- Salih Avcı
- 18.01.2025
İslâm tarihinde bazı şahsiyetlerin hayatı bize iyiliğin, sadakatin ve fedakârlığın zirvelerini gösterirken; bazılarının hayatı da insanın hangi manevî hastalıklardan sakınması gerektiğini öğretir.
Abdullah b. Übey b. Selûl bu ikinci grupta üzerinde özellikle durulması gereken şahsiyetlerden biridir. İslâmî kaynaklarda Medine’deki münafık hareketinin önde gelen ismi olarak zikredilir. Onun hayatındaki hadiseler yalnızca geçmişte yaşanmış siyasî mücadeleler değildir. Aynı zamanda haset, makam tutkusu, kibir, riya, menfaatçilik, fitne, dedikodu ve samimiyetsizlik gibi kalbî hastalıkların insanı nereye sürükleyebileceğini gösteren ibret levhalarıdır.
Bu sebeple Abdullah b. Übey’in hayatını okurken asıl sorumuz:
“O ne yaptı?”
sorusundan önce:
“Onu bu davranışlara sürükleyen kalbî hastalıklar nelerdi ve biz bunlardan nasıl korunabiliriz?”
olmalıdır.
Abdullah b. Übey b. Selûl, Medine’de Hazrec kabilesinin önde gelen isimlerinden biriydi.
Hz. Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm) Medine’ye hicretinden önce şehirdeki siyasî ortam Abdullah b. Übey’in liderliğinin güçlenmesine müsaitti. Kaynaklarda Medinelilerin onun etrafında birleşmeye ve kendisini lider konumuna getirmeye hazırlandıkları aktarılır.
Fakat Resûlullah’ın Medine’ye hicretiyle şartlar tamamen değişti.
Evs ve Hazrec kabilelerinden Müslümanlar Resûlullah’ın etrafında birleşmeye başladı. Böylece Abdullah b. Übey’in beklediği siyasî nüfuz gerçekleşmedi.
İşte onun hayatındaki en önemli kırılma noktalarından biri burada ortaya çıktı.
Mesele yalnızca siyasî bir makam kaybı değildi. Makam sevgisi zamanla haset ve düşmanlığa dönüşmüştü.
Makam sevgisi kontrol edilmezse hakikate düşmanlığa dönüşebilir.
İnsan bazen bir düşünceye onun yanlış olduğundan değil, kendi menfaatini tehdit ettiğinden dolayı karşı çıkar.
Bu çok tehlikeli bir kalp hastalığıdır.
Abdullah b. Übey’in yaşadığı temel problemlerden biri, kendi nüfuzunun Resûlullah’ın gelişiyle gölgede kalmasıydı.
Buradan büyük bir ders çıkar:
Bir insan Allah’ın başka bir kuluna verdiği nimeti hazmedemediğinde haset başlar.
Haset ise zamanla:
kusur aramaya,
iftiraya,
itibarsızlaştırmaya,
fitne çıkarmaya,
iyilikleri küçümsemeye
dönüşebilir.
Kur’ân insanı hasedin şerrinden Allah’a sığınmaya çağırır:
“Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden...”
(Felak, 113/5)
Haset önce başkasına zarar vermek ister fakat gerçekte en büyük zararı haset edenin kendi kalbine verir.
Başkasının yükselmesi karşısında duyduğumuz rahatsızlığı küçümsememeliyiz.
Çünkü küçük görünen kıskançlık zamanla büyük bir manevî hastalığa dönüşebilir.
Abdullah b. Übey’in hayatının merkezindeki kavram nifaktır.
Nifak genel anlamıyla insanın dışarıya gösterdiği hâl ile iç dünyasının birbirinden farklı olmasıdır.
Kur’ân münafıkların Resûlullah’ın yanına gelip:
“Şahitlik ederiz ki sen gerçekten Allah’ın Resûlüsün.”
dediklerini bildirir.
Ardından Allah onların samimiyetsizliğini haber verir:
“Allah biliyor ki sen elbette O’nun Resûlüsün. Allah şahitlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.”
(Münâfikûn, 63/1)
Buradaki yalan, Hz. Muhammed’in peygamberliği hakkında söyledikleri sözün kendisi değildir. O söz hakikattir. Problem, kalplerinde tasdik etmedikleri bir şeyi inanıyormuş gibi söylemeleridir.
İman yalnızca dilde taşınan bir kimlik değildir.
Hakiki iman:
kalpte tasdik,
dilde ikrar,
davranışlarda sadakat,
niyette ihlâs
ister.
