- Salih Avcı
- 18.01.2025
İslâm ahlâkının en önemli esaslarından biri ahde vefa, yani verilen söze, yapılan anlaşmaya, üstlenilen emanete ve kurulan hukuk bağlarına sadık kalmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
“Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.”
(İsrâ, 17/34)
Başka bir ayette:
“Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin.”
(Mâide, 5/1)
Yine müminlerin özellikleri anlatılırken:
“Onlar emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.”
(Mü’minûn, 23/8)
buyurulur.
Bu sebeple ahde vefa yalnızca güzel bir sosyal davranış değildir. İman, doğruluk, emanet ve adaletle yakından bağlantılı bir kulluk ahlâkıdır.
Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) hayatına baktığımızda ise ahde vefanın yalnız sözle öğretilmediğini; aile hayatından dostluğa, ticaretten siyasete, savaş hukukundan eski dostların hatırasına kadar hayatın hemen her alanında yaşandığını görürüz.
Hz. Peygamber’in ahde vefasını anlamak için peygamberlikten önceki hayatına bakmak gerekir.
Mekkeliler ona daha peygamberlik gelmeden önce:
“el-Emîn” — güvenilir insan
diyorlardı.
Bu son derece önemlidir.
Çünkü İslâm'ın insanlığa sunduğu ahlâkın temellerinden biri şudur:
İnsanların size güvenebileceği bir hayat yaşamak.
Bir insanın namazı, ibadeti ve güzel sözleri bulunabilir; fakat sözüne güvenilmiyorsa ahlâkında ciddi bir eksiklik vardır.
Hz. Peygamber’in hayatından ilk ders şudur:
Mümin, bulunduğu yerde güven meydana getiren insandır.
Onun sözü senet, emaneti güvence, vaadi ümit olmalıdır.
Hz. Peygamber’in ahde vefasının en çarpıcı örneklerinden biri hicret sırasında görülür.
Müşrikler ona yıllarca eziyet etmişlerdi. Sonunda onu öldürmek üzere plan kurdular.
Fakat dikkat çekici bir durum vardı:
Kendisine düşmanlık eden insanların bir kısmı değerli eşyalarını yine Hz. Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselâm) emanet ediyordu.
Çünkü düşmanı bile onun emanete ihanet etmeyeceğini biliyordu.
Hicret edeceği gece Hz. Ali’yi (radıyallahu anh) geride bırakarak emanetlerin sahiplerine teslim edilmesini sağlaması, ahlâk bakımından muazzam bir örnektir.
Burada şu ölçü ortaya çıkar:
Bir insanın kötülüğü bizim ahlâkımızı bozma hakkına sahip değildir.
Onlar düşmanlık yaptı diye Resûlullah emanete ihanet etmedi.
Mümin şöyle düşünmelidir:
“Ben karşımdaki insanın karakterine göre değil, Allah’ın benden istediği ahlâka göre hareket ederim.”
Bize haksızlık yapılması, bizim de haksızlık yapmamızı meşru hâle getirmez.
Ahde vefanın en zarif örneklerinden biri Hz. Hatice’ye (radıyallahu anhâ) karşı gösterdiği sadakattir.
Hz. Hatice validemiz onun:
ilk eşi,
ilk destekçilerinden,
ilk iman edenlerden,
zor zamanlarının sırdaşı,
çocuklarının annesi
olmuştu.
Mekke'nin en ağır yıllarında Hz. Peygamber’in yanında durmuştu.
Hz. Hatice vefat ettikten yıllar sonra bile Resûlullah onu unutmadı.
Hz. Âişe validemizin rivayetlerinden, Hz. Peygamber’in Hz. Hatice’yi sık sık hayırla andığını; koyun kestiğinde onun dostlarına da gönderdiğini öğreniyoruz.
Bu davranış çok derin bir vefa anlayışını gösterir:
Vefa yalnız insana değil, onun hatırasına ve sevdiklerine kadar uzanabilir.
Bugün insanlar çoğu zaman ilişkileri menfaat devam ettiği müddetçe sürdürüyor.
