Tembel insan:
“Bekleyelim.”
der.
Sabırlı insan:
“Çalışmaya devam edelim.”
der.
Tembel:
“Nasip değilmiş.”
der.
Sabırlı:
“Eksiklerimi düzelteyim, tekrar deneyeyim; netice Allah'tandır.”
der.
Tembel sebepleri terk eder.
Sabırlı sebepleri kullanır.
Tembel sorumluluktan kaçar.
Sabırlı sorumluluğunu yerine getirir.
Kur’ân:
“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”
Bakara, 2/153
buyurur.
Bu beraberlik mümin için çok büyük bir tesellidir.
Çünkü sabreden insan yalnız değildir.
İnsan bazen:
“Bu sıkıntı ne zaman bitecek?”
diye sorar.
Sabır:
“Ne zaman biteceğini bilmiyorum ama bugün doğru olanı yapmaya devam edeceğim.”
diyebilmektir.
İşte aktif sabrın özü budur.
Bir musibet yaşadığınızda şu yöntemi uygulayabilirsiniz:
Hemen büyük karar vermeyin.
İstiâze ve besmeleyle sakinleşin.
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” deyin.
Mümkünse abdest alın ve namaz kılın.
Allah'a içinizi dökün.
Problemin değiştirilebilir kısmını belirleyin.
Meşru tedbirleri alın.
Güvenilir insanlardan yardım alın.
Geçmiş ve geleceğin bütün yükünü bugüne taşımayın.
Neticeyi Allah'a teslim edin.
İnsan zorlandığında şöyle dua edebilir:
“Allah'ım! Bana sabr-ı cemîl ihsan eyle. Kalbimi isyandan, dilimi şikâyetten, aklımı ümitsizlikten muhafaza eyle. Yapabileceğim vazifeleri hakkıyla yapmayı, değiştiremeyeceğim şeyleri Sana teslim etmeyi nasip eyle. Musibetimi günahlarıma kefaret, derecelerime vesile ve Sana yakınlığıma sebep eyle. Âmin.”
Kur’ân, sünnet ve Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında sabır;
köşeye çekilip hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.
Sabır;
ibadette sebat etmektir.
Sabır;
haram karşısında nefse “hayır” diyebilmektir.
Sabır;
musibette Allah'a isyan etmemektir.
Sabır;
düştüğünde yeniden kalkmaktır.
Sabır;
dua etmeye devam etmektir.
Sabır;
sebeplere başvurmaktır.
Sabır;
çalışıp sonucu Allah'a bırakmaktır.
Sabır;
geçmişin bütün acısını ve geleceğin bütün korkusunu bugünün omuzlarına yüklememektir.
Sabr-ı cemîl ise bütün bunların içinde kalbin edebini muhafaza etmektir.
Müminin yolu bu sebeple şöyle özetlenebilir:
Çünkü gerçek tevekkül sebepleri terk etmek değil; sebepleri yerine getirdikten sonra kalbi sebeplere değil, Allah'a bağlamaktır.
Ve gerçek sabr-ı cemîl:
Acıyı hissetmemek değil, acının içinde Allah'ı kaybetmemektir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.