Münafıklık meselesi bize çok önemli bir ölçü öğretir:
İki insan aynı ibadeti yapabilir fakat Allah katındaki değerleri tamamen farklı olabilir.
Biri:
“Allah razı olsun.”
diye yapar.
Diğeri:
“İnsanlar beni görsün.”
diye yapabilir.
Kur’ân münafıkların namaza kalkışlarını şöyle anlatır:
“Namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar; insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.”
(Nisâ, 4/142)
Buradan çıkan ders çok büyüktür:
Amelin ruhu ihlâstır.
İhlâs kaybolduğunda çok büyük görünen işler manevî değerini kaybedebilir.
Uhud Gazvesi sırasında Abdullah b. Übey’in beraberindeki önemli bir grupla ordudan ayrıldığı rivayet edilir.
Bu hadise Müslümanların çok kritik bir zamanda kuvvet kaybetmesine sebep oldu.
Kur’ân Uhud bağlamında münafıkların açığa çıkarılmasından bahseder:
“Bir de münafıklık yapanları belli etmesi içindi...”
(Âl-i İmrân, 3/167)
Buradan önemli bir ölçü çıkar.
İnsanların gerçek karakteri yalnız rahat zamanlarda anlaşılmaz.
Asıl karakter:
kriz sırasında,
fedakârlık gerektiğinde,
tehlike ortaya çıktığında,
şahsî menfaat zarar gördüğünde
daha açık görünür.
Sadakat rahat zamanda değil, bedel ödeme zamanında ölçülür.
Abdullah b. Übey’in faaliyetlerinde dikkat çeken hususlardan biri toplum içerisindeki mevcut farklılıkları kullanmaya çalışmasıdır.
Medine toplumu daha önce Evs-Hazrec çatışmaları yaşamıştı.
İslâm ise:
Muhacir-Ensar kardeşliği
üzerinden yeni bir toplum oluşturuyordu.
Fitne ise insanları tekrar eski kimlik çatışmalarına çekmek ister.
Bu sebeple Kur’ân:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
buyurur.
Fitnecinin en önemli silahlarından biri insanların eski yaralarını yeniden açmaktır.
Bugün de:
aile,
cemaat,
kurum,
toplum,
millet
içerisindeki eski anlaşmazlıkları sürekli gündeme getirerek insanları birbirine düşürmek büyük bir tehlikedir.
Benî Mustalik Gazvesi dönüşünde yaşanan bir tartışmanın ardından Abdullah b. Übey’e nispet edilen şu söz Kur’ân’da aktarılır:
“Medine’ye dönersek üstün olan, aşağı olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.”
Bunun üzerine Allah:
“Asıl üstünlük Allah’ın, Resûlü’nün ve müminlerindir; fakat münafıklar bilmezler.”
(Münâfikûn, 63/8)
buyurur.
Bu ayet insanın izzet anlayışını tamamen değiştirir.
Gerçek izzet:
servette,
makamda,
aşirette,
siyasî güçte,
insanların alkışında
değildir.
Gerçek izzet Allah’a kulluktadır.
Kendisini başkalarından üstün gören insan, hakikatte manevî bir düşüş yaşayabilir.
Münâfikûn sûresinde şu söz de aktarılır:
“Allah’ın Resûlü’nün yanında bulunanlara harcama yapmayın ki dağılıp gitsinler.”
Ardından Kur’ân cevap verir:
“Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır.”
(Münâfikûn, 63/7)
Bu son derece önemli bir derstir.
Bazı insanlar ekonomik gücü başkalarını kontrol etmek için kullanabilir.
“Parayı kesersek dağılırlar.”
mantığı Kur’ân tarafından reddedilmektedir.
Rızkın gerçek sahibi insan değil Allah’tır.
İnsanlar sadece sebeptir.
Bu şuur mümine büyük bir tevekkül kazandırır.
Abdullah b. Übey’in hayatındaki en ağır hadiselerden biri Hz. Âişe validemize yönelik İfk hadisesindeki rolüdür.
Kur’ân bu büyük iftirayı Nûr sûresinde ele almıştır.
Allah şöyle buyurur:
“O iftirayı ortaya atanlar içinizden bir gruptur...”
ve devamında:
“Onlardan günahın büyüğünü üstlenene ise büyük bir azap vardır.”
(Nûr, 24/11)
Bu hadise Müslüman toplumunu derinden sarsmıştır.
Buradan iletişim ahlâkına dair çok büyük dersler çıkar.
Kur’ân İfk hadisesinde insanların haberi birbirinden aktarmalarını şöyle eleştirir:
“Siz onu dillerinizle birbirinizden aktarıyor, hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyor ve bunu önemsiz sanıyordunuz. Oysa Allah katında bu büyük bir şeydi.”