Peygamberî ahlâk ise şöyle öğretir:
İyilik unutulmamalıdır.
Bir insan yıllar önce bize iyilik etmişse, şartlar değişince onun iyiliğini yok saymak vefasızlıktır.
Hz. Peygamber’in vefası yalnız Hz. Hatice’yi hatırlamakla sınırlı değildi.
Onun arkadaşlarına da ikramda bulunurdu.
Buradan önemli bir ahlâk ilkesi çıkar:
Gerçek vefa, sevdiğimiz insanın sevdiklerine de değer vermektir.
Anne ve babamız vefat ettikten sonra onların arkadaşlarını aramak;
öğretmenlerimizi yıllar sonra hatırlamak;
bize iyilik eden insanları unutmamak;
eski dostların hukukunu korumak;
Peygamberî vefanın günlük hayattaki yansımalarıdır.
Hz. Peygamber çocukluğunda yanında kaldığı sütannesi Halîme es-Sa‘diyye’yi de yıllar sonra unutmamıştır.
Rivayetlerde onun sütanne ailesine ikramlarda bulunduğu ve hürmet gösterdiği aktarılır.
Buradaki mesaj açıktır:
Çocuklukta yapılan iyilik bile unutulmamalıdır.
İnsan büyüyebilir, zenginleşebilir, makam sahibi olabilir.
Fakat kendisini büyüten, yetiştiren, destekleyen insanları unutursa manevî bakımdan küçülür.
İnsan özellikle:
anne-babasını,
öğretmenlerini,
ustasını,
kendisine iş öğretenleri,
zor zamanda yardım edenleri
unutmamalıdır.
Vefa, geçmişle bugün arasındaki ahlâk köprüsüdür.
Tâif dönüşünde Hz. Peygamber Mekke'ye girmekte güçlük çekmişti. Mut‘im b. Adî ona himaye sağlamıştı.
Mut‘im Müslüman değildi.
Fakat yaptığı iyilik unutulmadı.
Bedir Savaşı sonrasında esirler konusunda Resûlullah’ın, Mut‘im hayatta olup kendisinden esirlerin serbest bırakılmasını istemiş olsaydı bunu dikkate alacağını ifade ettiği rivayet edilir.
Bu örnek İslâm ahlâkının genişliğini gösterir.
İyilik yapan kişinin kimliğinden önce yaptığı iyiliğe bakılır.
Bir gayrimüslim size iyilik yaptıysa onun iyiliğini inkâr etmek İslâm ahlâkı değildir.
Adalet ve vefa, yalnız bize benzeyen insanlara gösterilen davranışlar değildir.
Ahde vefanın en güçlü örneklerinden biri Hudeybiye Antlaşmasıdır.
Antlaşmanın bazı maddeleri ilk bakışta Müslümanların aleyhine görünüyordu.
Sahâbenin bir kısmı bundan büyük üzüntü duydu.
Fakat Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), kabul edilmiş anlaşmanın hükümlerine sadakat gösterdi.
Çünkü Müslümanın ahlâkı:
“İşime gelirse sözümü tutarım.”
anlayışı değildir.
Gerçek vefa:
Şartlar ağırlaştığında da meşru sözleşmeye sadık kalabilmektir.
Hudeybiye sırasında yaşanan Ebû Cendel hadisesi bunun çok çarpıcı bir örneğidir.
Ebû Cendel Müslüman olmuş, Mekke’de eziyet görmüş ve zincirlerinden kurtularak Müslümanların yanına gelmişti.
Tam o sırada antlaşma görüşmeleri yürütülüyordu.
Onun durumu sahâbenin yüreğini parçaladı.
Fakat yapılan anlaşmanın gereği sebebiyle Hz. Peygamber antlaşmaya bağlı kaldı ve Ebû Cendel’e sabır tavsiye etti.
Bu olay bize zor bir hakikati öğretir:
Vefa, insanın yalnız kolayına geldiği zaman değil, bedel ödemesi gerektiği zaman gerçek anlamını kazanır.