(Nûr, 24/15)
Bu ayet özellikle günümüz için olağanüstü önemlidir.
Bugün bir insan:
WhatsApp mesajı,
sosyal medya paylaşımı,
video,
dedikodu,
ekran görüntüsü,
söylenti
gördüğünde hemen paylaşabiliyor.
Fakat:
“Ben sadece ilettim.”
demek insanı sorumluluktan tamamen kurtarmaz.
Doğruluğunu bilmediğimiz haberin taşıyıcısı olmamalıyız.
Kur’ân İfk hadisesinde müminlere şöyle bir ahlâk öğretir:
“Bunu işittiğiniz zaman mümin erkeklerin ve mümin kadınların birbirleri hakkında iyi zan besleyip, ‘Bu apaçık bir iftiradır’ demeleri gerekmez miydi?”
(Nûr, 24/12)
Burada büyük bir toplumsal ahlâk vardır:
Delilsiz suçlamada esas olan kötü zan değil hüsnüzandır.
Özellikle insanların:
namusu,
ailesi,
şerefi,
itibarı
hakkında konuşurken son derece dikkatli olunmalıdır.
Abdullah b. Übey’in hayatında birçok problem kılıçla değil sözle ortaya çıkmıştır.
Bu çok düşündürücüdür.
Bir söz:
aileyi parçalayabilir,
dostluğu bitirebilir,
toplumu bölebilir,
insanın itibarını yok edebilir.
Bu sebeple Resûlullah’ın şu ölçüsü çok önemlidir:
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun.”
(Buhârî; Müslim)
Dil küçük bir organ fakat büyük bir imtihan alanıdır.
Abdullah b. Übey’in bazı davranışları karşısında sahabilerden sert tepki gösterenler oldu.
Fakat Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), olayların toplumsal sonuçlarını da dikkate aldı.
Özellikle Abdullah b. Übey’in öldürülmesi teklifine karşı çıkması siyaset ve toplum yönetimi açısından çok önemli bir hikmet taşır.
Resûlullah insanların:
“Muhammed arkadaşlarını öldürüyor.”
demesine yol açacak bir görüntünün oluşmasını istemedi.
Buradan çok önemli bir yönetim prensibi çıkar:
Bir karar sadece doğru olup olmaması bakımından değil, doğuracağı sonuçlar bakımından da değerlendirilmelidir.
İnsan bazen bir şeyi yapmaya güç yetirebilir fakat onu yapmaması daha hikmetli olabilir.
Resûlullah’ın Abdullah b. Übey karşısındaki tavrında bunun örneklerini görmek mümkündür.
Güç sahibi olmak:
“Her istediğimi yapabilirim.”
demek değildir.
Gerçek güç bazen:
“Yapabilirim fakat daha büyük bir maslahat için yapmıyorum.”
diyebilmektir.
Kontrol edilen güç, kontrolsüz güçten daha değerlidir.
Abdullah b. Übey’in oğlu Abdullah, babasından farklı olarak samimi bir Müslümandı.
Bu durum çok önemli bir İslâmî prensibi gösterir:
İnsan ailesinin günahından sorumlu değildir.
Kur’ân:
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
buyurur.
Bir insan:
babasının,
annesinin,
akrabasının,
çevresinin
yanlışlarıyla mahkûm edilemez.
Allah katında herkes kendi iman ve ameliyle değerlendirilir.
Abdullah b. Übey’in oğlu Abdullah’ın tavrı ayrıca dikkat çekicidir.
Babasıyla arasındaki akrabalık bağı onu Resûlullah’a karşı düşmanlığa sürüklememiştir.
Bu bize şunu öğretir:
Akrabalık sevgisi hak ve adalet ölçüsünün önüne geçirilmemelidir.
İslâm anne-babaya büyük hürmet emreder.
Fakat Allah’a isyan konusunda hiçbir insana itaat edilmez.
Abdullah b. Übey’in ölümünde çok dikkat çekici bir hadise yaşandı.
Oğlu Abdullah, Resûlullah’tan babasının kefenlenmesi için gömleğini istedi.
Resûlullah gömleğini verdi.
Cenaze namazını kıldırmak için de harekete geçti.
Hz. Ömer buna itiraz etti.
Daha sonra:
“Onlardan ölen hiçbirinin namazını asla kılma ve mezarı başında durma...”
(Tevbe, 9/84)
hükmü geldi.
Bu hadise Resûlullah’ın şahsî kinle hareket etmediğinin çok çarpıcı örneklerinden biridir.