Hz. Peygamber’in devletler ve kabilelerle yaptığı anlaşmalarda temel prensiplerden biri sadakatti.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Antlaşma yaptığınız zaman Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin.”
(Nahl, 16/91)
İslâm hukukunda antlaşma ahlâkı, karşı tarafın açık ihanetinin bulunmadığı durumlarda sözleşmeye bağlılığı gerektirir.
Bu prensip bugün de son derece değerlidir.
Ailede, ticarette, iş hayatında ve devletlerarası ilişkilerde güven ancak sözleşmelere sadakatle kurulabilir.
Mekke'nin fethi, Hz. Peygamber’in karakterinin en güçlü biçimde ortaya çıktığı dönemlerden biridir.
Yıllarca:
hakarete uğramış,
taşlanmış,
boykot edilmiş,
arkadaşları işkence görmüş,
yurdundan çıkarılmıştı.
Şimdi Mekke onun kontrolündeydi.
İntikam alabilecek durumdaydı.
Fakat genel yaklaşımı merhamet ve bağışlama oldu.
Bu, geçmişte yapılan kötülüklerin hak olduğunu kabul etmek değildir.
Aksine güç elde edildiğinde bile ahlâkî ölçüyü kaybetmemektir.
İnsan zayıfken ahlâklı görünebilir.
Asıl imtihan:
Güç eline geçtiğinde ne yaptığıdır.
Mekke fethedilince Ensar arasında bir endişe oluşmuştu:
“Resûlullah kendi memleketine kavuştu; acaba artık Mekke'de mi kalacak?”
Fakat Hz. Peygamber Medine'ye döndü.
Çünkü Ensar ona ve muhacirlere en zor zamanlarda kapılarını açmıştı.
Medine onun hicret yurdu olmuştu.
Bu davranış şu büyük dersi verir:
İnsan yükselince zor zamanlarında yanında bulunanları unutmamalıdır.
Bugün bir insan fakirken yanında olan dostunu zenginleşince unutuyorsa, makam kazanınca eski arkadaşlarını tanımıyorsa, bu Peygamberî vefa ahlâkıyla bağdaşmaz.
Resûlullah Ensarın faziletini birçok defa dile getirmiştir.
Onların sevgisini imanla ilişkilendiren hadisler vardır.
Çünkü Ensar:
muhacirlere evlerini açmış,
mallarını paylaşmış,
Resûlullah’ı korumuş,
İslâm toplumunun kurulmasına büyük katkıda bulunmuştu.
Resûlullah bu fedakârlıkları unutmadı.
İnsanların kusurlarını yıllarca hatırlayıp iyiliklerini birkaç günde unutmak vefasızlıktır.
Peygamberî ölçü bunun tersidir:
İyilikleri hafızada tutmak, kusurları ise mümkün olduğunca bağışlamak.
Necâşî, Habeşistan’a hicret eden Müslümanlara sahip çıkmıştı.
Mekkeli müşriklerin baskısına rağmen onları teslim etmedi.
Hz. Peygamber Necâşî'nin bu iyiliğini unutmadı.
Necâşî'nin vefatı haber verilince onun için gıyabî cenaze namazı kıldırdığı sahih hadislerle sabittir.
Bu olay bize şunu öğretir:
İnsan kendisine veya ümmete yapılan iyiliği yıllar geçse bile unutmamalıdır.
Hz. Peygamber akrabalık bağlarının korunmasına büyük önem vermiştir.
Kur’ân'ın emrettiği sıla-i rahim, bir çeşit ahde vefadır.
Çünkü insan ailesini kendisi seçmez.
Anne, baba, kardeş, amca, hala, dayı ve teyze gibi bağlar Allah’ın takdir ettiği hukuk bağlarıdır.
Bu sebeple vefa sadece arkadaşlıkta değil, akrabalıkta da görünmelidir.
Özellikle anne ve babaya karşı vefa İslâm ahlâkının temelidir.
Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile olan dostluğu da vefanın büyük örneklerindendir.
Hz. Ebû Bekir:
ilk iman edenler arasında yer aldı,
malıyla İslâm'a hizmet etti,
hicrette yol arkadaşı oldu,
zor zamanlarda Resûlullah’ın yanında bulundu.
Resûlullah da onun fedakârlıklarını unutmadı.
Bu bize dostluk konusunda önemli bir ölçü verir:
Gerçek dostluk yalnız birlikte eğlenmek değil, zor zamanda birbirinin yanında bulunmaktır.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) münafıklığın alametlerini anlatırken sözünde durmamayı ciddi bir ahlâk problemi olarak zikretmiştir.
Sahih hadislerde:
konuşunca yalan söylemek,
söz verince sözünde durmamak,
emanete ihanet etmek
münafıklık alametleri arasında sayılır.
Burada kastedilen, herhangi bir sebeple yerine getirilemeyen her vaadin kişiyi doğrudan münafık yapması değildir.
Asıl tehlike:
Sözünde durmamayı karakter hâline getirmektir.
Risale-i Nur’da üzerinde önemle durulan temel ahlâk esaslarından biri sıdk, yani doğruluktur.
Bediüzzaman Said Nursî sıdkı İslâmiyet'in temel ahlâkî esaslarından biri olarak değerlendirir.
Çünkü doğruluk yalnız doğru konuşmak değildir.
Doğruluğun davranışa dönüşmüş şekillerinden biri:
verilen sözü yerine getirmektir.
Dil:
“Söz veriyorum.”
derken davranış bunun tersini söylüyorsa kişinin söz ve fiili arasında çelişki meydana gelir.
Bu bakımdan ahde vefa:
sıdkın davranış hâline gelmesidir.
Emanet yalnızca birisinin bize bıraktığı para veya eşya değildir.
Çok daha geniştir.
Bütün bunlara karşı sorumluluk, geniş anlamda ahde vefanın parçasıdır.
Ahde vefanın en yüksek mertebesi Allah’a kulluk ahdine sadakattir.
Kur’ân insanın yaratılışındaki Rabbini tanıma hakikatini şöyle ifade eder:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, şahit olduk.”
(A‘râf, 7/172)
Bu ayet İslâm düşüncesinde elest bezmi / kâlû belâ kavramıyla anılmıştır.
Bunun temel mesajı şudur:
İnsan başıboş değildir.
Yaratıcısına karşı sorumludur.
Dolayısıyla bütün vefaların temelinde:
Allah’a kullukta vefa
bulunur.
Bu açıdan namaza farklı bir gözle bakılabilir.
Mümin her gün:
“Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”
der.
Namaz, kulun Rabbine yönelişinin sürekli yenilenmesidir.
Bu sebeple namaz aynı zamanda:
kulluk ahdinin günlük olarak yenilenmesidir.
İnsan dünyaya dalar, unutur, yorulur.
Ezan gelir.
Sanki ona:
“Rabbinle olan bağını hatırla.”
denilir.
Nikâh yalnızca duygusal birliktelik değildir.
Aynı zamanda ciddi bir ahit ve sorumluluktur.
Kur’ân nikâh bağını:
“sağlam bir sözleşme — mîsâkan galîzâ”
(Nisâ, 4/21)
olarak niteler.
Dolayısıyla eşler arasındaki sadakat, güven, mahremiyetin korunması, iyi günde ve kötü günde hukuka riayet edilmesi ahde vefanın aile hayatındaki görünümüdür.
Peygamberimizin Hz. Hatice’ye yıllar sonra bile gösterdiği vefa bunun en güzel örneklerinden biridir.
Ticaret güven üzerine kuruludur.
Satıcı:
malın kusurunu gizlememeli,
verdiği sözü tutmalı,
teslim tarihine uymalı,
müşteriyi kandırmamalıdır.
Alıcı da:
borcunu zamanında ödemeli,
haksız bahaneler üretmemeli,
anlaşmanın şartlarına uymalıdır.
Bir toplumda ahde vefa azalınca sözleşmeler çoğalır fakat güven azalır.
İnsanlar birbirlerine güvenmediği için her şeyi teminat altına almaya çalışır.
Bu nedenle ahde vefa aynı zamanda ekonomik hayatın görünmeyen sermayesidir.
İşveren işçisine verdiği sözü tutmalıdır.
İşçi de aldığı ücret karşılığında görevini hakkıyla yerine getirmelidir.
İşverenin hakkı işçiye;
işçinin hakkı işverene emanettir.
Çalışma saatinde sürekli şahsî işlerle uğraşmak, görevi ihmal etmek veya kamu görevinde yetkiyi şahsî menfaat için kullanmak da emanet ve vefa açısından değerlendirilmelidir.
Borç almak da bir ahittir.
Ödeme gücü bulunduğu hâlde borcu sürekli geciktirmek, karşı tarafı oyalamak Peygamberî ahlâkla bağdaşmaz.
Bunun karşılığında gerçekten ödeme sıkıntısı yaşayan borçluya mühlet verilmesi de Kur’ân'ın teşvik ettiği merhamet ahlâkıdır.
Böylece İslâm hem borçluya sorumluluk hem alacaklıya merhamet öğretir.
Bir insan size güvenerek özel bir şey anlatmışsa, onu insanların arasında yaymak ciddi bir güven problemidir.
Özellikle günümüzde:
mesajların ekran görüntüsünü paylaşmak,
özel konuşmaları yaymak,
aile sırlarını anlatmak,
arkadaşların kusurlarını sosyal medyada ifşa etmek
emanet ahlâkıyla yeniden değerlendirilmelidir.
Mümin:
insanların kendisine güvenebildiği kişidir.
Makam bir ayrıcalıktan önce emanettir.
Yönetici:
“Bu makam bana ne kazandıracak?”
yerine:
“Bu makamın hakkını nasıl verebilirim?”
diye düşünmelidir.
Peygamberî yönetim anlayışının özü budur.
Yetki büyüdükçe sorumluluk da büyür.
Vefanın gerçek olup olmadığı çoğu zaman menfaat sona erdiğinde anlaşılır.
İnsanların bir kısmı:
zengin kişiye yakın,
makam sahibine saygılı,
güçlü kişiye dost
olabilir.
Fakat makam bittiğinde ilişkiler de bitiyorsa orada vefadan çok menfaat bulunabilir.
Hz. Peygamber’in hayatı bunun tam tersini öğretir.
Hz. Hatice vefat etmişti; onu unutmadı.
Mut‘im Müslüman değildi; iyiliğini unutmadı.
Ensar görevini tamamlamış değildi ama İslâm güçlenmişti; onları unutmadı.
Sütannesi yaşlanmıştı; ona hürmetini sürdürdü.
İşte gerçek vefa budur.
Vefa aslında bir bakıma:
iyiliği hatırlama ahlâkıdır.
Vefasız insan kendisine yapılan iyilikleri çabuk unutur, kötülükleri uzun süre hatırlar.
Vefalı insan ise iyilikleri uzun süre hatırlar; kusurları mümkün olduğunca bağışlar.
Bu yüzden Peygamberî ahlâk insanın hafızasını bile terbiye eder.
Kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Hayatımda bana iyilik yapan kaç insanı hâlâ hatırlıyorum?”
Vefa ile şükür arasında güçlü bir bağ vardır.
Allah’ın nimetlerini hatırlamak şükürdür.
İnsanların iyiliklerini hatırlamak ise vefadır.
Bu sebeple Resûlullah’ın öğrettiği ahlâkta insanlara teşekkür etmek önemlidir.
İnsanlara yapılan iyiliğin kıymetini bilmeyen kişi zamanla nimetleri sıradan görmeye başlayabilir.
Vefa insanın kalbini nankörlükten korur.
Ahde vefa sadece hukuk değildir; aynı zamanda merhamettir.