Mümin düşmanına karşı bile şahsî intikam duygusuyla hareket etmemelidir.
Resûlullah’ın merhametli olması, Abdullah b. Übey’in faaliyetlerinin önemsiz olduğu anlamına gelmez.
İslâm ahlâkında iki kavram birlikte yürür:
Merhamet + basiret
Yani insan:
kin tutmayabilir,
şahsî intikam peşinde koşmayabilir,
ama aynı zamanda:
fitneyi tanır,
yalana karşı tedbir alır,
toplumu korur,
güvenliği ihmal etmez.
Saflık ile iyi niyet aynı şey değildir.
Mümin iyi niyetli fakat basiretli olmalıdır.
İnsan genellikle bir gecede büyük bir manevî çöküş yaşamaz.
Süreç çoğu zaman küçük şeylerle başlar:
Makam sevgisi → kıskançlık → haset → kin → kötü zan → fitne → yalan → iftira → hakikate karşı direnme
Bu zincir Abdullah b. Übey’in hayatını anlamak açısından önemlidir.
Büyük günahlardan korunmanın yolu küçük kalp hastalıklarını başlangıçta tedavi etmektir.
Kibir sadece:
“Ben herkesten üstünüm.”
demek değildir.
Kibrin daha gizli şekli:
“Hakikat benim menfaatime aykırıysa kabul etmem.”
tavrıdır.
İnsan bazen doğruyu bilir fakat makamını, çevresini veya itibarını kaybetmemek için kabul etmez.
Hakikat karşısında nefsimizi değil hakikati üstün tutmalıyız.
Abdullah b. Übey’in hayatındaki en temel imtihanlardan biri liderlik meselesiydi.
İslâm’a göre liderlik:
şeref makamı olmaktan önce sorumluluk makamıdır.
Resûlullah’ın hayatında liderlik:
hizmet,
fedakârlık,
merhamet,
adalet,
sorumluluk
demekti.
Nefsin liderlik anlayışında ise:
üstünlük,
alkış,
kontrol,
makam,
nüfuz
öne çıkabilir.
Makam isteyen insan önce kendisine “Hizmet mi istiyorum, üstünlük mü?” diye sormalıdır.
Abdullah b. Übey’in hayatını yalnızca:
“Geçmişte yaşamış kötü bir insanın hikâyesi”
olarak okumak yanlış olur.
Asıl mesele onun şahsında ortaya çıkan hastalıkların bizde bulunup bulunmadığını kontrol etmektir.
Kendimize şu soruları sormalıyız:
Başkasının başarısını kıskanıyor muyum?
Makamımı kaybetmekten aşırı korkuyor muyum?
İnsanların yanında başka, yalnızken başka biri miyim?
İbadetlerimde insanların takdirini düşünüyor muyum?
Duyduğum haberleri araştırmadan yayıyor muyum?
Sevmediğim insan hakkında kötü haber duyunca hemen inanıyor muyum?
İnsanların arasındaki anlaşmazlıkları büyütüyor muyum?
Haksız olduğumu anlayınca geri adım atabiliyor muyum?
Menfaatimle hakikat çatıştığında hangisini tercih ediyorum?
Allah’ın rızasını mı insanların alkışını mı daha fazla önemsiyorum?
İşte Abdullah b. Übey kıssasını okumak bu muhasebeye vesile olursa tarih bilgisi ibadete ve hikmete dönüşür.
Makam sevgisi kalbi esir almamalıdır.
Haset küçük görülmemelidir.
Başkasına verilen nimete düşman olunmamalıdır.
Hakikat şahsî menfaatin üstünde tutulmalıdır.
İman yalnızca sözden ibaret değildir.
İbadetlerde ihlâs korunmalıdır.
Riya amelin manevî değerini yok edebilir.
Zor zamanlar sadakati ortaya çıkarır.
Fitne toplumların iç bütünlüğünü bozar.
Eski düşmanlıklar yeniden canlandırılmamalıdır.
Irk, kabile ve grup taassubundan sakınılmalıdır.
Gerçek izzet Allah’a kulluktadır.
Rızkın sahibi Allah’tır.
Ekonomik güç insanlara baskı aracı yapılmamalıdır.
Duyulan her haber doğru kabul edilmemelidir.
Doğrulanmamış haber yayılmamalıdır.
Mümin hakkında hüsnüzan esas olmalıdır.
İnsanların namus ve şerefi korunmalıdır.
Dil büyük bir sorumluluktur.
İftira toplumları parçalayabilir.
Kriz zamanlarında öfkeyle karar verilmemelidir.