Yaşlanmış anne-babayı terk etmemek;
hastalanmış eşin yanında bulunmak;
zor duruma düşmüş dostu unutmamak;
eski öğretmeni ziyaret etmek;
bize yardım etmiş bir insanın ihtiyacında yanında olmak...
Bütün bunlar vefanın merhametle birleşmesidir.
Söz vermek kolaydır.
Sözün gereğini yerine getirmek ise bazen sabır ister.
Evlilikte,
dostlukta,
ticarette,
ibadette,
ilim öğrenmede,
toplumsal sorumluluklarda...
İnsan başlangıçta heyecanlı olabilir.
Fakat vefa heyecan geçtikten sonra da devam edebilmektir.
Bu yüzden:
Vefa, duygudan daha kalıcı bir ahlâktır.
Risale-i Nur’un iman ve ahlâk anlayışında insanın hayatı Allah’ın verdiği bir emanet olarak görülür.
İman insanı yalnızca zihinsel bir kabule değil, davranışlarında doğruluğa ve güvenilirliğe yöneltmelidir.
Bediüzzaman'ın özellikle üzerinde durduğu:
sıdk, ihlâs, sadakat, uhuvvet ve emanet
kavramları ahde vefayla doğrudan ilişkilidir.
Sıdk sözü doğru kılar.
İhlâs niyeti temizler.
Sadakat istikameti korur.
Uhuvvet kardeşlik hukukunu muhafaza eder.
Ahde vefa ise bunların insan ilişkilerinde görünür hâle gelmesini sağlar.
Bu açıdan vefa, iman hakikatlerinin sosyal hayata yansıyan meyvelerinden biri olarak görülebilir.
Bir toplum düşünelim:
Esnaf sözünü tutuyor.
İşçi görevini yapıyor.
İşveren ücretini zamanında ödüyor.
Eşler birbirine sadık.
Çocuklar anne-babasını unutmuyor.
Yöneticiler kamu malını koruyor.
Borçlu borcunu ödüyor.
İnsanlar emanetlere ihanet etmiyor.
Böyle bir toplumda ne meydana gelir?
Güven.
Güven oluşunca:
kardeşlik güçlenir,
ticaret kolaylaşır,
aileler sağlamlaşır,
sosyal dayanışma artar,
hukuk üzerindeki yük azalır.
Bu nedenle ahde vefa sadece bireysel fazilet değildir.
Toplumun görünmeyen çimentosudur.
Vefanın zıddı yaygınlaşırsa:
İnsan insana güvenmez.
Eş eşine güvenmez.
Müşteri satıcıya güvenmez.
İşçi işverene güvenmez.
İşveren işçiye güvenmez.
Vatandaş yöneticiye güvenmez.
Sonuçta toplumdaki maddî sözleşmeler çoğalırken manevî güven azalır.
Bu yüzden Peygamberî ahlâkın yeniden ihyası yalnız bireysel dindarlık için değil, toplumsal huzur için de gereklidir.
Her insan zaman zaman kendisini şu sorularla muhasebe edebilir:
Allah’a verdiğim kulluk sözünün gereğini ne kadar yerine getiriyorum?
Namaz ve ibadetlerimde ne kadar istikrarlıyım?
Verdiğim sözleri kolayca unutuyor muyum?
Borçlarımı zamanında ödemeye dikkat ediyor muyum?
Bana emanet edilen sırları koruyor muyum?
Eşime karşı sadakat ve güveni koruyor muyum?
Anne-babamın üzerimdeki hakkını hatırlıyor muyum?
Bana çocukken iyilik yapan insanları unuttum mu?
Zor zamanımda yanımda bulunan dostları hâlâ arıyor muyum?
Makamım veya imkânlarım arttığında eski dostlarımı unuttum mu?
İnsanların bana emanet ettiği malı koruyor muyum?
İşimi gerçekten aldığım ücretin hakkını verecek şekilde yapıyor muyum?
Bana yapılan kötülükleri mi, iyilikleri mi daha fazla hatırlıyorum?
Bir insanın işi bittiğinde ona karşı ilgim de bitiyor mu?
Çocuklarıma söz verdiğimde yerine getiriyor muyum?
Bu soruların cevapları insanın vefa seviyesini anlamasına yardımcı olabilir.
Hz. Peygamber’in hayatındaki vefa örneklerini bir araya getirdiğimizde muhteşem bir ahlâk tablosu ortaya çıkar:
Allah’a vefa:
Kulluğunu hayatının sonuna kadar sürdürdü.
Eşe vefa:
Hz. Hatice’yi vefatından yıllar sonra bile hayırla andı.
Dosta vefa:
Hz. Ebû Bekir'in fedakârlığını unutmadı.
Topluma vefa:
Ensarın hizmetlerini unutmadı.
Sütanneye vefa:
Çocukluk hukukunu yıllar sonra bile gözetti.
Gayrimüslimin iyiliğine vefa:
Mut‘im b. Adî'nin iyiliğini unutmadı.
Antlaşmaya vefa:
Hudeybiye'nin ağır şartlarına rağmen sözleşmeye sadık kaldı.
Emanete vefa:
Kendisine düşman olanların emanetlerini bile sahiplerine ulaştırdı.
Bütün bunlar tek bir hakikati gösterir:
Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) ahlâkında vefa dönemsel bir davranış değil, karakterin temelidir.
Hz. Peygamber’in hayatından hareketle şu esaslar çıkarılabilir:
Söz vermeden önce düşün, söz verdikten sonra yerine getir.
Sana yapılan iyiliği unutma.
Kötülük yapanın emaneti bile olsa emanete ihanet etme.
Menfaat sona erince dostluğu bitirme.
Zor zamanda yanında olanları rahat zamanda unutma.
Anne-baba ve akrabalık hukukuna sadık kal.
Evliliği ciddi bir ahit olarak gör.
Ticarette sözleşmelere sadık kal.
Borcu emanet bil.
Sırları koru.
Makamı emanet olarak gör.
İyilik yapan kişinin kimliğine değil iyiliğine bak.
Geçmişte yapılan iyilikleri hatırla.
Allah’a kulluk ahdini ibadetlerle canlı tut.
Vefayı şartlara göre değil, iman ve ahlâk ölçülerine göre yaşa.
Hz. Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm) hayatı bize gösteriyor ki ahde vefa yalnızca:
“Verdiğim sözü tutarım.”
demekten ibaret değildir.
Ahde vefa çok daha geniştir.
Allah’a karşı kullukta sadakat;
eşe karşı sadakat;
anne-babaya karşı vefa;
dostları unutmamak;
eski iyilikleri hatırlamak;
emanetleri korumak;
borçları ödemek;
antlaşmalara sadık kalmak;
zor zamanda yanında bulunanları rahat zamanda unutmamak;
insanların sırlarını muhafaza etmek;
makam ve yetkiyi emanet bilmek...
Bütün bunlar aynı ahlâk ağacının dallarıdır.
Bu ağacın kökünde iman ve sıdk, gövdesinde sadakat ve emanet, dallarında vefa ve uhuvvet, meyvelerinde ise güven, huzur, kardeşlik ve adalet vardır.
Resûlullah’ın hayatından öğrenilecek en derin derslerden biri şudur:
İnsanın gerçek ahlâkı, kendisine yapılan iyilikleri ne kadar uzun süre hatırladığı ve verdiği sözlere şartlar değiştiğinde ne kadar sadık kaldığıyla ortaya çıkar.
Peygamberî vefa, “Bana ne yaptı?” sorusundan önce:
“Ben Allah’ın huzurunda nasıl bir insan olmalıyım?”
sorusunu sorabilmektir.
Bu sebeple ahde vefa sadece insanlar arasındaki güveni koruyan sosyal bir fazilet değil, insanın Rabbiyle, vicdanıyla, geçmişiyle ve çevresindeki bütün hukuk sahipleriyle ilişkisini düzenleyen büyük bir iman ahlâkıdır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.