Kararların uzun vadeli sonuçları düşünülmelidir.
Güç sahibi olmak her gücü kullanmayı gerektirmez.
Merhamet zayıflık değildir.
Affetmek tedbirsiz olmak anlamına gelmez.
Çocuk babasının günahıyla suçlanamaz.
Akrabalık adaletin önüne geçirilmemelidir.
Kibir hakikati görmeye engel olabilir.
Küçük kalp hastalıkları büyümeden tedavi edilmelidir.
İnsan başkalarının nifakını araştırmaktan önce kendi ihlâsını sorgulamalıdır.
Abdullah b. Übey’in hayatına Risale-i Nur’un ihlâs, enaniyet, hubb-u câh ve rekabet ölçüleri açısından baktığımızda çok önemli bir karşıtlık ortaya çıkar.
Bediüzzaman’ın üzerinde ısrarla durduğu manevî tehlikelerden biri hubb-u câh, yani makam ve insanların nazarında itibar kazanma arzusudur.
İnsan hizmet etmek yerine insanların takdirini toplamayı amaçlamaya başladığında ihlâs zarar görür.
Bunun ilacı:
“Amelim Allah için mi, insanlar için mi?”
sorusunu sürekli sormaktır.
İhlâs:
“Beni kim gördü?”
değil,
“Allah razı oldu mu?”
şuurudur.
Abdullah b. Übey’in hayatındaki makam mücadelesinin karşısına, İslâm’ın ihlâs ve ubudiyet anlayışını koyduğumuzda mesele daha iyi anlaşılır.
1. İhlâsı sürekli yenilemek
Her amelden önce:
“Allah’ım bunu Senin rızan için yapıyorum.”
şuurunu canlı tutmak.
2. Gizli ibadetleri artırmak
Kimsenin bilmediği dua, sadaka ve ibadetler riyaya karşı güçlü bir terbiyedir.
3. Haset geldiğinde dua etmek
Kıskandığımız insana Allah’ın nimetini artırması için dua etmek nefsi terbiye eder.
4. Makamı amaç değil hizmet vasıtası görmek
Görev verilirse hizmet etmek, alınırsa küsmemek.
5. Haberleri araştırmak
Kur’ân’ın:
“Bir fasık size haber getirirse araştırın.”
(Hucurât, 49/6)
ölçüsünü uygulamak.
6. Gıybetten uzak durmak
İnsanların kusurlarını konuşmaktan kaçınmak.
7. Hüsnüzanı geliştirmek
Delil bulunmadıkça mümin kardeş hakkında güzel düşünmek.
8. Nefsi sürekli sorgulamak
Başkalarının kusurlarından önce kendi kusurlarımızı görmek.
9. Tevbe ve istiğfarı artırmak
Kalpte oluşan kibir, haset ve riya işaretlerini fark ettiğimizde hemen Allah’a yönelmek.
10. Allah’ın rızasını insanların takdirinden üstün tutmak
İhlâsın özü budur.
Abdullah b. Übey b. Selûl’ün hayatından çıkarılabilecek en büyük derslerden biri şudur:
İnsanın manevî çöküşü çoğu zaman dışarıdan değil, kalbin içinde başlar.
Önce makam arzusu...
Sonra kıskançlık...
Ardından haset...
Sonra kin...
Sonra kötü zan...
Sonra fitne...
Sonra yalan ve iftira...
En sonunda insan, hakikati bildiği hâlde ona karşı mücadele edecek bir noktaya gelebilir.
Bunun karşısındaki iman yolu ise tam tersidir:
Tevazu → ihlâs → hüsnüzan → kardeşlik → doğruluk → sadakat → sabır → tevekkül → Allah rızası.
Bu sebeple Abdullah b. Übey’in hayatını okuyan müminin yalnız:
“Münafıkların reisi böyle yapmış.”
demesi yeterli değildir.
Asıl ibret insanın kendi kalbine dönerek:
“Allah’ım! Kalbimde haset, kibir, riya, makam sevgisi ve nifaka götürebilecek gizli hastalıklar varsa beni onlardan temizle.”
diye dua edebilmesidir.
Çünkü Kur’ân’ın anlattığı kıssalar yalnız geçmişte yaşamış insanları tanıtmak için değil, bugün yaşayan insanların kalplerini terbiye etmek için de birer aynadır.
Rabbimiz bizleri sözünde sadık, amelinde ihlâslı, kardeşlerine karşı hüsnüzan sahibi, fitne ve iftiradan uzak, hakkı nefsinden ve menfaatinden üstün tutan kullarından eylesin. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.